İçtihat mı, meşruiyet krizi mi: Hz. Osman’a yöneltilen suçlamalar bağlamında fitne söylemi, kamusal şahitlik ve siyasal ahlâk

Hasan Köse, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Unsplash/Miltiadis Fragkidis

Özet

Bu makale, Abdullah b. İbâz’a nispet edilen ve Abdülmelik b. Mervân’a hitaben kaleme alındığı kabul edilen risâlede Hz. Osman’a yöneltilen suçlamaları; içtihat, fitne, kamusal şahitlik, itaat ve siyasal meşruiyet kavramları çerçevesinde çok katmanlı biçimde incelemektedir. Çalışmanın temel iddiası, Hz. Osman döneminde barışçıl, mescid merkezli ve Kur’an–sünnet temelli eleştirilerin “fitne” gerekçesiyle bastırılmasının içtihat olarak nitelendirilemeyeceği; bu tür yorumların içtihat kavramını adalet üretici bir yöntem olmaktan çıkararak, iktidarı koruyucu bir söyleme dönüştürdüğüdür. Makalede İbâzî yaklaşım ile Sünnî klasik siyaset düşüncesi karşılaştırmalı olarak ele alınmakta; suçlamalar kişi ve icraat düzeyinde muhafaza edilerek normatif bir çözümleme sunulmaktadır.

Giriş: Tarihsel Olaydan Normatif Krize

Hz. Osman dönemi, İslam siyaset düşüncesinde yalnızca bir “üçüncü halife dönemi” değil; siyasal iktidarın sınırları, yöneticinin hesap verebilirliği ve kamusal eleştirinin meşruiyeti bakımından kurucu bir eşiği temsil eder. Bu dönemde ortaya çıkan tartışmalar, sonraki asırlarda geliştirilen itaat teorilerinin, fitne söylemlerinin ve içtihat savunularının arka planını oluşturmuştur.

Abdullah b. İbâz’a nispet edilen risâle, bu bağlamda tarihsel bir anlatıdan ziyade normatif bir siyasal muhakeme metni olarak öne çıkar. Metin, Hz. Osman’a yöneltilen ithamları kişisel ahlâk veya iyi niyet tartışmasına indirgemez; aksine kamu hukuku, emanet, adalet ve şahitlik ilkeleri üzerinden meşruiyet meselesi olarak ele alır (Çolak, 2025, ss. 966–972).¹ Bu yönüyle risâle, erken İslam tarihinde “itaat ne zaman sona erer?” sorusuna verilen en erken ve en sistematik cevaplardan biridir.

1. İçtihat Kavramının Teorik Çerçevesi ve Sınırları

İçtihat, klasik İslam hukuk düşüncesinde, hakkında açık ve bağlayıcı nas bulunmayan meselelerde, müctehidin yoğun zihnî çaba (cehd), hikmet, makāsıdü’ş-şerîa, önceki hükümler ve üst normlar ışığında verdiği hükümdür. Bu çaba, keyfî bir tercih değil; normatif sorumluluk içeren bir faaliyettir. İçtihatta hata ihtimali kabul edilmiştir; ancak bu kabul, her türlü fiilin içtihat etiketiyle meşrulaştırılabileceği anlamına gelmez.

Bu noktada risâlede Hz. Osman’a nispet edilen uygulamalar, içtihadın sınırlarını zorlayan değil, açık biçimde aşan tasarruflar olarak sunulmaktadır. Peygamber dönemine ait ganimetlerin ve kamu mallarının halifenin akrabalarına tahsis edilmesi; Beytülmâl’in adaletli dağıtım ilkesinden uzaklaşması; humus gelirlerinin ve atıyyelerin zümresel biçimde yeniden düzenlenmesi; sulak arazilerin ve meraların kamuya kapatılarak halife ve yakınları lehine tahsis edilmesi; başıboş hayvanların sahipleri araştırılmadan halifenin sürüsüne katılması ve Velîd b. Ukbe gibi dini ve hukuki hassasiyeti tartışmalı kişilerin yönetim makamlarına getirilmesi, nas, adalet ve emanet ilkeleriyle açık gerilim içindedir (Çolak, 2025, ss. 966–970).²

Bu tür uygulamaları içtihat olarak nitelemek, içtihadı adalet üretici bir yöntem olmaktan çıkararak, iktidar tasarruflarını koruyan bir retoriğe indirger.

2. Kamusal Şahitlik Kavramı ve Fitne Söyleminin İnşası

Risâlede suçlamaların merkezinde yer alan en kritik başlıklardan biri, kamusal şahitliğin bastırılmasıdır. Ebû Zerr el-Gıfârî, Zeyd b. Sûhân, Cündeb b. Züheyr ve benzeri şahsiyetler, mescid merkezli bir pratikle Kur’an okumuş, ilmi müzakereler yapmış, hak–batıl ayrımı konusunda insanları uyarmış ve gördüklerini gizlemeden dile getirmişlerdir. Bu faaliyetlerin ortak özelliği, şiddet içermemesi, gizli örgütlenmeye dayanmaması ve kamuya açık olmasıdır.

Buna rağmen bu kişilerin susturulması, sürgün edilmesi veya etkisizleştirilmesi, “ileride fitne çıkabileceği” gerekçesine dayandırılmıştır. Risâleye göre burada fitnenin kaynağı, hakkın dile getirilmesi değil; bu hakikate karşı ikna edici bir cevap üretilememesi ya da bizzat hakikatin gereğinin yerine getirilmemesidir (Çolak, 2025, ss. 966–971).³ Kamusal eleştirinin kendisini fitne olarak etiketlemek, eleştiriyi değil, hakikati hedef alan bir siyasal tercihtir.

Bu noktada içtihat söylemi, güvenlik gerekçesi üretmek için kullanılan bir perdeye dönüşmektedir.

3. Kişilere Yönelik Uygulamalar ve Yapısal Anlamı

Risâlede Ebû Zerr el-Gıfârî’nin sürgün edilmesi; Zeyd b. Sûhân ve Cündeb b. Züheyr’in bulundukları bölgelerden uzaklaştırılması; Medine, Kûfe ve Basra’daki birçok Müslümanın kamusal eleştirileri sebebiyle susturulması, tekil disiplin tedbirleri olarak sunulmaz. Bu uygulamalar, kamusal şahitliğin sistematik biçimde bastırılması olarak değerlendirilir.

Buradaki suçlama, “yanlış kişiye yanlış ceza verildi” iddiası değildir. Suçlama, yönetimin eleştiriyle ilişki kurma biçiminin kökten sorunlu hâle gelmiş olmasıdır. Şahitliği bastıran bir iktidar, risâleye göre artık yalnızca hata yapan bir iktidar değil; meşruiyetini tüketen bir iktidardır (Çolak, 2025, ss. 966–972).⁴

4. Sünnî Klasik Karşı Anlatının Teorik Zemini

Sünnî klasik siyaset düşüncesi, aynı olayları farklı bir normatif çerçevede ele alır. Mâverdî, fitneyi kamu düzenini fiilen bozan silahlı başkaldırıyla sınırlar ve barışçıl nasihati ilkesel olarak fitne saymaz. Gazâlî, zulmün dile getirilmesini değil, zulmün kendisini fitne olarak tanımlar. İbn Teymiyye ise maslahat–mefsedet dengesi üzerinden birliği önceleyen bir yaklaşım geliştirir.

Bu gelenekte, akrabalık temelli atamalar içtihat alanında değerlendirilir; kamu malına dair tasarruflar fetihlerin genişlediği bir dönemin zorunlu mali düzenlemeleri olarak yorumlanır. Eleştirilerin susturulması ise, teorik olarak değilse bile pratikte, “daha büyük fesadı önleme” gerekçesiyle savunulmuştur. Ancak dikkat çekici olan husus, bu savunuların çoğunlukla olay sonrasında geliştirilen meşrulaştırmalar olmasıdır.⁵

5. Karşılaştırmalı Siyasal Ahlâk: Adalet mi Birlik mi?

İbâzî yaklaşım ile Sünnî klasik yaklaşım arasındaki temel fark, siyasal ahlâkın önceliğinde ortaya çıkar. İbâzî çizgi, adaleti merkeze alarak itaati koşullandırır. Adaletin ihlal edildiği noktada itaat sona erer. Sünnî çizgi ise, birliği merkeze alarak itaati genişletir ve adalet ihlallerine rağmen siyasal düzenin korunmasını önceleyebilir.

Bununla birlikte, her iki gelenekte de barışçıl şahitliğin ilkesel olarak fitne sayılmadığı görülmektedir. Bu durum, Hz. Osman dönemindeki uygulamaların içtihat olarak savunulmasının, her iki gelenek açısından da ciddi kavramsal gerilimler ürettiğini göstermektedir.⁶

Sonuç: İçtihadın Araçsallaşması Sorunu

Hz. Osman’a yöneltilen suçlamalar, tek tek olaylardan ibaret değildir. Bu suçlamalar; kamusal şahitliğin bastırılması, kamu malının zümresel kullanımı, akrabalık temelli yönetim anlayışı ve eleştirinin fitne söylemiyle susturulması gibi uygulamaların birlikte oluşturduğu bir meşruiyet krizi iddiasına dayanmaktadır.

Bu bağlamda söz konusu icraatları “içtihat” başlığı altında meşrulaştırmak, içtihadın tarihsel ve ahlâkî içeriğini boşaltmakta; onu adalet üretici bir yöntem olmaktan çıkarıp iktidar koruyucu bir söyleme dönüştürmektedir. Bu makale, Hz. Osman dönemi tartışmasını tarihsel bir tarafgirlik meselesi olmaktan ziyade, içtihat kavramının sınırları ve fitne söyleminin siyasal işlevi üzerinden yeniden düşünmeyi önermektedir.

Dipnotlar

  • Çolak, M. A. (2025), ss. 966–972.
  • Çolak, 2025, ss. 966–970.
  • Çolak, 2025, ss. 966–971.
  • Çolak, 2025, ss. 966–972.
  • Mâverdî, el-Aḥkâmü’s-Sulṭâniyye; Gazâlî, İḥyâʾ ʿUlûmi’d-Dîn; İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şerʿiyye.
  • Taberî, Târîḫu’l-ümem ve’l-mülûk; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye; Madelung (1997).

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU