Paris’te mahkeme, Washington’da kulis: Le Pen dosyası yargı mı, jeopolitik savaş mı?

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Paris’te adliye koridorlarının sesi her zaman soğuk çıkar. Kapılar kapanır, dosyalar açılır, cümleler tartılır. Fakat bu kez havada başka bir şey var; mesele yalnızca bir mahkeme takvimi gibi durmuyor.

Fransa’da siyaset bir süredir “sandık” üzerinden konuşuluyor sanılıyordu. Oysa 2026’nın fotoğrafı, sandığa giden yolun kim tarafından çizildiği kavgasını daha görünür kıldı. Bir liderin kaderi tartışılırken, Avrupa’nın sinir uçları da tek tek yoklanıyor.

Marine Le Pen dosyası bu yüzden sıradan bir hukuk başlığı olmaktan çıkmış durumda. “Siyasi yasak” tartışması, Paris’te yargı metni olarak duruyor. 

Washington’da ise başka bir anlam kazanıyor. Tam da bu noktada kulis iddiaları ortaya saçılıyor ve oyun sertleşiyor.

Kulis siyaseti geri döndü

Le Pen davası Fransa iç siyaseti için zaten ağır bir kırılma üretiyor. 2027’ye giden yolda bir figürün yarış dışı kalması ihtimali, dengeleri yeniden kuruyor. Bu yeniden kurulumda en tehlikeli alan, “meşruiyet” tartışmasının büyümesi.

Bir ülke “adalet” diye konuşurken, diğer tarafta “siyasi operasyon” kelimesi devreye giriyor. Kavga burada başlıyor. Çünkü seçim ikliminde hukuk metni kadar, o metnin etrafında üretilen algı da sonuç belirliyor.

Fransa’daki kutuplaşma, yargıyı artık sadece karar veren bir kurum gibi göstermiyor. Yargı, siyasi rekabetin ana sahnelerinden birine dönüşüyor. Bu dönüşüm, demokratik sistemler için büyük bir risk.

Kulis iddiaları da bu riskin benzini. “Dışarıdan lobi yapılıyor” cümlesi bir anda milliyetçi damarları kabartıyor. Sonra tartışma hukuktan kopuyor, egemenlik refleksine yaslanıyor.

Bu noktada asıl soru şu oluyor: Fransa’da mahkeme gerçekten yalnız mı işliyor, yoksa büyük güç siyaseti her yere sızan bir sis gibi mi dolaşıyor? Bu sorunun kendisi bile seçmenin sinir sistemini yoruyor. Yorgun seçmen, daha kolay yönlendiriliyor.

Le Pen cephesinin en güçlü silahı burada saklı. “Bana yapılan, size yapılacak” duygusu. Bu duygu, klasik parti sadakatinin ötesinde bir psikoloji yaratıyor.

“Lawfare” çağı ve Avrupa’nın kırılganlığı

Batı dünyası uzun süre demokrasi ihracını bir marka gibi taşıdı. Hukukun üstünlüğü, kurumlar, şeffaflık… Bunlar bir vitrin cümlesi olarak da gerçek bir norm olarak da kullanıldı. Fakat bugün aynı Batı’da bambaşka bir kelime dolaşıyor: “Lawfare.”

Yani hukuk üzerinden siyaset yürütmek. Mahkeme kararları, seçim mühendisliğinin bir parçasına dönüşebiliyor. Bu iddia doğru olsun ya da olmasın, etkisi gerçek oluyor.

Avrupa’nın kırılganlığı burada başlıyor. Çünkü Avrupa’nın gücü tanktan önce “kurum” üzerinden kuruldu. Kurum tartışmalı hâle gelince, Avrupa’nın kendine güveni de sarsılıyor.

Le Pen dosyası tam bu nedenle kıta genelinde yankı üretiyor. İtalya, Almanya, Hollanda, hatta İskandinav hattı bile bu tür davaları “yarın bize ne olur” sorusuyla izliyor. Avrupa’nın içindeki sağ-popülist damar, bu dosyayı bir tür prova gibi okuyor.

Bir de işin daha karanlık tarafı var. Dış aktörler, Avrupa iç siyasetindeki fay hatlarını uzun zamandır izliyor. Sosyal medya operasyonları, fon tartışmaları, kampanya dili… Her başlık aynı hedefe çalışıyor: Avrupa’yı kendi içinde boğmak.

Bu yüzden “kulis” kelimesi hafife alınamaz. Kulis, artık bir dedikodu alanından ziyade jeopolitik bir araç. Bazen tek bir temas, aylarca sürecek bir propaganda malzemesi üretiyor.

Le Pen’in temyiz süreci de bu malzemeyi büyütüyor. Dava uzadıkça siyaset ısınıyor. Siyaset ısındıkça, kararın kendisi kadar kararın zamanı da değer kazanıyor.

Ve evet, 2026 dünyasında zaman her şey. Bir kararın “ne olduğundan” önce “ne zaman çıktığı” konuşuluyor. Bu bile başlı başına yeni bir kriz dili.

Washington’un gölgesi ve “müdahale” şüphesi

ABD’nin Avrupa iç siyasetine ilgisi yeni değil. Washington her zaman Avrupa’daki dengeleri izledi. Fakat son dönemde işler daha görünür bir hâl aldı.

Zira ABD siyaseti de değişti. “Demokrasi değerleri” söylemi yer yer “çıkar ve hız” diline kaydı. Bu kayış, Avrupa başkentlerinde güven duygusunu inceltiyor.

Le Pen dosyası bu bağlamda iki kat hassas. Bir yanda “aşırı sağ” etiketi var. Diğer yanda Fransa’nın stratejik bağımsızlık geleneği var. İkisi aynı dosyada çarpışınca, kıvılcım büyüyor.

ABD’nin Le Pen’e dair herhangi bir kulis hamlesi yaptığı iddiası, Fransa’da kolay hazmedilmiyor. Çünkü Fransa, dışarıdan yönlendirilen ülke imajını reddeden bir siyasi kültüre sahip. Bu kültür, sağ seçmende daha da sert.

Kulis şüphesi güçlendikçe, Le Pen’in mağduriyet dili genişliyor. Bu noktada dosya bir “yasak” tartışmasının ötesine geçiyor. Bir “kim karar veriyor” tartışmasına dönüşüyor.

Avrupa açısından daha da kritik olan şu: Bu tarz dosyalar, Atlantik hattını içten içe kemiriyor. NATO ve güvenlik gündemi sürerken siyasi güven de azalıyor. Güven azalınca kriz anında koordinasyon zorlaşıyor.

Davos’ta konuşulan “ittifakların dayanıklılığı” meselesi tam burada somutlaşıyor. İttifak sadece silah ve bütçe meselesi değil. İttifak, siyasi zihniyet meselesi.

2027’ye giden yol ve Fransa’nın yeni hikâyesi

Le Pen’in siyasi geleceği tartışılırken, RN içinde başka bir denklem de büyüyor. Jordan Bardella faktörü giderek güçleniyor. Parti tabanında “yeni yüz” fikri, “eski mücadele” duygusunu tamamlıyor.

Bu durum, Fransa’da sağın yenilenmesini hızlandırabilir. Yasak kararı kesinleşirse, Bardella “bayrak taşıyıcı” rolünü daha hızlı üstlenebilir. Bu senaryoda Le Pen geri planda kalsa bile hikâyenin merkezinde kalır.

Öte yandan Fransa merkez siyaseti için de tehlike büyük. Çünkü Le Pen dosyası, merkezin yıpranmışlığını gizlemiyor. Tam tersine, merkezin alternatif üretemediğini daha sert gösteriyor.

Fransız seçmeni uzun süredir “yönetilemeyen krizler” hissiyle yaşıyor. Göç, güvenlik, hayat pahalılığı, enerji baskısı… Bu başlıklar birikiyor. Birikince seçmen, kurumsal dilden sıkılıyor.

Le Pen dosyası tam da bu sıkışmada patlıyor. Yargı kararı, bir anda ekonominin üstüne düşen bir gölge gibi. Siyaset sınıfı gölgeyi dağıtamazsa, gölge büyüyor.

Bana kalırsa 2026’nın en tehlikeli yanı burada yatıyor. Batı, seçimleri “kural” üzerinden korumaya çalışırken, toplum “duygu” üzerinden hareket ediyor. Kural ile duygu arasındaki fark açıldıkça, siyasi sistem daha kırılgan hâle geliyor.

Bu kırılganlığın sonucu sadece Fransa’yı etkilemez. Avrupa’nın tamamı etkilenir. Zira Fransa, Avrupa’nın hem güvenlik hem stratejik kimlik omurgalarından biri.

Paris’te mahkeme süreci devam ederken, Washington’daki kulis iddiaları da konuşulmaya devam edecek. Her gün yeni bir söylenti çıkacak. Her söylenti bir tarafın işine yarayacak.

Sonuçta şu kesin: 2026’da siyaset, sandıktan önce “sandığa giden yola” kilitlendi. Le Pen dosyası, bu yol kavgasının en görünür sahnesi oldu. Ve bu sahnede kimsenin eli temiz kalmıyor.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU