Amerika Birleşik Devletleri, on yıllardır dünyaya bir "mükemmellik" illüzyonu pazarlıyor. Haber merkezlerinden gazete manşetlerinden, siyasetçilerin kullandığı dile, Hollywood yapımı filmlerden, şarkılara ve hatta oyuncaklara kadar hayatın her alanında "en" diye üretilen söylemin dünya çapında devasa bir tüketici kitlesi de var.
Dünyanın en büyük ekonomisine, her şeyin "en büyüğüne", "en güçlüsüne", "en iyisine" sahip onlar için sıradan olmak ise çoğu zaman zayıflıkla eşdeğer görülüyor. Bu "en" olma saplantısı, Amerikan kültürünün DNA'sına öylesine işlemiş ki, bu hiyerarşi kaçınılmaz olarak toplumun en küçük birimi olan okullara, sınıflara, kantin masalarına ve hatta anaokulu sınıflarına kadar sızıyor.
Bebeklikten itibaren çocukların ellerinden düşmeyen süper kahraman oyuncakları bile, kendi alanının "en iyisi" ve en güçlüsü olacak şekilde tasarlanıyor. Ancak bu şaşaalı "süper güç algoritmasının" karanlık bir yüzü var: Dışlanan, "en iyi" olamayan ve sistemin dışına doğal olarak itilen gençlerin biriktirdiği o devasa öfke. Bu öfke de çoğu zaman, "Mass Shooting" (Toplu Silahlı Saldırı) adı verilen kalıplaşmış trajediyle açığa çıkıyor.
Amerika'daki okul saldırılarının pek çok sebebi olmakla birlikte, temelinde yatan en önemli etkenlerden olan "popülerlik" ve "zorbalık" denklemi; ülkenin çözemediği, aslında çözmek de istemediği bir olgu olarak nesilden nesile aktarılıyor. Eğer "popüler" değilseniz, spor takımının yıldızı ya da sosyal hiyerarşinin tepesinde yer almıyorsanız bir hiçsiniz.
Şüphesiz bu durum eğitim sisteminin veya müfredatın resmî bir parçası değil; ancak okullar, ülkeye hâkim olan ve kimsenin yüzleşmeye cesaret edemediği bu fenomen durumun bir laboratuvarı konumunda.
Dışlanmışlığın getirdiği "hiçlik" duygusu ve diğerleri gibi olamayanların maruz kaldığı akran zorbalığıyla birleştiğinde, o "en büyük" olma arzusu yerini "en büyük zararı verme" içgüdüsüne bırakıyor. Fail, sessizce yok olmak yerine tüm dünyanın adını duyacağı kanlı bir finalle sahneden çekilmeyi seçiyor. Sonuç onlarca masum insanın ölümü...
Maalesef bu kâbus, artık Türkiye’nin kapılarını çalmakla kalmıyor, içeriye dalıyor. Türkiye, birkaç gün içinde iki büyük okul saldırısıyla sarsıldı. Kahramanmaraş ve Siverek’te meydana gelen bu iki saldırı, sebep ve sonuçları itibarıyla Amerika’daki vakalarla neredeyse birebir aynı özellikleri taşıyor.
Çok yakın zamanda ortaya çıkacak yeni bilgilerle saldırıların gerçek nedenlerini daha net anlayacağız ancak 14’ten fazla masum insanın hayatına mal olan bu olaylar, ülkeyi yönetenlerin zihinlerinde büyük bir alarm zili çalmalı, uykularını kaçırmalı ve acil önlemler almaya itmelidir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Türkiye, sosyal medya kullanım süresinde dünya listelerinin en üst sıralarında yer alıyor. Okuduğunu anlama konusunda dünyanın geride kalan ülkelerinden biri olan Türkiye’de; sosyal medya gibi tek yönlü iletişimin baskın hale geldiği aplikasyonlara kayıtlı milyonlarca gencimiz internet algoritmalarının insafına bırakılmış durumda.
Bu dijital yoğunluk, beraberinde zehirli bir popülerlik arayışını da gençlerin hücrelerine kadar işleyerek "sadece alıcı" olmayı günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirdi. Sosyal medya fenomenlerinin "en lüks", "en umursamaz" ve çoğu zaman "en aptalca" içerikleri pompaladığı bir iklimde gençlerimiz gerçeklikten kopmaya; onlar gibi olamadıkları için kendilerini, ailelerini ve etraflarındaki insanları suçlamaya başladılar.
İçinde bulundukları bu açmazdan çıkış yolu bulmak veya intikam alarak varlıklarını ispatlamak adına, popüler algoritmalarda sıklıkla dönen o şiddet tepkisini benimsemeye meyilli olmaları da haliyle beklenebilecek bir durum. Şiddeti bir "etkileşim" aracı, zorbalığı ise bir "güç gösterisi" olarak gören yepyeni bir nesil gözlerimizin önünde ve canlı yayında gerçek zamanlı olarak ortaya çıkıyor.
Eskiden okul bahçelerinde öğrenciler arasına sıkışıp kalan zorbalık, şimdi milyonların izlediği videolarla dijital birer linç kampanyasına dönüşüyor. Fenomenlerin "kolay yoldan köşe dönme" ve "hiçbir değer yargısı taşımama" üzerine kurulu hayatları küçük bir hedef ile pazarlanıyor: "100 bin abone barajını geç" ve sen de bu lüks hayatı yaşayanlardan birisi ol. Bu durum gençlerin umutlarını ele geçirip onların pusulasını bozan acı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Gençlere, onlara tavsiye edilen ve öğretilen değerleri kabul ettikleri durumda asla ulaşamayacakları ama sosyal medyada gördüklerini taklit ederek o ‘en’lere sahip olabilecekleri bir hayat tarzı çok acımasız ve vahşi bir şekilde dayatılıyor. Popüler olamayan ve o ışıltılı hayata erişemeyen gencin; öfkesini ailesine, öğretmenine, arkadaşlarına ya da bizzat sisteme yöneltmeye meyilli hale gelmesi, kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.
Şu an kritik bir yol ayrımındayız. Türkiye, bu şiddet bataklığına henüz yeni bulaşıyor. Popüler kültürün ve tüketim toplumunun "her şeyin en büyüğü bizde" kibriyle beslediği o bireysellik yakıtını kullanan canavar ve yabancılaşma kültürü, bizim toplumsal dokumuza çoktan sızdı.
Eğer popülerlik uğruna her şeyi mübah gören bu "fenomen kültürüne" ve okullardaki dijital zorbalığa karşı acil bir kültürel ve değer barajı kurmazsak, yarın kendi çocuklarımızı korumak için çok geç kalabiliriz.
Umarım Türkiye’nin alacağı önlemler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın saldırılara ilişkin kurduğu "İhmali ve kusuru olanlardan hesabı sorulacak" cümlesinin çok daha ötesine geçer. Çünkü şiddet bir kez "trend" haline geldiğinde, hiçbir "en büyük" güç onu durdurmaya yetmeyecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish