Kilise, "İncil'de yeri yok" dedi, patates ekmeyi ve yemeyi yasakladı

Gürbüz Evren, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Kristof Kolomb’un, Amerika Kıtası’nı keşfi, Avrupalıların mutfağını zenginleştirmiş, hepsinden önemlisi yoksulları doyurmuştur.

Amerika’nın keşfinin ardından Avrupalılar, patates mısır, kabak, fasulye, biber, turp, nohut, kavun, ananas, yaban mersini, kinoa, vanilya, avokado, ayçiçeği, yer fıstığı, tütün, domates ve Azteklerin, tanelerini para olarak da kullandıkları günümüzde ise çikolata üretimin hammaddesi kakao ile tanıştı.

Elbette sadece bunlar değil, ama ben yaygın bilinenleri sıraladım.

Patatesin Amerika kıtasındaki ana vatanı Peru’dur.

Yerliler, And Dağları boyunca uzanan bölgede, patatesin 221 çeşidini yetiştirmiştir.

İspanyollar, kıtaya yayıldıkça, patatesin, yerlilerin en önemli yiyeceği olduğunu gördüler.

Fetihçi kaptanlardan Pizarro, bugünkü Şili, Kolombiya ve Peru topraklarını yöneten İnkaları, 1503’den başlayarak 1533’e kadar devam eden süreçte kontrolü altına aldığı sırada patates ile tanıştı.

İnkaların altınlarına el koymak için binlerce insanı katleden Pizarro, Peru’nun başkenti Lima’yı da kuran kişidir.

Perulu yerlilerin 1541 yılında düzenlediği bir suikastta ölen Pizarro, patatesin zehirli bir yiyecek olduğunu düşünüyordu.

Ancak adamları onun ölümden sonra, İspanya’ya altın götürmek üzere 1560’da denize açılan gemilere patates de yükledi. İspanyollar, patatese önceleri hiç ilgi göstermediler.

Ancak ülkenin Fransa sınırındaki bölgelerinde patates yetiştirilmeye başlanması, bu düşünceyi değiştirdi.

Pirene Dağlarındaki Bask bölgesinden, Fransa’nın kentlerine doğru yayılan patates başta Fransızların da hoşuna gitmedi.

Patatesi Avrupa’nın başka ülkelerine tanıtan ise İspanyol balıkçıları oldu.

Tam tarih verilemese de 1600’lü yıllardan itibaren balıkçılar, denize açıldıklarında yanlarına aldıkları patatesin diğer sebzelerin aksine uzun süre bozulmadan dayandığını görünce, kendileri için önemli bir besin kaynağı olduğunu anladılar. İspanyol balıkçılar 1601 yılında uğradıkları İrlanda, İskoçya, Hollanda ve bugünkü Belçika kıyılarında yaşayanlara da patates vererek, nasıl yetiştirileceğini öğrettiler.

İşte bu yıllardan itibaren patates, İrlanda, Hollanda ve Belçika’dan tüm Avrupa’ya ardından Rusya’ya ulaştı.

Patatesin yetişmesinde İrlanda, İskoçya, Hollanda ve Belçika coğrafyasının iklimi çok uygundu.

Özellikle yoksulluğun ve kıtlığın etkisi altındaki İrlandalılar, patates sayesinde aç kalmaktan kurtulmuştu.

Öyle ki, patates, zaman içinde İrlanda halkının yaklaşık yüzde 45’nin belli başlı tek yiyeceği haline geldi.

Patatesin Avrupa halkları için ne denli önemli olduğu ise kıtada, 1618-1648 yılları arasında yaşanan 30 Yıl Savaşları sırasında anlaşıldı.

Bu dönemde orduları beslemek için halkın başta tahıl olmak üzere tüm yiyeceğine el koyuldu.

Bu da Avrupa’da açlıktan ölenlerin sayısında artışa yol açtı.

En büyük kayıp Almanya’da oldu.

Milyonlarca Alman açlıktan öldü.

Avrupalı hükümdarlar işte bu dönemde bir gerçeğin farkına vardılar; İspanya, Belçika ve Hollanda’da köylüler açlık çekmiyor, ölümler olmuyordu.

Çünkü bu ülkelerde köylüler bol miktarda patates yetiştiriyordu. Tahıllarına el koyulan köylüler toprakta bıraktıkları patatesi ihtiyaçları olduğu zaman söküyordu.

İşte böylesi bir tecrübeyi yaşayan Avrupa’da patates üreticiliği hızla yayıldı ve 1700’lü yılların başlarından itibaren kıtlık sorunu çözüldü.

Avrupa’nın birçok ülkesinde halkı patates yemeye ikna etmek pek kolay olmadı.

Fransa’nın güney kesiminde bolca tüketilen patates, kuzeye doğru çıkıldıkça, örneğin başkent Paris’te sevilmiyor, zararlı olduğuna inanılıyordu.

Kralın talimatıyla devreye giren Sorbonne Üniversitesi, 25 Mart 1771 tarihinde, “patates zararlı değil aksine faydalıdır” açıklamasını yaptı.

Kiliselerdeki ayinlerde de rahipler halka, üniversitenin bu mesajını aktardılar.

Kral ve kraliçeler de etkilerini kullandılar.

Örneğin “Güneş Kral” olarak da bilinen 14. Louis, halkta, patatese sempati oluşturmak amacıyla yakasına patates çiçeği takıyordu.

Kentlerin sokaklarında özel görevlendirilen bazı askerler de sivil kıyafetlerle dolaşıp, “Kralın sofrasındaki başlıca yemek patates” söylentisini halk arasında yaydılar.

Sonraki yıllarda, Kral 16. Louis’nin eşi Kraliçe Antoinette de benzer bir yöntem bulmuştu.

Kraliçe, halkın ilgisini çekmek için saçlarına patates çiçeği takıyordu.

Nedimelerinden başlayarak Fransız burjuvazisindeki kadınlara da bu yöntemi önermesi sonucu, pazar yerlerinde patates çiçeği satılan tezgâhların sayısı bir anda arttı.

İrlanda’dan etkilenen İngiltere’de, patatesin daha çabuk yayılması ve yetiştirilmesi için Kral devreye girdi.

Kral 2. Charles’ın isteğiyle İngiliz Kraliyet Akademisi, 24 Kasım 1662’de yaptığı açıklamada, halka patates ekilmesini önerdi.  

Prusya ve Rusya’da ise hükümdarlar herhangi bir aracı kullanmadan doğrudan emirler yayınladılar.

Prusya’da Büyük Frederick, halkın patates yetiştirmesi için 18 Ocak 1774’de yayınladığı emirde, “Kokusu ve tadı yok denilen patates özellikle savaş zamanlarında yaşanan kıtlık ve açlık yüzünden ölmenizi engelleyecek, sizi besleyecektir. Sevmeseniz de patates ekin ve hayatta kalın” ifadelerini kullanacaktır.

İşte o emirden itibaren patates Almanya’da, sofraların olmazsa olmaz yiyeceklerinden biri haline gelmiştir.

Ama şurası bir gerçek ki, patatesin kabulünde en büyük zorluk Rusya’da yaşanmıştır.

Ortodoks Kilisesi, “Kutsal kitabımız İncil’de adı geçmiyor. Bu nedenle dinimize aykırıdır” diyerek patatesin ekilmesine ve yenilmesine karşı çıkmıştı.

Kilisenin bu tutumu, Çariçe Katerina’nın 1786’da yayınladığı “Patates ekin” emrini de geçersiz kılmıştı.

Ortodoks Kilisesi’nin etkisini, yaklaşık 65 yıl sonra Çar 1. Nicolas kırdı.

Kullandığı malikânelerin bahçelerine halka örnek olmak için patates ektiren Çar’ın çabası sonuç verdi.

Patates ekimi Rusya’nın geniş coğrafyasında yayılmaya başladı.

Patates yetiştiriciliğinin 1600’lü yılların başlarından itibaren yapılmaya başlandığı İrlanda’da, 1845’de ciddi bir kriz yaşandı. Tarlalarda yayılan bir hastalık, patates ürününün büyük bölümünü yok etti.

Temel yiyeceğinden yoksun kalan İrlandalılar arasında başlayan kıtlık, yaklaşık 7 yıl devam etti.

Bu dönemde 1 milyon İrlandalı öldü ve 2 milyon kişi Amerika Birleşik Devletleri ve başka ülkelere göç etti.

İşte bu sırada İrlandalıların imdadına Osmanlı Devleti yetişecektir.

Padişah Abdülmecit, 1847’de, İrlanda halkına 5 bin sterlin yardım yapma kararı aldı.

Bu karar, İngiltere Kraliçesi Victoria’ya bildirildi.

Kraliçe ise İrlanda’ya 2 bin sterlin yolladığı için itibarının sarsılmasını önlemek amacıyla Padişahın yardım miktarını bin sterline indirmesini istedi.

Öneriyi kabul eden Padişah Abdülmecit, bin sterlin yardımın yanı sıra 3 gemi dolusu buğday da gönderdi.   

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU