Ramazan: Zamanın akışını değiştiren bir medeniyet ritmi

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Her yıl takvimler değişir, günler, haftalar ve aylar birbirini takip eder. Zaman bir nehir gibi akıp gider. Ancak Ramazan ayı geldiğinde zamanın akışı farklılaşır. Şaban ayının bitiminde günbatımından sonra doğan hilal ile gelen Ramazan her şeyi değiştirir. Çünkü Ramazan bir başlangıçtır. Ramazan ayıyla insanlar hayatlarında yeni bir düzen başlatır. Çarşı Pazar hareketlenir. Şehirlerin sokaklarında tatlı bir heyecan yaşanır.  Geceleri yanan mahyalar şehrin siluetine yepyeni bir renk katar. Çocuklar komşularının kapısını ilahiler okuyarak çalar. Günlük koşturmalar iftar sofrasına yetişme telaşına dönüşür. Aile bireyleri, aynı dairede çalışanlar, aynı sokak veya apartmanda yaşayanlar bir iftar sofrasında bir araya gelir. Yani Ramazan sadece bir ibadet ayı değildir. O, bir medeniyetin hafızasını tazeleyen, toplumun ruhunu yeniden inşa eden bir irfan mevsimidir.

Diğer taraftan eğitim kurumlarında yapılan her etkinlik eğitimin bir parçasıdır. Ancak Ramazan ayında gerçekleştirilen faaliyetler sıradan bir sosyal aktivite değildir. Aksine köklü bir kültürün, sağlam bir geleneğin ve milli kimliğin yeniden hatırlanmasıdır. Okul öncesinden üniversiteye kadar çocuklarımızın ve gençlerimizin Ramazan’ı yaşayarak öğrenmesi, kitap sayfalarından daha güçlü bir kültür aktarımıdır.

Biz çocuklarımıza Nasreddin Hoca’nı nüktelerini nasıl anlatacağız? Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki hikmetli dili nasıl hissettireceğiz? Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Ramazan gecelerini nasıl tasvir ettiğini hangi vesileyle hatırlatacağız? Yahya Kemal Beyatlı’nın İstanbul Ramazanlarını anlatan dizelerini, Mehmet Akif Ersoy’un toplumsal vicdanı diri tutan mısralarını, Arif Nihat Asya, Sezai Karakoç ve Necip Fazıl’ın kültürel hafızaya temas eden şiirlerindeki Ramazan iklimini genç kuşaklara hangi zemin üzerinden aktaracağız?

Ramazan etkinlikleri tam da bu yüzden bir kültür aktarım aracıdır.

Ramazan’ın şenlikli bir yönü vardır. Evler süslenir, camiler ışıklandırılır, mahyalar gökleri aydınlatan hikmet dolu sözlerle aydınlatır. Sokaklar bir sevinç iklimine bürünür. Bu sevinç taşkınlık değil; sükûnetle yoğrulmuş bir coşkudur. Batı dünyasında gelenek adına sürdürülen kimi etkinlikler –örneğin İspanya’daki matador gösterileri, Almanya’daki faşing partileri,– çeşitli risk ve şiddet içerebilirken, Ramazan’ın coşkusu insanı incitmez; bilakis insanı insanla buluşturur.

İftar ezanıyla birlikte şehir başka bir renge bürünür. Minarelerin şerefelerindeki mahyalar yalnızca camileri değil, kalpleri de aydınlatır. İstanbul’un siluetini düşünelim. Mimar Sinan’ın inşa ettiği Süleymaniye Camii geceleri başka, gündüzleri başka bir güzellik sunar. Sultanahmet Camii, Yavuz Sultan Selim Camii ve Ayasofya Ramazan gecelerinde yalnızca birer mimari eser değil; bir medeniyetin yaşayan hafızasıdır. Teravih namazlarının heyecanı ise bambaşkadır. İstanbul’daki selatin camiler yanında çeşitli şehirlerdeki ulu camilerde rekat aralarında okunan ilahiler, musiki ile ilahi yakarışın nasıl iç içe geçtiğini gösterir.

Bu bakımdan, Ramazan aynı zamanda bir musiki ayıdır. Camilerde yükselen ilahiler, evlerde okunan kasideler, sahur vakti yapılan sohbetler… Bütün bunlar toplumun estetik ve manevi duyarlılığını besler. Musiki burada sadece bir sanat değil; bir arınma ve bütünleşme aracıdır.

Ekonomik hayata da canlılık gelir. Pazarlar hareketlenir, çarşılar bereketlenir. Ramazan pidesi, güllaç ve geleneksel tatlar bir mutfak kültürünün sürekliliğini sağlar. Üretim ve tüketim artarken denetim ve hassasiyet de artar. Üretimde-tüketimde, yemede-içmede, alımda-satımda  ölçü ve denge bilinci güçlenir. Ramazan ekonomisi yalnızca alışveriş değildir; paylaşım ve infak kültürünün yaygınlaşmasıdır.

Komşuluk ilişkileri kuvvetlenir. Bir tabak yemek kapıdan kapıya dolaşır. Devlet ile millet arasındaki mesafe azalır; valiliklerin, kaymakamlıkların, belediyelerin iftar sofraları bir buluşma zeminine dönüşür.  Kızılay ve Yeşilay gibi kurumlar hayırseverlerin desteğiyle daha görünür hale gelir. Sivil toplum güçlenir.

Ramazan; zengine yoksulu, güçlüye güçsüzü hatırlatır. İnsana insanlığını yeniden öğretir.

Bu ayı sadece “yemek-içmek” veya “oruç” üzerinden tanımlamak büyük bir eksikliktir. Ramazan; tarihî mirasımızı, sanat eserlerimizi, mimari estetiğimizi ve kültürel hafızamızı diri tutan bir imkândır. Karagöz ile Hacivat gölge perdesinde yeniden hayat bulur. Meddah hikâyeleri anlatılır. Çocuklar dedelerinden, ninelerinden eski Ramazanları dinler.

Yeni nesillere Dede Efendi’yi, Nasreddin Hoca’yı, Dede Korkut Hikâyeleri’ni öğretmenin yolu yalnızca ders kitapları değildir; bu kültürel atmosferi yaşatmaktır.

Elbette Ramazan’ı yaşamak isteyen gönlünce yaşar. Yaşamak istemeyen kimseye bir dayatma yapılamaz. Ancak bu kutsal ayı yalnızca bireysel bir tercih alanına indirgemek de doğru değildir. Çünkü Ramazan, toplumsal bir hafızadır.

Bu hafıza korunursa şehirlerimiz ruhunu korur. Bu hafıza yaşatılırsa gençlerimiz kökleriyle bağını koparmaz. Bu hafıza canlı tutulursa medeniyet değerlerimiz de yaşar ve tüm insanlığa katkı vermeye devam eder.

Ramazan Etkinlikleri ve Tartışmalar: Kültür ile İnanç Arasındaki İnce Çizgi

Ramazan ayının eğitim kurumlarında çeşitli etkinliklerle karşılanmasına yönelik itirazlar her yıl benzer kavramlar etrafında dile getiriliyor: “laiklik ihlali”, “ayrımcılık”, “eğitimin dinselleştirilmesi”… Oysa bu tartışmayı sağlıklı bir zemine oturtabilmek için, meseleyi yalnızca Türkiye bağlamında değil, dünya örnekleri üzerinden de değerlendirmek gerekir.

Bugün laik anayasal düzene sahip pek çok Batı ülkesinde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa devletlerinde, kamu okullarında Noel ve Paskalya dönemleri geniş kapsamlı etkinliklerle karşılanmaktadır. “Winter break” adı altında tatiller düzenlenir; Noel ağacı süsleme, ilahi söyleme, Paskalya tavşanı figürleriyle etkinlikler, yumurta boyama şenlikleri yapılır. Bu uygulamalar genellikle “dini ritüel” olarak değil, “kültürel gelenek” olarak tanımlanır ve laiklik tartışmasının dışında tutulur.

Aynı şekilde İsrail’de kamu eğitim sistemi, Yahudi takvimindeki en kutsal günlere göre şekillenir. Rosh Hashanah ve Yom Kippur gibi yüksek dini günlerde okullar kapanır; toplumsal hayat ibadet ve iç muhasebe ekseninde düzenlenir. Eğitim programları bu günlerin anlamına göre yeniden planlanır. Bu durum laiklik tartışması bağlamında sistematik bir eleştiri konusu yapılmaz; çünkü çoğunluk kültürüyle uyumlu görülür.

Bugünlerde Çin ve aynı kültürden beslenen çevresindeki bazı ülkeler geleneksel takvimlerine göre yeni yıllarını kutluyor. Caddeler, okullar ve alışveriş merkezleri ışıl ışıl.

Burada temel mesele şudur: Laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını ifade eder; toplumsal hafızayı ve kültürel mirası kamusal alandan tamamen silmesini değil. Eğer kamu okullarında Noel etkinlikleri “kültürel gelenek” başlığı altında meşru kabul ediliyorsa, Ramazan’a ilişkin kültürel ve sosyal etkinliklerin de aynı çerçevede değerlendirilmesi gerekir.

Ramazan etkinlikleri, bir çocuğu zorunlu ibadete yönlendirmek anlamına gelmez. Aksine, yaşanılan toplumun tarihsel ve kültürel dokusunu tanıtmak demektir. Nasıl ki Batı’da Noel ağacı süslemek bir “inanç dayatması” değil “kültürel atmosfer” olarak görülüyorsa, Ramazan süslemeleri, iftar buluşmaları ya da paylaşma temalı etkinlikler de bu ülkenin ortak hafızasının bir parçasıdır.

Asıl sorun, laiklik ilkesinin evrensel bir hukuk prensibi olmaktan çıkarılıp, çoğunluk kültürüne göre esnetilen bir kavrama dönüştürülmesidir. Çoğunluğun dini söz konusu olduğunda “gelenek” denilerek normalleştirilen uygulamalar, Türkiye bağlamında Ramazan söz konusu olduğunda “laiklik ihlali” olarak nitelendiriliyorsa, burada tutarlı bir laiklik anlayışından söz etmek güçleşir.

Laiklik; inancı kamusal alandan tamamen dışlamak değil, çoğulculuğu korumaktır. Çoğulculuk ise bir toplumun kendi tarihsel ve kültürel referanslarını eğitim ortamında görünür kılabilmesini de içerir. Ramazan etkinliklerini yasaklamak, farklı inanç mensuplarını korumak değil; çoğunluğun kültürel hafızasını kamusal görünürlükten uzaklaştırmak anlamına gelir.

Önemli olan, kimseye zorlayıcı bir pratik dayatmamak ve tüm öğrencilerin kendini güvende hissedeceği kapsayıcı bir dil kullanmaktır. Ramazan’ı yaşamak isteyen yaşar; katılmak istemeyen katılmaz. Ancak bir toplumun asırlardır sürdürdüğü kültürel iklimi eğitim kurumlarında görünür kılmasını “laiklik karşıtlığı” olarak etiketlemek, hem kavramsal hem de tarihsel açıdan sorunlu bir yaklaşımdır.

Gerçek laiklik, kültürel hafızayla barışık olandır. Çifte standartla değil, ilkesel tutarlılıktır.

Rıza Tevfik’ten bugüne ne değişti?

Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze uzanan en köklü sorunlardan biri, aydının kendi toplumuna yabancılaşmasıdır. Ramazan ayı etrafında dönen tartışmalar, bu kopuşun hâlâ tam anlamıyla aşılmadığını ve toplumsal hassasiyetlerin aynı yaraları kanattığını göstermektedir.
Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949), bu yabancılaşmanın tipik bir örneğidir. Tıbbiye mezunu doktor, İttihat ve Terakki’nin Edirne mebusu, Maarif Nazırı ve Şûrâ-yı Devlet Reisi olarak hem de muhalif Hürriyet ve İtilâf Fırkası üyesi olarak Osmanlı’nın son yıllarında önemli roller üstlenmiştir. Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyet üyesi olması yanında Millî Mücadele karşıtıdır. Ona göre İngilizlere karşı gelmek medeniyet karşısında durmaktır. Bu yüzden 150’likler listesinde  Mısır ve Ürdün’de sürgünde yaşadı. İnönü Cumhurbaşkanı olduğunda Türkiye’ye döndü. 1949’da İstanbul’da vefat etmiştir.


Batılılaşma sürecinin ürünü olarak Spencer, Darwin ve Bergson gibi düşünürlerin etkisiyle yetişmiş, katıksız batıcı olarak liberal ve evrimci fikirleri benimsemiştir. Bu süreç onda derin bir kültürel yabancılaşma yaratmış; geleneksel değerlerle bağları zayıflamış, alafranga bir kimlik oluşmuştur.

Bu yabancılaşmanın trajikomik bir yansıması, döneme ait popüler bir anekdottur:
Ramazan’ın oruçlu günlerinden birinde Rıza Tevfik, meyhanede yakalanır ve karakola götürülür.

Zaptiye memuru öfkeyle çıkışır: “Utanmaz herif! Ramazan’da sarhoş geziyorsun?

Rıza Tevfik sakin bir tebessümle yanıt verir: “Müslüman değilim efendim… Yahudiyim.”
Şüphelenen zaptiye memuru, çarşıdan bir Yahudi esnaf getirttirir. Rıza Tevfik, mükemmel Ladino bilgisiyle uzun uzun sohbet eder; muhabbet akar, kahkahalar yükselir.

Zaptiye memuru Yahudi’ye sorar: “Yahudi mi bu adam?”

Yahudi, hayranlıkla cevap verir: “Yahudi ne kelime… Haham! Hahamların hahamı!”

Zaptiye memuru donakalırken, filozof gülümser…

Bu nükte, zekânın geçici zaferi gibi görünse de aslında Batılılaşmış aydının trajedisini özetler: Toplumun en hassas noktasında –Ramazan’da– yakalanınca kimliğini bile reddederek kurtulur; bu reddediş, dil ustalığıyla daha üst bir statüye (hahamlığa) evrilir. Böylece ne Müslüman ne Yahudi kalabilmiş; yalnızca nüktesi ve diliyle hayatta kalmaya çalışan “köksüz” bir figür ortaya çıkar. Ramazan’a saygısızlık, bu yabancılaşmanın en çıplak ifadesi haline gelir.

Ramazan ayında bunu alenen şarhoş olarak ilericilik dersi yapmak tam bir provokasyon niteliğindedir. Rıza Tevfik’in sergilediği tavır aslında yalnızca bireysel bir tercih değildir. Bu durum, daha derinde yatan bir kültürel kopuşun işareti olarak da okunabilir. Çünkü burada söz konusu olan şey, toplumun kutsal saydığı zamanlara ve mekânlara karşı gelişen bir duyarsızlıktır. Dini ritüellerin yerine Batı tarzı bireysel haz ve sınırsız özgürlük anlayışını koyma çabası çoğu zaman kendi içinde çelişkiler barındırmaktadır. Bu nedenle dönemin muhafazakâr çevreleri, bu tür davranışlar sergileyen bazı aydınları “Batı taklitçisi” ya da “ecnebileşmiş” olmakla eleştirmiştir.

Aslında bu ikilem Osmanlı’nın son dönem aydınlarında sıkça görülür. İlginç olan ise, aradan geçen onca zamana rağmen benzer tartışmaların bugün de farklı biçimlerde devam ediyor olmasıdır. Peki toplumsal değerler gerçekten günlük polemiklerle mi korunur? Yoksa bu tür tartışmalar, kökleri binlerce yıllık bir geçmişe uzanan kültürel mirasımızla aramızdaki mesafeyi daha da mı büyütür?

Oysa Ramazan ayı, bireylerin hem bedenen hem de ruhen kendilerini yeniledikleri, bir anlamda hayatlarını gözden geçirdikleri bir muhasebe ve yenilenme zamanıdır. Bir tamir ve arınma mevsimi olarak değerlendirilmesi gereken bu mübarek ayın, dar ve kısır tartışmaların içine sıkıştırılmaması gerekir. Bu durum ise aslında önemli bir gerçeği gösteriyor: Toplum olarak Ramazan’ın anlamını ve hayatımızdaki yerini yeterince ve doğru bir şekilde konuşmaya ihtiyacımız var.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU