Piyasa rejiminde fuar, galeri ve küratörlük: Sanatın pazar arayışı

Vahap Aydoğan, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: freepik

Çağdaş sanatın bugün kendini en görünür kıldığı alanlar, hiç kuşkusuz fuarlar ve bienaller. Bu yapılar, sanatın kamusallaştığı, uluslararasılaştığı ve güncel meselelerle temas ettiği mekânlar olarak sunuluyor. Ancak bu parlak görünümün ardında daha temel bir soru duruyor: Bu yapılar gerçekten sanatsal üretim açısından verimli mi, yoksa yalnızca sanatın dolaşımını mı optimize ediyor? 

Burada piyasa rejimiyle kastedilen, yalnızca alım, satım ilişkileri değil; estetik tercihlerden üretim hızına kadar uzanan bütün bir düzenleyici mantıktır…..

Sanat tarihine bakıldığında, güçlü üretimlerin çoğu zaman merkezi yapılardan değil; yalnızlıktan, gecikmeden ve dirençten doğduğu görülür. Bugün ise sanatçıdan beklenen, bu yavaşlık ve içsel zorunluluk değil; hız, görünürlük ve sürekli güncellik hâlidir. Fuarlar ve bienaller tam da bu beklentinin kurumsallaşmış biçimleri olarak karşımıza çıkar.

Fuarlar, doğaları gereği ticari organizasyonlardır. Burada sanat, düşünsel bir süreçten çok, dolaşıma uygun bir nesneye dönüşür. İşlerin ölçütü derinlik ya da risk değil; okunabilirlik, taşınabilirlik ve satılabilirliktir. Bu durum, sanatçıyı farkında olmadan belirli biçimlere ve anlatım kalıplarına yönlendirir. Zaman isteyen, sessiz ya da rahatsız edici işler sistem dışına itilirken; hızlı tüketilebilen estetik çözümler teşvik edilir. Böylece üretim, özgür bir araştırma alanı olmaktan çıkar; piyasanın ritmine ayarlanmış bir tekrar alanına dönüşür.

Bienaller ise teorik olarak daha özgür bir alan vaadi taşır. Politik, eleştirel ve kavramsal işler için bir zemin sunduklarını iddia ederler. Ancak pratikte, bu özgürlük çoğu zaman küratöryel çerçevenin sınırları içinde kalır. Sanatçı, kendi içsel meselesinden ziyade, belirlenmiş bir temanın etrafında konumlanmaya zorlanır. Eser, düşüncenin kendisi olmaktan çıkar; düşüncenin görsel bir taşıyıcısına, hatta kimi zaman süsüne dönüşür. Böylece sanat, eleştirdiği sistemle benzer bir araçsallaştırma dilini yeniden üretir.

Asıl sorun, fuar ve bienallerin varlığı değil; bu yapıların sanatın doğal ve zorunlu yoluymuş gibi sunulmasıdır. Bugün birçok sanatçı için görünür olmanın tek yolu bu mecralardan geçmekmiş gibi bir algı yaratılmaktadır. Oysa bu, sanatı çoğul ve özgür bir alan olmaktan çıkarıp tek yönlü bir akışa hapseder. Sanatçı ya bu akışa uyum sağlar ya da görünmez olmayı göze alır.

Verimlilik kavramı burada yeniden düşünülmelidir. Eğer verimlilikten kastedilen satış rakamları, ziyaretçi sayıları ve medya görünürlüğüyse; evet, çağdaş sanat fuarları ve bienaller son derece verimlidir. Ancak verimlilik; düşünsel derinlik, biçimsel risk, zamanla olgunlaşan bir dil ve sanatçının içsel zorunluluğu üzerinden tanımlanıyorsa, bu yapıların ciddi bir kısırlık ürettiği de açıktır.

Belki de bugün sanatın en sahici üretimleri, bu büyük organizasyonların dışında, daha az görünen ama daha yoğun alanlarda filizlenmektedir. Dolaşıma direnen, geç kalan, hatta bazen hiç varamayan işler… Sanatın hâlâ bir anlam taşıyabilmesinin yolu, tam da bu direnişten geçiyor olabilir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU