Tatbikatta kazandı, gerçekte tıkandı: ABD’nin İran yanılgısı

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Amir Cohen/Reuters

2002 yılının yaz aylarında Pentagon, o güne kadar yapılmış en büyük ve en pahalı harp tatbikatını sahneye koydu. 

Adı Millennium Challenge'dı. Bütçesi 250 milyon dolardı, katılımcı sayısı 13 bin 500'ü aşıyordu.

Tatbikatın amacı netti: ABD'nin teknolojik üstünlüğünü sanal bir savaş alanında kanıtlamak ve Körfez bölgesindeki hayâli bir düşmana karşı zafer senaryosunu test etmek. 

O düşmanın İran'ı temsil ettiği herkes tarafından biliniyordu.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Emekli Korgeneral Paul Van Riper, karşıt kuvvetin (yani düşman tarafının) komutasını üstlendi. Elindeki araçlar teknolojik açıdan son derece sınırlıydı. Karşısında dünyanın en gelişmiş harp sistemi duruyordu.

Tatbikat başladığında Van Riper beklenmedik bir şey yaptı: Alışılmış iletişim kanallarını tamamen devre dışı bıraktı. Uydu telefonları, şifreli telsizler, dijital komuta sistemlerini yok saydı. Emirler motosikletlikuryeler aracılığıyla iletildi. Saldırı zamanlaması, sabah ezanına gizlenen kodlarla koordine edildi.

Havaalanlarında II. Dünya Savaşı döneminden kalma ışıklı sinyal sistemleri devreye girdi. Bunların hiçbiri dinlenemiyordu çünkü hiçbiri modern istihbarat mimarisinin görüş alanına girmiyordu.

Tatbikatın ikinci günü, Van Riper intihar saldırısı düzenleyen sürat motorları ve küçük teknelerden oluşan bir dalgayla radarları doygunluğa ulaştırarak ABD filosunu fiilen kör etti.

Ardından toplu füze salvosuyla saldırıya geçti. Saldırı on dakika sürdü. Bu süre içinde bir uçak gemisi, 10 kruvazör ve 5 amfibi çıkarma gemisi dahil 16 savaş gemisi simülasyon içinde denizin dibine gönderildi. Gerçek bir savaş olsaydı bu, 20 bin Amerikalı askerin hayatını kaybetmesi anlamına geliyordu.

Pentagon bunu kabul etmedi. Tatbikat durduruldu. Batırılan gemiler simülasyon içinde tekrar yüzdürüldü, hayatını kaybeden askerler yeniden hayata döndürüldü ve karşıt kuvvete ağır kısıtlamalar getirildi: Radarlarını açık tutacaklardı, gelen uçakları düşürmeyeceklerdi, belirlenmiş güzergahların dışına çıkmayacaklardı. Tatbikat yeniden başlatıldı ve bu kez ABD galip geldi. Sonuç raporlara zafer olarak geçti.

Van Riper tatbikatı terk etti ve söyledikleri bugün bir kehanet gibi duruyor:

Buradan hiçbir şey öğrenilmedi. Kendini gerçek anlamda test etmeye hazır olmayan bir kültür, geleceğe dair iyi bir işaret vermez.


O kültür 23 yıl sonra İran'la karşı karşıya geldi.

Bugün sahaya sürülen ABD, dünyanın tartışmasız en büyük askeri gücü. Hava, deniz, uzay ve siber boyuttaki kapasitesi rakipsiz. Yıllık savunma harcamaları tek başına pek çok ülkenin milli gelirini geride bırakır. Ama İran'la girilen bu çatışmanın beşinci haftasında ortada bir tablo var: İran yıkılmadı, rejim çözülmedi, halk dağılmadı.

Bu bir sürpriz mi?

Askerler açısından hayır.

Pentagon'un ve RAND gibi stratejik düşünce kuruluşlarının on yıllardır hazırladıkları raporlar İran’ın nasıl savaşacağını anlatıyordu. Biz de savaştan önce, İran’ın nasıl savunacağını biliyorduk, çünkü öngörüler kamuya açık kaynaklarda mevcuttu.

İran 1979'dan bu yana kesintisiz ambargo altında. 1980'den 1988'e kadar Irak'la yıkıcı bir savaş yürüttü. Onlarca yıldır İsrail'le süregelen bir gerilim içinde varlığını korudu. Bu koşullar altında İran, müzakere etmeyi değil direnmeyi öğrendi.

Asimetrik savaş onun için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktu. Merkezi komutaya bağımlı olmayan, hücresel yapılarla örgütlenmiş, lider kayıplarını sistemi çökertmek yerine sistemi harekete geçiren bir tetikçiye dönüştürecek biçimde tasarlanmış bir savunma mimarisi kurdu. Tüm bunlar biliniyordu.

O halde soru şudur: Biliniyordu ama neden bu hataya düşüldü?

Yanıt, tek bir nedende değil, birbirini besleyen üç yapısal kırılmada aranmalı.


Birincisi: Venezuela yanılsaması

Yakın dönemde ABD'nin referans aldığı başarı modellerinden biri Venezüela. Sıfır zayiat, kısa sürede hedefe ulaşma.Harekât son derece temiz tamamlandı. Ama bu başarının nedeni ABD'nin gücü değil, karşı tarafın yapısal zayıflığıydı. Venezüela, yıllarca direnişe hazırlanmış bir devlet değildi.Zaten çökmekte olan, kurumsal bütünlüğünü yitirmiş bir yapıydı.

İran bunun tam tersi. Ancak karar alıcılar bu ayrımı görmek istemedi ya da göremedi. "Birkaç günde biter" hesabı bu kör noktadan doğdu. İlk çarpmanın etkisiyle yapının çökeceği varsayıldı. Dört hafta geçti; beşinci haftanın içindeyiz.


İkincisi: Lider öldürme ile rejim değişimi arasındaki yanılgı

ABD'nin "decapitation strategy" olarak bilinen yaklaşımı şu varsayıma dayanır: Başı keserseniz gövde çöker. Bu strateji hiyerarşik, merkeziyetçi ve lidere bağımlı yapılara karşı belirli koşullarda işe yarayabilir. İran ise tam tersine tasarlanmıştır. Devrim Muhafızları'nın komuta mimarisi dağıtık ve yedeklemeli hücrelerden oluşur. Bir komutanın ölümü sistemi felç etmez; sistem, o kaybı içselleştirerek çalışmaya devam eder. Üstelik şehitlik kültürü bu durumu ideolojik bir güce dönüştürür.

Daha kritik olanı şudur: Rejim değişimi beklentisi hiçbir zaman gerçek bir askeri değerlendirme olmadı; bu bir siyasi arzuydu. "İran halkı rejimden nefret ediyor, bir kıvılcım yeter" tezi 2009'da, 2019'da, 2022'de defalarca sınandı ve defalarca yanıltıcı çıktı. Her seferinde şu oldu: Dışarıdan gelen varoluşsal tehdit, iç meşruiyet krizini geçici olarak kapattı. Rejim ile halk arasındaki gerilim yerini ortak bir savunma refleksine bıraktı. Bugün de aynısı yaşanıyor. Saldırı, Devrim Muhafızları'nın 45 yıldır ürettiği söylemin fiilen doğrulanmasına zemin hazırladı.

Bu bir istihbarat başarısızlığı değildir. Bu, ideolojik bir kör noktanın defalarca yeniden üretilmesidir.


Üçüncüsü: Kurumsal özerkliğin erozyonu

Van Riper'in 2002'de işaret ettiği kültürel sorun bugün kurumsal bir gerçeğe dönüştü. Sivil denetim demokratik sistemlerde zorunludur; ama bu denetim "hedefi belirleme" düzeyinde kalması gereken bir denetimdir. "Nasıl yapılacağı" sorusuna da siyasetçiler cevap vermeye başladığında ortaya teknik değil siyasi bir savaş planı çıkar.

Şu anda ABD Silahlı Kuvvetleri'nin üst kademesindeki tabloya bakıldığında, kurumsal özerkliğini koruyabilen ve "bu iş böyle yapılmaz" diyebilen profillerin yerini siyasi uyuma öncelik veren isimlerin aldığı görülüyor. Bu dönüşüm ani olmadı. Ama sonuçları anlık: Savaş planlaması dayanıklılık senaryoları değil ilk çarpma etkisi üzerine kuruldu. Körfez ülkelerinin çekinceleri, Kongre kısıtlamaları ve uluslararası baskı görmezden gelindi. Geniş bir koalisyon oluşturulması yerine ikili bir operasyon tercih edildi.

Millennium Challenge'da tatbikat yöneticileri Van Riper'inhamlelerini geçersiz saydı çünkü sonuç önceden yazılmıştı. Bugünkü fark şu: Bu kez tatbikat değil gerçek savaş var.

Sonuç şudur: ABD, İran'a karşı güçsüz olmadığı için beklenen sonuçları alamıyor. Gücünü yanlış kalibre ettiği için alamıyor. Bunu bir hata olarak değil, daha derin bir yapısal bozulmanın semptomu olarak okumak gerekir. 2002'de Van Riper'insöylediği şeyi kimse dinlemedi. Yirmi üç yıl sonra aynı kör noktalar, aynı kurumsal direnç ve aynı sonuç dayatma refleksiyle karşı karşıyayız.

Fark şu ki bu kez sahneleme yok, gerçek var ve geri alma tuşu yok.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU