Sánchez’in Pekin hesabı: Avrupa Çin’le mesafeyi yeniden mi ayarlıyor?

Göktuğ Çalışkan Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters 

8 Nisan’da Pekin’den gelen resmî açıklama, ilk bakışta diplomatik takvimdeki olağan bir duyuru gibi görünüyordu. Pedro Sánchez’in 11-15 Nisan arasında Çin’e gideceği, Şi Cinping, Li Qiang ve Zhao Leji ile görüşeceği açıklandı. Fakat bu ziyaret, Avrupa’nın son aylarda Çin’e nasıl baktığını anlamak isteyenler için sıradan bir diplomatik nottan çok daha fazlasını anlatıyor.

Zira Madrid’in Pekin hattı bugün iki başkent arasındaki ticari ilişkiyle sınırlı okunamaz. İspanya Başbakanı’nın Çin’e dört yıl içinde dördüncü kez gidiyor olması, Avrupa içinde büyüyen daha derin bir arayışın dışa vurumu gibi görünüyor. Washington’la güvenlik bağını koparmak istemeyen, ancak ekonomik ve teknolojik gerçeklik nedeniyle Pekin’le mesafeyi de yeniden hesaplamak zorunda kalan bir Avrupa görüyoruz.

Ben bunu bir eksen değişimi olarak okumuyorum. Daha çok, güç merkezleri arasındaki aralığı yeniden ölçme çabası olarak görüyorum. Avrupa Çin’e yaklaşmıyor demek eksik kalır, uzaklaşıyor demek de artık ikna edici durmuyor. Arada, kimsenin adını koymak istemediği daha soğuk, daha fonksiyonel bir mesafe ayarı var.


Madrid neden öne çıkıyor?

Sánchez’in Pekin’e gidişi bir anda ortaya çıkmış bir refleks değil. Madrid, şubat ayında duyurduğu Asya-Pasifik strateji belgesinde bölgeyi dünyanın yeni ağırlık merkezi olarak tanımladı ve buranın küresel nüfusun yüzde 60’ını, dünya ekonomisinin ve sanayi üretiminin yaklaşık yüzde 45’ini taşıdığını vurguladı. Bu veri bile tek başına İspanya’nın doğuya bakışının ani bir taktik manevra olmadığını göstermeye yetiyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu hattın ekonomik tarafı da giderek belirginleşiyor. 9 Mart’ta Moncloa’da ağırlanan Çinli batarya şirketi Hithium, Navarra için kısa vadeli yatırım planını doğrudan Sánchez’e aktardı. Yani Madrid, Çin’i artık uzak bir üretim merkezi gibi izlemiyor, kendi sanayi ve enerji dönüşümünün içine daha dikkatli biçimde çekmeye çalışıyor. Enerji depolama, yeşil dönüşüm ve otomotiv tedarik zincirleri gibi başlıklar bu yeni dönemin somut harfleri.

Burada dikkat çekici nokta şu ki, İspanya’nın Pekin açılımı ideolojik bir yakınlıktan beslenmiyor. Çok daha pratik bir zeminde ilerliyor. Yatırım, istihdam, teknoloji, tedarik güvenliği ve Avrupa içinde manevra alanı. Kısacası, “Madrid Çin’le ilişkiyi büyük sloganlarla kurmuyor, somut kazanım hesabıyla kuruyor” diyebiliriz. Aslında bu yaklaşım, “de-risking” tartışmasının İspanyolca versiyonu: riskleri sıfırlamadan, yönetilebilir seviyeye çekerek iş yapma isteği.


Yakınlaşma yok, ayar var

Avrupa’nın genel resmi de aslında bu mantığa yaklaşıyor. 31 Mart’ta Avrupa Parlamentosu’ndan bir heyet 8 yıl aradan sonra Çin’e gitti. Bu temas, Brüksel ile Pekin arasında tam anlamıyla bir bahar havası olduğu için yapılmadı. Tersine, ilişkilerin bozulduğu başlıklara rağmen diyaloğun tamamen kopmasının artık daha maliyetli görülmeye başlandığını gösterdi.

O temasın arka planına bakınca resim daha da netleşiyor. Ticaret dengesizliği sürüyor, Rusya dosyası Brüksel’de şüphe üretmeye devam ediyor, nadir toprak ihracatı ve dijital platformlar konusunda da ciddi gerilim var.

Ancak bütün bu sorunlara rağmen Avrupa, Çin kapısını tamamen kapatmanın kendisine stratejik bir rahatlık getirmediğini fark etmiş görünüyor. E-ticaret platformlarından gümrük reformuna kadar atılan adımlar, “sert kopuş”tan çok “sıkı denetimli birlikte yaşama” modeline işaret ediyor.

Bir de Washington boyutu var. 7 Nisan’da ABD Ticaret Temsilcisi, Trump ile Şi Cinping arasında gelecek ay yapılması beklenen görüşme öncesinde ekonomik ilişkinin “istikrarlı” olduğunu söyledi ve büyük bir çatışma aramadıklarını vurguladı.

Bu cümle önemliydi. Çünkü ABD ile Çin arasında ton yumuşarken Avrupa’nın Pekin’le tüm bağlarını sert biçimde kısıtlaması zaten gerçekçi olmazdı. Washington’un dilindeki yumuşama, Brüksel’e de hareket alanı açıyor ama aynı zamanda onu ikili bir baskının altına sokuyor: Hem güvenlikte ABD’ye yakın durması hem de ekonomide kendi hesabını yapması gerekiyor.


Brüksel aynı anda kapıyı aralıyor ve frene basıyor

Ne var ki buradan Avrupa’nın Çin’le yeni bir uyum dönemi başlattığı sonucu çıkmıyor. Aynı günlerde Brüksel, Çin yapımı ekipmanların kritik altyapı alanlarından aşamalı biçimde çıkarılması yönünde daha sert adımlar atmaya hazırlanıyordu. Telekomdan güneş enerjisine uzanan bu tartışma, Avrupa’nın güvenlik kaygısını masadan kaldırmadığını gösteriyor.

Üstelik 10 Nisan’da AB ile ABD’nin kritik minerallerde Çin’e bağımlılığını azaltacak bir anlaşmaya yaklaştığı bilgisi de gündeme geldi. Bir gün önce ise Fransa’da nadir toprak işleme ve mıknatıs üretimi için yeni yatırım hazırlıkları öne çıktı.

Başka bir ifadeyle, Avrupa Çin’le konuşuyor, lakin o konuşmayı bağımlılığı derinleştirmek için değil bağımlılığı yönetilebilir seviyeye çekmek için yapıyor. Aslında bu durum bize şunu söylüyor: Avrupa, Çin’i yeni bir “pazar” değil, yönetilmesi gereken bir “sistemik rakip” olarak kodlamayı sürdürüyor. Sadece bunu yüksek sesli kriz diplomasisinden ziyade teknik dosyalar üzerinden yapıyor.

İşte Sánchez’in ziyareti de tam bu ikili zeminde daha da anlam kazanıyor. Madrid, Çin’le daha sıkı ekonomik temas kurmak istiyor. Brüksel ise risk azaltma mantığını elden bırakmıyor. O yüzden bugün karşımızda ne eski küreselleşme iyimserliği var ne de tam kopuş siyaseti.

Aradaki mesafenin daha soğuk, daha hesaplı ve daha seçici biçimde ayarlandığı bir dönem var. İspanya bu dönemde “önce ben konuşayım, sonra tartışalım” diyen ülkelerden biri olmayı hedefliyor.


Sánchez Pekin’de ne arıyor?

Sánchez’in Pekin’den çıkaracağı en önemli sonuç muhtemelen büyük diplomatik cümleler olmayacak. Asıl değer, yatırım dosyalarının nasıl şekilleneceğinde yatıyor. İspanya, Çin sermayesini Avrupa’daki sanayi dönüşümüne bağlamak isterken, bunun yerel üretim, bölgesel istihdam ve tedarik güvenliği yaratmasını bekliyor.

Yani Madrid açısından konu para akışı kadar üretim mimarisi meselesi. Çin’le kurulacak her yeni hat, İspanya içinde “kaç fabrika, kaç istihdam, hangi teknoloji transferi” diye sorulan somut bir teste tabi tutulacak.

Bu yüzden Sánchez’in ziyareti, Çin’e yönelik bir hayranlık siyaseti olarak okunmamalı. Daha çok, Avrupa içinde ilk sesli konuşanlardan biri olma girişimi gibi duruyor. Pekin’le ticareti büyütmek isteyen, fakat o ilişkiyi siyasal saflık tartışmasına da hapsetmek istemeyen bir çizgi görüyoruz.

Bence Sánchez’in farkı burada başlıyor. İlişkiyi hiç romantikleştirmiyor, şeytanlaştırmıyor, daha kullanışlı hale getirmeye çalışıyor. Bu da onu hem Brüksel’deki sert Çin eleştirilerinden hem de Atlantik’in öte yakasındaki “yeni Soğuk Savaş” söyleminden kısmen ayırıyor.

Elbette bu yolun riskleri de var. Avrupa sanayisi üzerindeki baskı artarsa, Çin’den gelen ürün fazlası yeni siyasi tepki üretirse ve Ukrayna savaşı etrafındaki güvensizlik yeniden yükselirse, bugün kurulan temas dili hızla sertleşebilir.

Zaten Brüksel’deki ana sorun da bu. Çin’le yeniden konuşmak Avrupa’yı rahatlatır mı, yoksa yeni bir bağımlılık halkası mı kurar? Bu sorunun cevabı, Pekin’in atacağı adımlarla birlikte Avrupa başkentlerindeki iç siyasetlerde yükselen tepkilerle de şekillenecek.

Yine de bana göre bu ziyaretin asıl önemi başka bir yerde. Avrupa’nın Çin politikasında artık eski netlik yok. Sert mesafe çağrıları var, ancak sanayi gerçekliği onları sürekli törpülüyor. Güvenlik dili sertleşse de yatırım ihtiyacı kapıyı açık tutuyor. Sánchez’in Pekin’e gidişi işte bu ara dönemin en berrak işaretlerinden biri.

Sonraki aylarda daha fazla Avrupa başkentinin Madrid’e benzer bir çizgide ilerlediğini görebiliriz. Tabii ki yüksek sesle “yakınlaşıyoruz” demeyecekler. Fakat ticaret, batarya, nadir toprak, lojistik ve teknoloji başlıklarında Pekin’le daha dikkatli bir temas kuracaklar.

Bugünün Avrupa’sı Çin’i seçmiyor. Çin’siz bir ekonomik sertleşmenin maliyetini yeniden hesaplıyor. Sánchez’in Pekin ziyareti de tam olarak bunu anlatıyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU