DEM Parti’nin İstanbul konferansı hakkında

Gürsel Tokmakoğlu, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: X / DEMGenelMerkezi

6 Aralık 2025’te İstanbul’da DEM Parti tarafından düzenlenen “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı” fazla sayıda çelişki içeriyor. Fakat gündemde pek yankılanmadı, belli çevreler dışında etraflıca yer almadı.

Konuşmacılar arasında DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, İlham Ahmed (SDG Dış İlişkiler Eş Başkanı, Zoom üzerinden), Mesud Barzani ve Bafil Talabani’nin temsilcileri, Tawakkol Karman (Nobel Barış Ödüllü), Declan Kearney (Sinn Féin Başkanı), Pere Aragonès (eski Katalonya Başbakanı) gibi isimler yer aldı. Ayrıca Öcalan’dan yazılı mesaj okundu. 

Burada temel tema, “demokratik ulus” kavramı etrafında “ulus-devlet” modelini eleştirmek ve “çok kültürlü, yerel demokrasi temelli” bir yapı önermekti. 

Bu konferans her ne kadar “demokrasi ve barış” adına düzenlense de konuşmacıların savunduğu fikirler, Türk milliyetçiliği, ulusal birlik ilkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel politik tezleri (örneğin “üniter devlet” yapısı, üniter devletin aslında “kaynaşık” demek olduğu, “vatandaşlık temelli ulus” tanımı, ayrılıkçı etnik temelli taleplere karşı “bütünleştirici” yaklaşımı, halkçılığın her kesimi kapsadığı) ile doğrudan çelişiyor. 

Hem bir savaş yoktu ki sonrasında barış olsun! Terör örgütünün kendi yapısındakilere, yaptıkları “terör” faaliyetlerine “savaş”, eli silahlı olanlara da “asker” demeleri, bilinen “silahlı propaganda” yönteminin politikasında vardır. Halbuki, halklar kaynaşıktır, barış içindedir, hayatı her yönüyle paylaşarak yaşamaktadır.

Konferansın tezlerinde görüldüğü üzere, basitçe, iki temel husus üzerinden strateji geliştirilmiş durumdadır; birincisi “kavramlar”, ikincisi “politikadır”. Bu ilk bakışta masum gibi görülebilir, ancak başka bir amaca hizmet edildiği iyi anlaşılmalıdır. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin milletini, kavramları saptırarak içeride başkalaştırmak gayreti demektir. Kavramlar, uygulamalara bakılarak yanlış gösterilemez; esas önemlidir. Ancak konferanstaki tezler kavramları esastan koparır niteliktedir. 

Öyle anlaşılıyor ki bu konferanstaki konuşmalar politika üzerinden yürütülmektedir. Halbuki politika her daim uygulamalara ve taleplere karşılık gelmektedir. Konferanstaki tezler, “politik mücadele ve öneriler” derken, önceki uygulamalarla alakalıdır. Unutulmasın, bundan sonra yapılacak olanlar da bir politika kapsamında olacaktır. 

Aşağıda, bu çelişkiler ana başlıklarla ve somut örneklerle açıklanmaktadır. Bu analiz, konferansın bildirgeleri, konuşma metinleri ve katılımcı ifadelerine dayanıyor; çelişkiler, Atatürk’ün Nutuk’ta ve 1920-30 dönemi politikalarında vurguladığı “Türk milleti”nin kapsayıcı, yurttaşlık temelli birliği (“etnik değil, ortak vatan ve mücadele bağı”) ile karşıtlık gösteriyor. 

1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Milliyetçilik Tanımıyla Çelişki:

Geçerli Tez: Milliyetçilik, ırk temelli değildir, bilakis ortak vatan, kültür, dil ve tarih bağıyla tanımlanan bir “Türk milleti”dir. Lozan Antlaşması (1923) ve 1924 Anayasası’nda vurgulandığı gibi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” etnik kökeni aşan bir birliktir; “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesi, bu kapsayıcılığı simgeler. Atatürk ve silah arkadaşları, başka ifadeyle ayağa kalkan “milli irade”, Osmanlı’dan kalan çok etnikli yapıyı, Kurtuluş Savaşı’ndaki ortak mücadeleyle “milli birliğe” dönüştürdü, ayrılıkçı talepleri reddederek.

Konferans Konuşmacılarının Tezleri: Konuşmalar, “demokratik ulus” kavramını (Öcalan’ın teorisi) öne çıkararak, ulus-devlet modelini “tekçi” ve “sorun üreten” diye eleştirdi. Konuşmacılar, “üniter devlet” kavramının “kaynaşık” olduğunu ve “halkçılık” esasına dayandığını değil, “tekçi” ve “merkezci” olduğu yorumunu yapıp, bunun üzerinden ilerlenmek istemekteydiler. Talep, “ademi merkez” ve “federasyona giden yolu açmak veya açık tutmak” şeklindedir. Bu, etnik kimlikleri (konferansta özellikle vurgulanan Kürt toplumunu) ön plana çıkarıp, Türk milliyetçiliğini “ırkçı” veya “hegemonik” olarak damgaladılar. Halbuki kardeşlik düşüncesinde ırkçılık olur mu? Ne demek hegemonya veya egemen? “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” şiarı boşuna mı söylendi? 

Panellerde işaret edilenlere kısaca göz atalım. Örneğin:

Tülay Hatimoğulları: “Ulus-devlet paradigması halklar, inançlar ve kimliklerin sorunlarına cevap veremiyor; demokratik cumhuriyet inşası ertelenemez.” Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin “üniter devlet” tezini reddederek, “federal veya özerk” yapıları ima etmektedir.

İlham Ahmed: Suriye’den başlanarak konuştu. “Kendimizi Türkiye’de, Türkiye’yi burada görmek istiyoruz” diyerek, Suriye’deki (olası) “özerk yönetim” modelini Türkiye’ye uyarlamayı savunmaktadır; Öcalan’ı “süreci daha iyi yönetecek” diye övmektedir. Bu yaklaşım, etnik temelli özerklik talebiyle ulusal birliği parçalayıcı bir amaç gütmektedir. Diğer yandan İlham Ahmed’in (ve Mazlum Abdi’nin) Suriye için de önerisi, üniter değil, “ademi merkezi yönetim” şeklindedir. Bu isimler, kendi politikaları gereği, üniter devlet olma fikrinin aynı zamanda halkların kaynaşık olmasını da gerektirdiğini kasten dışlanmaktalar, bu kavramı saptırmakla taleplerini meşru imiş gibi göstermek istemekteler.

Öcalan’ın Okunan Mesajı: “PKK, Kürt ulusal varlığını güvenceye kavuşturdu” ve “demokratik diyalogla sosyalizm” demekte; ulus tanımını “çok kültürlü, çok dilli” diye değiştirerek, 1924 Anayasası’ndaki “Türklük” kriterini “bizi kapsamıyor” diye reddetmektedir. Diğer yandan, Cumhuriyet’in “halkçılık” ile açıkladığını Öcalan dışlamaktadır. Tarihten beri, dönemsel politik uygulamalar hariç, hiç kimse Kürt varlığını yok saymadı; bilakis, omuz omuza, kız vererek ve alarak, mahallede, apartmanda veya köyde komşuluk yaparak, okulda aynı sıraları paylaşarak (en bariz örnek Öcalan’ın kendisi) yaşam devam etti, etmektedir de. Şimdi de Öcalan, kendine göre veya konjonktürün dikte ettirdiği biçime paralel olarak, dönemsel politika yapmaktadır; halbuki esas aynı şekliyle yerinde durmaktadır, yansız bakıldığında anlaşılabilirdir.

Değerlendirme: Sunulan tezlerde yer alan yaklaşımlar, Kurtuluş Savaşı’nda Kürt, Türk, Arap vb. unsurların ortak mücadelesini “etnik bölünmeye indirgeyerek” tarihi çarpıtır mahiyettedir. Sonuçta, ulusal bütünlüğü zayıflatıp, ayrılıkçı hareketlere (örneğin PKK terör örgütü bağlantılı) meşruiyet sağlamaktadır. Üstelik burada, İstanbul'da toplanan son Meclis-i Mebûsan tarafından 28 Ocak 1920'de oy birliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat'ta kamuoyuna açıklanmış olan “Misak-ı Milli” sınırlarını korumak düşüncesine tam zıt bir tez anlayışı ortaya çıkmaktadır.

2. Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulusal Birlik İlkesi ile Çelişki:

Geçerli Tez: Milli birlik, merkeziyetçi bir devletle sağlanır; yerel yönetimler özerk değil, milli politikaların uzantısıdır. 1921 Anayasası’ndan itibaren, idari bölünme etnik temelli değil, idari verimlilik içindir. Atatürk, “Türkiye’de azınlık diye bir şey yoktur; herkes Türk milleti üyesidir!” diyerek “birlik” anlayışını pekiştirmiştir.

Konferans Konuşmacılarının Tezi: Panellerde “Merkeziyetçiliğe Karşı Yerel Demokrasinin Güçlendirilmesi” ve “Hegemonik İlişkilere Direniş” başlıkları altında, “kayyım atamalarını ve sermaye odaklı merkezi yönetimleri” eleştirerek, “halkçı özerklik” önerilmektedir. Esasen Cumhuriyet’te “halkçılık” ilkesi bundan dolayı mevcuttur. Bir Kürt veya Arap vatandaş, bu ülkede istediği gibi ve rahatça, serbestçe ve eşit haklarla siyaset yapmakta ve belediye başkanı da olabilmektedir. Kaldı ki cumhurbaşkanı dahi olmak mümkündür. Belediyelere özellik konusunun halk kavramı üzerinden okunması yine eleştiri konusudur.  

Panellerde işaret edilenlere kısaca göz atalım. Örneğin:

Konferans Bildirgesi: “Kayyım sistemine karşı halkçı alternatif; kadın özgürlükçü, ekolojik yerel demokrasi.” Bu, belediyeleri ulusal politikadan bağımsızlaştırarak, etnik özerkliğe kapı aralar nitelik taşır. 

Pere Aragonès ve Declan Kearney: Katalonya ve İrlanda deneyimlerini örnek göstererek, “çatışma çözümünde özerklik” fikrini savunmaktadır; Türkiye’nin iddia edilen “hegemonik” yapısı eleştirilmektedir. Bu, IRA veya ETA gibi ayrılıkçı mücadeleleri model alarak ulusal birliği sorgular anlayışlardır. Bu yabancı konuşmacıların panellerde yer almasının nedeni de buradan anlaşılmaktadır. 

Arzu Yılmaz: “Öcalan’ın entegrasyon formülü birlikte yaşamı sağlar” demektedir. Ama bu, ulusal entegrasyonu değil, etnik federasyonu kasteder nitelikteki bakış açısıdır. 

Değerlendirme: Atatürk ve silah arkadaşlarının, yani milli iradenin politik tezi, Osmanlı’dan kalan parçalanmayı önleyerek üniter yapıyı kurmaktır. Bu öneriler ise, 1980’lerden beri süren PKK çatışmasını “çözüm” diye sunarak, devletin bütünlüğünü erozyona uğratır mahiyettedir. Hatalar var ise çok yönlüdür, karşılıklıdır, dönemseldir, bunlar özü değiştirmeyecek türden konulardır. Ayrıca Barzani’nin ve Talabani’nin mesajları bile “bölgesel barış”ı vurgularken, Türkiye’nin ulusal sınırlarını dolaylı sorgular mahiyettedir. İşin başından beri düşünülsün; Türk milleti, bölgesel barış için çaba sarf eden ve bu uğurda şehitler veren yüce bir millettir! Örneğin Barzani bu günlere nasıl geldi, kendisi en iyi bilenlerdendir.

3. Türkiye Cumhuriyeti’nin Tarihsel Politik Tezleri ile Çelişki:

Geçerli Tez: Cumhuriyet’in kuruluşu ve milli egemenliğin kurulması, Sevr’i imzalayan ve devamında işgale başlayan güçlere karşı milletçe birlikte saf tutmanın yanında, “böl ve hükmet” politikasıyla bölgede var olanların teşvikini görerek ortaya çıkanların isyanlarını bastırmak suretiyle oldu, başarıya ulaştırıldı. Dış destekli ayrılıkçılığa karşı “tam bağımsızlık” ilkesi (Misak-ı Milli) gözden uzak tutulmamalıdır. Politikalar, iç barışı etnik değil, “yurttaşlık” temeline dayandırır. Dün “böl ve hükmet” diyenler, bugünkü şartlarda aynı işleri yapmaktadırlar ve esasen PKK terör örgütü tam olarak budur, isyancıdır!

Konferans Konuşmacılarının Tezi: Öcalan’ı “barış öncüsü” diye yücelten ifadeler hâkim: “Öcalan dışarıda olsa süreci daha iyi yönetir” (Ahmed); “PKK misyonunu doldurdu” (Öcalan mesajı). Tawakkol Karman ve Jody Williams gibi isimler, “şiddetsiz mücadele” diye PKK’yi dolaylı meşrulaştırdı. Konferans, “çözüm süreci”ni uluslararası deneyimlerle harmanlayarak, devletin terörle mücadelesini “çatışma” diye yeniden çerçeveledi.

Değerlendirme: Bu tezler, kurulduğu andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin “iç isyanlara karşı ulusal savunma” politiğini tersyüz eden yaklaşımları içerir. Türk milleti, henüz düşmana karşı savaşırken, 1920’de TBMM’yi kurdu ve bu milletin iradesiyle düşmana karşı savaştı, isyanları buna göre bastırdı. Buna karşılık panelciler, PKK terör örgütünü “Kürt ulusal varlığının savunucusu” diye sunarak, bırakınız başlangıcı, son 40 yıllık mücadeleyi (30 binden fazla kayıp) bir barış sözcüğüne indirgemektedir. Bu bir terörle mücadeledir, başka bakış açısıyla milletin bir isyan bastırma faaliyetidir, bunun tersine yapılan açıklamalar ise “böl ve hükmet” fikrine sahip olanların ekmeğine yağ sürmekten öte değildir. Buradaki tezlerde “halk” değil de “ulus” denmesi kasıtlıdır. Türkiye’nin tezleri (örneğin AB ve BM’de terörle mücadele), bu tür “süreç”leri manipülasyon olarak görmektedir, milli güvenliği riske atar türdendir. Millet (ulus) kavramı kapsayıcıdır. Bir Amerikalı, Fransız, Alman veya İngiliz için ne kadar kapsayıcı ise Türkiye Cumhuriyeti içinde de millet (ulus) o kadar kapsayıcıdır. 

Sonuç:

Hiç şüphesiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin milliyetçilik tanımı “ileri” ülkelerinkinden farklı değildir, hatta sadece “vatandaşlık” esasına da dayanmaz, “ortak tarih ve kültür” ile yoğrularak açıklanır. 

ABD, İngiltere, Almanya ve en başta Fransa gibi ülkeler, ulus devlettir ve demokrasi ile ilişkili seviyeleri ortadadır. 

Öyleyse, kendimiz bakarak yapılan eleştiriler niye?

Her millet ve kültür (İngiliz, Fransız, Alman veya Amerikan) ülke ve devlet şekline ve temel politik rejimine, kendinde var olan “çok belirgin özelliklere istinaden” bir tanım getirir, bu bir ruhtur ve ister yazılı bir anayasası olsun ister olmasın (ki çok ayrıntılı anayasal belgelerinin olmadığı ülkeler var), ülke bu ruh ile bütünleşiktir, böyle tanınır. Peki bir ülke, millet, birlik ruhunun tarihi yönden açıklanması veya tarifi nasıl olmalıdır? 

Unutulmasın: Ruhun ayrıntılı tarifi ayrıştırır, tehlikelidir, bu nedenle esastan uzaklaşmamak gerekir.

Konferans: 

“Barış” retoriğiyle maskelenmiş olsa da özünde Türkiye Cumhuriyeti’nin milliyetçiliğini (kapsayıcı birliği), “merkeziyetçi” diye suçlayarak, kendi üslubu içinde etnik bölünmeyi teşvik eder mahiyet taşımaktadır. Milli politik tezin temel taşlarını (üniter devleti, vatandaşlık birliğini, halkların eşitliğini) sarsmaktadır. “Üniter” demek “kaynaşık” demektir. Sonuçta, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne kadarki (Lozan’dan beri) bütünlüğünü tehdit eder açıklamaları içermektedir. 

Eleştirel bir bakışla düşünenler için ifade edilebilir, öneri şeklinde sunulanlar her ne kadar iyi niyetli görülse bile, ayrılıkçı potansiyele sahip açıklıklar içermektedir.

“Demokratik ulus”, “çok dilli ve çok kültürlü ulus”, “etnik entegrasyon” ifadeleri çok dikkat çekicidir, bunlar üzerine bir daha düşünmek gerekir! “Bölgesel barışa hizmet” için Türkiye Cumhuriyeti’nin sistemi tartışmalı hale getirilmemelidir.

Eğer kardeşsek, eşitsek, hak ve hukukumuz aynıysa, ki öyle, o halde “şiddetsiz mücadele” ile yapılmak istenen ne?

Millet, “Terörsüz Türkiye” politikasını en sade ve katışıksız haliyle desteklemektedir. Bu inceleme bu politika hakkında değildir. Ancak, bu tür tartışma götürür ögeler içeren etkinlik ve içinde sunulan tezler, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti için “varoluşsal temeller” bağlamıyla çelişkilidir. Bu inceleme sadece konferansta görülen çelişkilere dikkat çekmektedir.

Bilindiği üzere bir “sivil anayasa” yazma süreci başlatılmıştır. Bu çalışma devam etmektedir, ki TBMM ve birçok aktör de bu sürecin içindedir. Genel olarak, herhangi bir anayasa çalışması, kadim Türk tarihi, ruhu, kültürü ve bunun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefe ve ilkeleri ile çelişkili olmamalıdır. Bu husus herkesçe bilinmektedir. 

Eğer şimdiden bu “barış, demokratikleşme, çok dil ve kültürlülük” gibi kavramlarla anayasa çalışmaları etki altına alınmak isteniyor ise o halde başka konferansların da yapılması ihtiyacı doğmaktadır. Buralarda tam bir “millet iradesi” konuşmacı olmalıdır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU