Avrupa ulusal-sağ galaksisi dün Macaristan’da önemli bir mevziini kaybetti. Ulusal-muhafazakâr Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidar serüveni noktalandı.
Modern dönem özelinde ele aldığımızda, bu “ulusal-sağ” dinamiğin dünya genelindeki üçüncü bozgunu. 2020’de mevcut ABD Başkanı Trump, 2022’de Brezilya’da Jair Bolsonaro ve 2023’te Polonya’da PiS (Hukuk ve Adalet Partisi) seçimleri kaybederek iktidardan düşmüşlerdi.
Orbán, bu örnekler arasında en “uzun soluklu” pratiği benliğinde cisimleştirdiğinden ve Avrupa’da tuttuğu hususî yer bağlamında şüphesiz ki belirleyici bir profil.
Gerçekten de Orbán, Avrupa ulusal-sağları açısından bir nevî “laboratuvar lider” idi.
Mesele ülkesinin AB bünyesindeki “özgül ağırlığı” değildi zira bu ağırlık kanımca ziyadesiyle abartıldı. Mesele, Orbán’ın Budapeşte’yi küresel sağın bir çeşit “buluşma noktası” yapmış olmasıyla ilintili. Bu düzlemde CPAC (Muhafazakâr Siyâsî Eylem Konferansı) toplantılarından NatCon (Ulusal-muhafazakârlık) konferanslarına değin uzanan geniş bir etkinlikler odağından bahsetmek mümkün.
Dahası, “birleşik Batı medeniyeti” (ki vurgusu daha çok “Yahudi-Hristiyan Medeniyeti”ne olduğu kayda geçirilmeli) savının somut bir pratisyeni konumundaydı. Aile değerleri, “Hristiyan” kimliği ve “sıfır göç” politikalarıyla klâsik demokratik paradigmanın dışına taşan, hatta onu baskın liberal sürümlerinden daha farklı (gayrı-liberal) bir çizgiye getirmeyi deneyen bir siyasetçiydi.
Batı Balkanlar’da Büyük-Sırp şovenizmini himâye etti. Ukrayna Savaşı’nda Brüksel’in içselleştirdiği yola nispetle mesafeli durarak “barışçıl dış politika” anlatısıyla Rusya’ya yarayan bir strateji izledi.
Rusya’dan da ABD’den de destek gördü. Öyle ki, Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte bu güçler arasında bir “köprü-aktör” misyonu da üstlendi. Hem Moskova hem de Washington seçim kampanyası esnasında tüm imkânlarını neredeyse kendisi için seferber ettiler. Son düzlüğe girilirken ortaya atılan “TürkAkım” gerginliği de ABD Başkan Yardımcısı Vance’in Budapeşte ziyareti de bu zâviyeden okunabilir.
Velhâsıl, Hollandalı İslâm düşmanı Geert Wilders’ten Gazze kasabı Binyamin Netanyahu’ya aynı yörüngede gezinen farklı isimlerin açık “dayanışma” mesajlarına karşın Orbán sandıktan mağlup çıktı.
Peki, ama Orbán’ın yenilgisi Avrupa ulusal-sağları için ne anlama geliyor?
Orbán’ın partisi Fidesz (Macar Yurttaş Birliği), AP bünyesindeki Patriots for Europe (Avrupa için Vatanseverler) grubunun kurucu unsurlarından. Grupta Fransa’dan Marine Le Pen’in partisi, FPÖ (Avusturya Özgürlük Partisi) gibi “koçbaşı” partiler de var. Fransa’daki 2027, Avusturya’daki 2028 seçimleri öncesinde Orbán’ın başarısızlığının elbette olumsuz yansımaları olacaktır. Zira Avrupalı seçmen nezdinde bir “momentum kaybı” yaşanacağı veya doğrudan yaşanmasa da öyle “algılanacağı” açık.
Ne var ki bence söz konusu akametin ihtivâ ettiği “sembolik” basit seçim aritmetiklerinin çok ötesinde. 21’inci yüzyılda Avrupa ulusal-sağlarının “ontolojik çıkmazı”na tutulan aynayı görmek mecburiyetindeyiz.
Nedir bu “çıkmaz”?
1930’lu yılların faşizan hareketlerinin çok sarih bir ideolojisi, retoriği ve metodolojisi vardı: Parlamenter demokrasiyi askıya almak ve lağvetmek. Ancak demokratik nizâmın “zincirlerinden” boşandıktan sonra toplumsal-iktisadî bir “yeniden örgütlenme” planlaması, antropolojik bir “yeni insan” sistematiği ve dahi kıtasal ölçekli bir “düzen-kurucu” istenç işletilebildi. Başka bir deyişle, Marksizm-dışı bir kategoride “devrimci” idiler.
Nitekim sonu bildiğimiz felâketlerle sonuçlandıysa da kendi “oluş-mânâları”nı kendi “doğru” bildikleri tarzda yürüttüler, uyguladılar.
Oysa yıllardır yazdığım ve üzerine defalarca değindiğim gibi, “yeni” karakterli Avrupa ulusal-sağlarının – ki bunların “zuhur” ânı 2000’lerin başıdır – böylesi bir “yol haritaları” hiç olmadı ve hâlâ da yok.
Tek başlarına iktidara geldikleri yahut koalisyon ortaklığı yaptıkları hiçbir ülkede “yapılandırıcı” bir atılımın öncülüğüne soyun(a)madılar. İlâveten, ben böyle bir “gâyeleri” olduğunu da zannetmiyorum ve göremiyorum. Örneğin anayasal, iktisadî veya uluslararası düzlemde bütüncül (integral) alternatifsizlikleri çok aşikâr.
Geçen yüzyılın faşizmleriyle olan ayırt edici özellikleri de bu zaten: Teleolojik (erekbilimsel) yoksunluk. “Yapmaya” yönelik değil, “yaptırmamaya” yönelik bir zihniyet hâkim.
Demokrasi, bilindiği üzere, bir “nöbetleşme” sistemidir. Gelen gider, sonra giden tekrar gelebilir vs. Dolayısıyla demokrasi, her şeyden evvel, bir “denge” mekaniği ve daha da önemlisi bu “denge mekaniği” üzerinde örgülenen mutabakatın bir ürünü sayılabilir. Tam da bu sebepten dolayıdır ki demokrasi dişlilerinin dönebilmesi için, “merkez” olgusu şarttır. Merkezin “sağı” ve “solu”nun güçlü olması, demokrasinin – bilhassa da liberal demokrasinin – yegâne politik can suyudur.
Gelgelelim, mevcut ulusal-sağlar bir yandan sadece ve sadece “uzun vâdeli”, “zamana yayılan”, “köklü” niteliklerle bezeli olabilecek bir “değişim”i vaaz ederken, diğer yandan da kıyasıyla eleştirdikleri “sistem”in oyun kurallarına gönüllülük temelinde boyun eğiyor.
Yani hem “aşırı” pozisyon alıp hem de “demokrat” olduklarını iddia ediyorlar. Bu da çok ciddi bir “flu”luğun ve “absürtlüğün” peydahlanmasına vesile oluyor.
Demokratik “denge” mekaniğinde “aşırı” retorik, bir “Demokles’in Kılıcı” vasfı taşıyorsa – dahası kendini bu vasıfla sınırlandırıyorsa “pozitif” karşılanabilir. Çünkü böylelikle sistem, bir “erken uyarı” alarmı çalar ve “merkez”deki partileri yeni gündemlere nispetle silahlandırır.
Hâlbuki güncel Avrupa ulusal-sağları kendilerini sınırlandırmak niyetinde değil. İktidar istiyorlar. İstiyorlar istemesine (hatta oluyorlar da) ve fakat iktidarla tanışıldığında eleştirilen hantallaşmış, düşmanlaşmış “liberal” sistemi ikâme edecek yeni bir “vizyon” inşâ edilemiyor. Ülkemizin terminolojisinin ışığında, “muktedir” olunamıyor.
Orbán, akla hayâle gelebilecek her türlü seçim düzenlemesini (dar bölge vb.), yargı reformunu (Anayasa Mahkemesi yapısı vb.), sivil toplum çevrelemesini (yabancı fon kısıtlamaları vb.) vb. yapmasına karşın “seçimli demokrasi” hakikatinin yakıcı “nöbetleşme” döngüsünden kendini muaf tut(a)madı.
Elbette ki bir Péter Magyar ve Tisza (Saygı ve Özgürlük Partisi) faktörü var – bunu asla yadsımıyorum, kimse de görmezden gelemez. Aynı zamanda ekonomik durgunluk, kentli orta sınıfın karşılanmayan beklentileri, küçük işletmelerin çözülüşü, genç seçmenin özlemleri gibi verileri de ekleyebiliriz. Lâkin benim işaret ettiğim “keyfiyet” daha farklı.
Avrupa ulusal-sağlarının inorganik, sunî ve kurgusal “ideoloji”lerinden bir “alternatif sistem” çıkmadığını saptamak gerekiyor.
1930’larda, faşizan “moment” bir “anti-demokratik totaliteryen (yahut otoriteryen) hiyerarşik yönetim şablonu” üretmişti. Bugün ise Avrupa ulusal-sağları “liberal demokrasi”nin yerini “illiberal demokrasi”yle doldurmaya çalışıyor. Yani tartışma konusu “demokrasi”nin kendisi değil, kuşandığı (liberal) hususiyet/kozmetik.
Hâl böyle olunca, Orbán’ın “sandık”la tepetaklak oluşu – en başından itibaren – olasılığı olan (hatta “yüksek”) bir senaryo şeklinde tanımlanabilir. Ama şimdi, ama bir sonraki seçimde – bir gün “olabilecek” bir durumdu, oldu.
İster “popülist”, isterse “ulusal-muhafazakâr” menşeili olsun, Avrupa ulusal-sağları sert bir tokat yedi.
Süresizlik isteyen vaatlerle, süreliliği esas almış bir politik konturda hareket etmek, anahtarı ev sahibinde olan bir odada kilitli kalmaya benzer. Bu “ontolojik çıkmaz”, ulusal-sağları er ya da geç duvara toslatacak mahiyette bir iç çelişkiyi zaten üretiyordu ancak Macaristan seçimleri düğümü attı.
Son tahlilde Orbán’ın “deneysel laboratuvarı” dün gece kapandı. Artık ya merkez siyaset (sağ ve sol varyantlarıyla) kendini yeniden tahkim edecek ya da ulusal-sağlar, kendi içinde acı bir “erek” tartışmasına girecek – bölünme ve fraksiyonlaşma riskiyle.
Gerçek şu ki, Avrupa ulusal-sağları ya bir adım geri çekilmek ya da bir adım ileri atmak zorunda. Çünkü şu an durdukları yer artık batık bir çukurdan ibaret.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish