Yirmi birinci yüzyılın siyasal manzarası, ideolojik kutuplaşmaların çok ötesinde, aslında daha temel ve varoluşsal bir krizle sarsılıyor. Bu kriz, devletin yönetim kapasitesinin sistematik olarak erozyona uğraması ve yetersizliğin kurumsal bir kimlik kazanmasıdır. Siyaset felsefesi literatüründe uzun süredir yalnızca bir hiciv malzemesi olduğu düşünülen "Kakistokrasi" (en kötülerin, en yetersizlerin veya en ilkesizlerin yönetimi) kavramı, bugün küresel çapta popülist liderliklerin yarattığı tahribatı tanımlamak için işlevsel analitik bir araç haline geldi. Venezuela ve ABD dahil dünyanın bir çok ülkesinde, bilgiye ve liyakate karşı geliştirilen bu sistematik düşmanlık, devlet mekanizmalarını felç etti.
Farabi’nin "Cahil Şehirleri" ve Platon’un Gemisi
Bu dönüşümü anlamak için klasik felsefenin uyarılarını bugünün diliyle yeniden okumak elzemdir. İslam felsefesinin kurucularından Farabi, "Cahil Şehir" (El-Medinetü'l-Cahiliye) tasvirinde, gerçek mutluluğun bilgisine sahip olmayan yöneticilerin sadece bedensel hazların, servetin veya mutlak tahakkümün peşinde koştuğunu söyler. Farabi bu şehirleri sadece genel bir isimle anmaz, her birini özelliklerine göre dört ana kategoriye ayırır:
- Zaruret Şehri: Sadece hayatta kalmak ve temel ihtiyaçları karşılamak için gerekli olanı kazanmayı amaçlayanların yeridir.
- Bayağılık Şehri: Tek amacı servet, zenginlik ve maddi haz biriktirmek olanların yönetimidir.
- Karamet (Şeref) Şehri: Yöneticilerin sadece başkalarından saygı görmeyi, övülmeyi ve şan şöhret sahibi olmayı arzuladığı yerdir.
- Tagallüb (Zorbalık) Şehri: Başkalarına hükmetmeyi, onları ezmeyi ve iktidarı mutlaklaştırmayı tek gaye edinenlerin şehridir.
Bence günümüzdeki popülist liderler, Farabi'nin bu tasvirlerini modern bir formda adeta canlandırıyor. Platon ise ünlü "Devlet Gemisi" metaforuyla bu durumu daha da somutlaştırır: Denizcilikten hiç anlamayan ama gemi sahibini (halkı) manipüle ederek dümene geçen gemiciler, gerçek kaptanı (uzmanı) "işe yaramaz bir hayalperest" diyerek dışlarlar. Sonuçta geminin ehil olmayan ellerde kayalıklara çarpması kaçınılmaz bir netice haline gelir.
Tarihin Karanlık Tekerrürü: Pol Pot ve Uzman Düşmanlığı
Cehaletin iktidarının en uç ve kanlı örneği, 1970'lerin Kamboçya'sında Pol Pot ve Kızıl Kmerler döneminde yaşandı. Pol Pot, "sıfır yılı" ilan ederek tüm toplumu tarlalara sürmüş, entelektüel olan her şeye savaş açmıştı. Öyle ki, sadece gözlük taktığı için "okumuş" ve "tehlikeli uzman" sayılan binlerce insan tarlalarda çalıştırılarak öldürüldü veya idam edildi. Bu, bilginin bir suç, cehaletin ise en büyük erdem sayıldığı bir cinnet halidir. Modern dünyada gözlüklüleri öldürmüyoruz belki ama teknik bilgiyi "elitizm" olarak damgalayıp uzmanları devlet mekanizmasının dışına iterek benzer bir kurumsal intiharı gerçekleştiriyoruz.
Venezuela: Ekmekten Tuvalet Kâğıdı Kuyruğuna
Venezuela'da yaşananlar, cehaletin bir devletin sinir sistemini nasıl yok ettiğinin en acı laboratuvarı oldu. Hugo Chávez ve ardından gelen Nicolás Maduro, sürece halka gıda yardımları ve sosyal adalet vaat ederek başladı. Ancak teknik uzmanlığı bir tehdit olarak görüp liyakati tasfiye ettiklerinde, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesinde tuvalet kâğıdı bile erişilemez bir lüks haline geldi.
Bir zamanlar dünyanın en saygın teknik kurumlarından olan PDVSA petrol şirketinde, 18 binden fazla uzman mühendisin bir çırpıda işten atılıp yerine sadece "devrime sadık" ama petrol işinden bihaber isimlerin getirilmesi, ekonominin intiharıydı. Maduro yönetimi, halk açlıkla boğuşurken gıda lojistiğini ve ithalatını hiçbir teknik eğitimi olmayan "Ayçiçeği Generallerine" devretti. Bu tablo, liyakatsiz yöneticilerin kendi yetersizliklerini suç ortaklığına dayalı sadakatle örtme çabasının sonucudur. Halk temel ihtiyaçları için kuyruklarda beklerken lider kadrosunun partilerde eğlenmesi, Farabi’nin "Bayağılık Şehri" tasvirinin tam karşılığıdır. Maduro’nun askeri koruma altındaki bir yaşam alanından kaçırılması, bu kurumsal çürümenin kriz anında orduyu bile nasıl etkisiz bıraktığını kanıtladı.
Trump ve "Her Şeyi Güç Çözer" Yanılgısı
Gelişmiş demokrasiler de bu hastalıktan muaf değil. Donald Trump dönemi, Amerika Birleşik Devletleri gibi köklü kurumlara sahip bir ülkede bile liyakat sistemine nasıl savaş açılabileceğini gösterdi. Trump'ın "Schedule F" kararnamesiyle on binlerce kariyer memurunu iş güvencesinden yoksun bırakıp yerlerine sadece kendisine sadık isimleri atama girişimi, devletin rasyonel ve bilimsel karar alma kapasitesini çökerten bir bürokratik kıyımdı.
Trump ve ekibinin sergilediği tecrübesizlik, dış politikada da tehlikeli bir özgüvenle birleşti. Her sorunun sadece kaba güçle ve "pazarlıkla" çözülebileceğine inanan bu kadro, Grönland'ı satın almaya çalışmak gibi absürt ve işgal emareleri taşıyan çıkışlar yapıyor. Hatta Maduro'yu yakalayıp evinden kaçırma planları gibi uluslararası hukuk açısından büyük tartışma yaratan riskli operasyonlara girişti. Diplomatik kas hafızasını küçümseyen, müttefiklerle koordinasyonu koparan bu dürtüsellik, aslında stratejik bir dehadan değil, ciddi bir bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor. Uzmanları dinlemeyen, brifing okumayan bir yönetimin nükleer kodlara sahip olması, Platon'un "sarhoş kaptan" korkusunun en somut formu.
Liyakatsizliğin Yarattığı Çürüme Döngüsü
Kakistokrasinin en sinsi tarafı, "negatif seleksiyon" dediğimiz döngüyü başlatmasıdır. Yetersiz bir lider, kendi yetersizliğini fark edebilecek veya koltuğunu tehdit edebilecek gerçek uzmanlarla çalışmak istemez. Onların yerine, kendisinden daha az yetkin ama sadakati her şeyin önüne koyan yardımcılar seçer. Bu yardımcılar da kendi altlarına daha az yetkin kişileri alır. Bu zincirleme reaksiyon kurumun en altına kadar ulaştığında devlet; vergi toplayamaz, afet yönetemez ve sınırını koruyamaz hale gelir.
Bu durum, devlet rasyonalitesinin çöküşüdür. Bir kriz anında, liderin duymak istemediği gerçekleri söyleyemeyen bir istihbarat veya bürokrasi yapısı, devletin gözlerini kör etmek demektir. Bu körleşmenin bedelini ise her zaman en ağır şekilde halk öder. Trump’ın pandemi yönetimindeki bilim dışı tutumu veya Maduro’nun ekonomik kriz karşısındaki çaresizliği, cehaletin faturasının doğrudan insan hayatı olduğunu ispatladı.
Sonuç: Vatandaşın En Büyük Riski
Maduro ve Trump örnekleri, devlet yönetiminde cehaletin ve liyakatsizliğin sadece basit bir "kötü yönetim" sorunu olmadığını, sistemsel bir yıkım olduğunu gösteriyor. Demokrasilerin hayatta kalması için sandıktan çıkan iradenin mutlaka liyakat ve devlet aklıyla dengelenmesi gerekir.
Sıradan bir vatandaş olarak şunu görmek zorundayız: Yetkinlik ve bilgi temelinde seçilmeyen her yönetici, aslında devletin varlığını ve vatandaşın geleceğini tehlikeye atar. Bilgiyi ve uzmanlığı hor gören toplumlar, Platon’un gemisindeki cahil gemiciler gibi, eninde sonunda o gemiyi kayalıklara çarpmaya mahkumdur. Devletin rasyonalitesi, liderin kitleleri etkileme becerisinde değil, o devletin kurumlarının bilgiyle ne kadar yönetildiğinde gizlidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish