Adolf Hitler’den bugüne: Sanat, iktidar ve algının inşası

Vahap Aydoğan Independent Türkçe için yazdı

Akşam, ışığın çekildiği o aralıkta meydan yavaş yavaş doldu.

 

Ortaya bir yığın yapıldı; ilk bakışta ne olduğu anlaşılmıyordu.

Bir genç, elindekini bırakmadan önce kısa bir an durdu. Parmağı kapağın kenarında gezindi.

Sonra bıraktı.

Bir görevli liste okumaya başladı. İsimler tek tek söylendi. Kalabalık biraz daha yaklaştı.

Ve o an anlaşıldı…..yığılan şey kitaplardı.

Ateş yakıldı. Kapaklar karardı, sayfalar kıvrıldı. Bir süre sonra kimse kitaplara bakmıyordu.

Ateşe bakıyorlardı.

Çünkü o akşam yalnızca kitaplar yanmadı— düşüncenin ortadan kaldırılması, meşru bir eyleme dönüştürüldü.

İşte tam bu noktada mesele değişir.

Sanat artık tek tek eserler ya da sanatçılar üzerinden değil, neyin var olabileceğine karar verme gücü üzerinden şekillenir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Adolf Hitler'in Nazi Almanya’sında bu güç sistemli bir yapıya dönüştü.

Sanat alanı rastlantısal değil, bilinçli bir biçimde yeniden düzenlendi.

Resimde bunun en somut karşılığı, sanatçıların kamusal alandan çıkarılmasıydı.

Max Beckmann’ın eserleri müzelerden indirildi, Paul Klee görevlerinden uzaklaştırıldı, Otto Dix’in savaşın yıkımını gösteren çalışmaları kaldırıldı.

Bu eserler “yoz sanat” olarak aşağılanarak sergilendi.

Aynı anda düzenlenen sergilerle neyin “kabul edilebilir” olduğu açıkça tanımlandı.

Bu iki yönlü müdahale şunu gösterir:

(...) Sanat yasaklanmaz yalnızca (...) yerine neyin geçeceği belirlenir.

Edebiyatta da aynı süreç işler.

Erich Maria Remarque’ın savaş karşıtı anlatısı yasaklanır; Freud ve Marx gibi isimlerin metinleri dolaşımdan çıkarılır. 

Kitap yakmaları bu sürecin sembolik zirvesidir. 

Müzikte seçim sessiz ama kesindir.

Wagner yüceltilirken Mendelssohn repertuardan çıkarılır.

Sinemada ise bu yönlendirme en güçlü formuna ulaşır.

Leni Riefenstahl’ın filmleri, estetiğin nasıl kitlesel bir yönlendirme aracına dönüşebileceğini gösterir.

Bütün bu örnekler şunu açık eder: Otorite, sanatı bastırmaz yalnızca—biçimlendirir.

Çünkü sanat çoğulluk taşır, belirsizlik üretir.

Otoriter yapılar ise bu belirsizliği tehdit olarak görür.

Bu yüzden sonuçta ortaya çıkan şey yalnızca sansür değildir:

Sanatın alanı daraltılır, anlamı sadeleştirilir, yönü belirlenir.

Ve sanat, arayan bir alan olmaktan çıkıp, onaylayan bir yüzeye dönüşür.

Tam da bu yüzden sanatın önemi burada başlar.

Çünkü sanat yalnızca bir ifade biçimi değil, algının kurulduğu yerdir.


Hitler döneminde sanat, gerçeği göstermek için değil, gerçeğin nasıl görüneceğini belirlemek için kullanıldı. 

İdeal bedenler, kusursuz kompozisyonlar, tek sesli anlatılar…

Hepsi bir dünya tasviri değil, bir dünya kurgusuydu.

Ve bu kurgu yalnızca o döneme ait kalmadı.

Bugün, görüntünün sürekli tekrarlandığı, anlamın hızla sadeleştirildiği, karmaşıklığın yerini kolay okunur imgelerin aldığı bir dünyada yaşıyoruz.

Bu, yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil; aynı zamanda estetiğin iktidarla kurduğu ilişkinin sürekliliğidir.

Artık mesele neyin yasaklandığı değil; neyin görünür kılındığıdır.

Çünkü insan, yalnızca gördüğünü değil,

En çok görüp kodladığı imgeleri gerçek sanır.

Ve bu süreklilik içinde algı, dışarıdan dayatılan bir şey olmaktan çıkar;

İçselleştirilmiş bir gerçekliğe dönüşür.


Bu yüzden sanatın kaderi, yalnızca geçmişte değil, her an yeniden yazılır.

Sanat özgür olduğunda, dünya tek bir yüzey olmaktan çıkar…

Çoğalır, derinleşir, çatallanır.

Yönlendirildiğinde ise dünya eksilmez gibi görünür, ama içinden ihtimaller çekilir;

Geriye yalnızca izin verilmiş bir gerçeklik kalır.

Ve belki de en tehlikelisi şudur:

İnsan, sınırları çizilmiş bir dünyanın içinde, ufkunun daraldığını değil; gerçeğe yaklaştığını sanır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU