İran ile Turan hikayesi gerçekten ne anlatır?

Elif Sena Darbaz, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Instagram

İran hakkında konuşanların büyük bölümü haritalara bakarak söze başlar. Füze menzilleri hesaplanır, askeri üsler işaretlenir, vekil güçlerin konuşlandığı bölgeler sıralanır. Ortadoğu üzerine yürüyen tartışmaların önemli kısmı bu askeri hesapların etrafında döner. Haritalar açılır, stratejik geçitler işaretlenir, askeri kapasiteler karşılaştırılır. İran söz konusu olduğunda bu refleks daha da güç kazanır. Analizlerin önemli bir kısmı Devrim Muhafızları, balistik kapasite ve bölgesel milis ağları üzerine kuruludur.

Fakat burada basit ama kritik bir soru ortaya çıkar: İran gerçekten bu haritaların gösterdiği kadarından mı ibarettir?

İran’ı anlamaya çalışan biri için mesele çoğu zaman bugünün askeri dengelerinden çok daha eski bir hikâyeye uzanır; İran ile Turan arasında anlatılan o uzun tarihsel mücadeleye.

Elbette bu bir yaklaşım tek başına İran’ı anlamaya yetmez. İran üzerine yapılan birçok analiz askeri dengeleri incelerken bu ülkenin siyasal davranışını şekillendiren tarihsel zemini gözden kaçırır.

Tabii bir yandan da bu bakış askeri kudretin arkasındaki zihinsel dünyaya yönelmek zorundadır.

İran’da düşüncenin uzun yürüyüşü

İran üzerine düşünürken son haftalarda zihnimde sık sık dönüp duran bir çalışma var: İran’da Entelektüel Dinî Düşünce Hareketi. Asiye Tığlı’nın bu eseri devrim sonrasında İran’da ortaya çıkan entelektüel tartışmaları ayrıntılı biçimde ele alır. Abdülkerim Süruş, Muhammed Müctehid Şebüsteri, Muhsin Kediver ve Mustafa Melikyan gibi düşünürler etrafında yürüyen tartışmalar İran’da din ile siyaset arasındaki ilişkinin geniş bir fikir alanı içinde ele alındığını gösterir.

Bu metinleri okuyan biri İran düşünce dünyasındaki canlılığı hemen fark eder. Bununla birlikte başka bir gerçek de belirginleşir. İran’da entelektüel dinamizm ile devlet pratiği çoğu zaman farklı yönlerde ilerler. Aralarında belirgin bir mesafe oluşur.

Benim kanaatimce İran siyasetini anlamaya çalışan birçok analiz tam da bu mesafeyi göremediği için eksik kalır.

Bu tasavvurun hafızası kadimdir ve ilk katmanları çok daha eski bir döneme, Zerdüşt düşüncesine kadar uzanır. Antik İran düşüncesinde evren salt maddi bir düzen olarak düşünülmez. Evren hakikat ile yalan arasında süren büyük bir mücadele sahası olarak tasavvur edilir. Zerdüşt geleneğinde “Aşa” kozmik düzeni ve hakikati temsil ederken “Druj” kaosu, yalanı ve bozuluşu simgeler. Bu düşünce ilk bakışta metafizik bir tasnif gibi görünür; fakat İran düşünce tarihinde zamanla çok daha geniş bir anlam kazanır.

İran’ın tarihsel hayal dünyasını şekillendiren metinlerden biri Firdevsî’nin kaleme aldığı Şehname’dir. İran ile Turan arasındaki büyük mücadeleyi anlatan bu destan İran siyasal hafızasının sembolik dilini kuran eserlerden biri sayılır. Şehname’de İran düzeni temsil eden taraf olarak anlatılırken Turan çoğu zaman dış dünyanın gücü olarak tasvir edilir.

Destanın büyük bölümü İran hükümdarları ile Turan hükümdarları arasında nesiller boyunca süren savaşları anlatır. Afrasiyab ile İran kahramanları arasındaki mücadele bu anlatının merkezinde yer alır.

İran düşünce dünyasında kurulan birçok anlatıda hakikat İran’ın temsil ettiği düzen ve medeniyet fikriyle ilişkilendirilir; yalan ise dışarıdan gelen tahakküm ve bozuluş fikrinin sembolü hâline gelir. Böylece Zerdüşt geleneğinde yer alan bu kadim karşıtlık modern çağın medeniyet tartışmaları içinde yeniden yorumlanır. İran entelektüellerinin önemli bir kısmı Batı ile yaşanan gerilimi bu eski sembolik dil üzerinden okur ve bu anlatı zamanla siyasal meşruiyet üretiminin düşünsel zeminlerinden biri hâline gelir.

Bu sembolik dil İran siyasal düşüncesinin derin katmanlarına yerleşir ve İran’ın kendisini tarih içinde konumlandırdığı medeniyet anlatılarından birine dönüşür.

Dahası, İran düşüncesinin ikinci büyük damarı İslam felsefesinin klasik çağında ortaya çıkar. Abbasi döneminde başlayan çeviri hareketi Antik Yunan düşüncesini İslam dünyasına taşırken bu entelektüel üretimin önemli bölümü İran coğrafyasında yetişen düşünürler tarafından geliştirilir.

İbn Sina, Farabi ve Biruni bu entelektüel mirasın güçlü figürleri arasında yer alır.

İran düşünce tarihinin özgün damarlarından biri de Şihabeddin Sühreverdi’nin kurduğu İşraki felsefedir. Sühreverdi varlığı bir ışık hiyerarşisi içinde düşünür. Hakikat ışığın yoğunlaşan dereceleri içinde kavranır.

Bu metafizik yaklaşım Platoncu düşünce ile İran kozmolojisinin birleşmesinden doğan özgün bir sistem ortaya çıkarır.

Bu düşünsel çizgi Safevi döneminde yeni bir ivme kazanır.

İran düşüncesinin bu uzun yürüyüşü yalnız İran coğrafyasının sınırları içinde kalmaz. Türk düşünce dünyası da bu entelektüel iklimle derin bir temas kurar. Nitekim Mehmet Fuat Köprülü Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde Türk düşüncesinin İran kültürüyle kurduğu yoğun ilişkiye dikkat çeker. 

Türkler İran üzerinden Anadolu’ya geçerken Fars düşüncesiyle güçlü bir temas kurmuş, bu etkileşim Anadolu’nun dini ve kültürel dilini de şekillendirie. Namaz ve oruç gibi birçok kavramın Türkçeye Farsça üzerinden girmesi bu tarihsel temasın izlerinden biridir.

Daha sonra Şiiliğin devlet ideolojisine dönüşmesi İran düşüncesine farklı bir yön verir. Bu çağın en önemli düşünürü Molla Sadra olur. Sadra’nın geliştirdiği Hikmet-i Müteâliye sistemi varlığı sürekli hareket hâlinde bir gerçeklik olarak ele alır.

Tam bu noktada İran düşünce dünyasının bir başka yönüne daha dikkat etmek gerekir. İran’ın kültürel muhayyilesi büyük ölçüde edebiyat ve şiir üzerinden kurulur. Bu zihinsel dünyanın merkezinde ise Firdevsî’nin kaleme aldığı Şahnâme yer alır. İran tarihini mitolojik çağlardan Sasani dönemine kadar destansı bir anlatı içinde kuran bu eser yalnız edebi bir metin değildir; İran toplumunun kendisini nasıl hayal ettiğini gösteren büyük bir kültürel hafıza metnidir.

Bu kültürel dünyanın içinde Mevlânâ Celaleddin Rumi, Hafız-ı Şirazi ve Sadi Şirazi gibi isimler İran düşünce ikliminin farklı yüzlerini temsil eder. İran’da düşünce çoğu zaman felsefi metinlerden önce şiirin diliyle konuşur. İran tarihini anlamaya çalışan biri bu yüzden siyasal kroniklere bakmakla yetinemez; divanlara ve mesnevilere de bakmak zorunda kalır.

İran toplumunun mezhep tarihi de çoğu zaman sanıldığından daha karmaşık bir seyir izler. Safevi devrimine kadar İran coğrafyasındaki geniş nüfus kitleleri Sünni gelenek içinde yaşar. İslam düşüncesinin klasik çağında yetişen birçok büyük Sünni alim İran şehirlerinden çıkar.

İran devlet geleneğinin çoğu zaman unutulan katmanı

İran tarihinin sürekliliği düşünce dünyasıyla sınırlı kalmaz. Bu coğrafyada düşünce dünyası ile devlet geleneği birbirinden kopuk ilerlemez.

İran’ın entelektüel dünyası büyük ölçüde Pers kültürünün içinde gelişir. Buna karşılık İran’ın siyasal tarihi farklı bir hat üzerinden ilerler. Onuncu yüzyıldan yirminci yüzyılın başlarına kadar İran coğrafyasında kurulan hanedanların büyük bölümü Türk kökenlidir.

Gaznelilerden Selçuklulara, ardından Harzemşahlara, Timur devrine ve Türkmen devletlerine uzanan uzun bir dönem boyunca İran’ın askeri ve siyasal gücü büyük ölçüde Türk hanedanlarının elinde bulunur.

Bu durum İran tarihine özgü bir ikili yapı ortaya çıkarır: kültürel üretim büyük ölçüde Pers dünyasında gelişir, siyasal kudret uzun yüzyıllar boyunca Türk hanedanlarının elinde şekillenir. İran’ın tarihsel dokusunu anlamaya çalışan biri bu iki hattı birlikte okumak zorundadır.

1040 yılında gerçekleşen Dandanakan Muharebesi bu sürecin dönüm noktalarından biridir. Bu savaş askeri bir zafer olmanın ötesinde İran devlet düzeninin yeniden kurulmasının başlangıcı olarak değerlendirilir.

Selçuklular İran’a geldiklerinde karşılarında köklü bir bürokrasi bulur. Bu bürokrasi yüzyıllardır Farsça yazan kâtiplerden oluşur. Selçuklu yönetimi bu yapıyı ortadan kaldırmaz. Kendi askeri düzeniyle birleştirir.

Selçuklu düzeni İran devlet geleneğinde ilginç bir sentez yaratır. Farsça yazan kâtipler bürokratik düzeni sürdürürken askeri ve siyasal güç büyük ölçüde Türk komutanların elinde şekillenir. Nizâmülmülk’ün kurduğu idari sistem bu sentezin en dikkat çekici örneklerinden biridir. Büyük Selçuklu sarayında kaleme alınan devlet metinleri Farsça yazılır; fakat imparatorluğun askeri aristokrasisi Oğuz kökenli Türk emirlerden oluşur.

Bu yüzden bazı tarihçiler Selçuklu devlet düzenini “Fars bürokrasisi ile Türk askeri aristokrasisinin kurduğu siyasi ortaklık” şeklinde tarif eder.

Bu bürokrasi yüzyıllardır Farsça yazan kâtiplerden oluşur. Selçuklu yönetimi bu yapıyı ortadan kaldırmaz; aksine onu kendi askeri düzeniyle birleştirir.

Büyük Selçuklu sarayını gözümüzde canlandırmak bu düzeni anlamayı kolaylaştırır. Divanlarda oturan kâtipler devlet kayıtlarını Farsça kaleme alır, maliye defterleri tutulur, fermanlar yazılır. Sarayın dışında ise bambaşka bir dünya vardır. Oğuz boylarından gelen emirler, atlı birlikler ve savaşçı aristokrasi imparatorluğun askeri gücünü taşır.

Bu yüzden bazı tarihçiler Selçuklu devlet düzenini tek bir cümleyle anlatır:

“İran’ın kalemi ile Türk’ün kılıcı.”

Kalem bürokrasiyi, kültürü ve yazılı geleneği temsil eder. Kılıç ise siyasal kudreti ve askeri aristokrasiyi. İran devlet geleneği uzun yüzyıllar boyunca bu iki unsurun kurduğu hassas denge içinde şekillenir.

Nitekim Selçukluların ardından Harzemşahlar, İlhanlılar, Celayirliler ve Timur’un kurduğu imparatorluk İran sahnesinde ortaya çıkar. Daha sonra Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen devletleri İran coğrafyasının önemli bölümünde hâkimiyet kurar.

1501 yılında Tebriz’e giren genç bir lider bu tarihsel sürecin yeni evresini başlatır: Şah İsmail.

Şah İsmail Tebriz’e girdiğinde henüz yirmili yaşlarının başındadır. Fakat arkasında sıradan bir ordu bulunmaz. Anadolu’nun farklı bölgelerinden İran’a göç eden Türkmen aşiretleri onun etrafında toplanmıştır. Ustacalu, Rumlu, Tekelü ve Dulkadirli gibi aşiretler genç hükümdarı lider olarak görmenin yanı sıra ona derin bir bağlılık da gösterir. Safevi hareketinin taşıyıcı gücü büyük ölçüde bu Türkmen topluluklarıdır.

Şah İsmail’in kendisi de Türk kökenli bir hanedanın mensubudur ve şiirlerini Hatayi mahlasıyla Türkçe yazar. O yıllarda Tebriz sokaklarında dolaşan kronikler Safevi ordusunun büyük bölümünün Türkçe konuştuğunu aktarır.

Devletin saray dili Farsça kalır; fakat askeri düzeni taşıyan unsur Türkmen savaşçılar olur.

İran tarihinin bu dönemi çoğu zaman mezhep siyaseti üzerinden anlatılır. Halbuki sahnenin arkasında çok daha karmaşık bir tablo vardır: Anadolu’dan gelen Türkmen aşiretleri, Pers bürokrasisi ve Şii ideolojisi bir araya gelerek İran’da yeni bir devlet düzeni kurar.

Safevi devletinin kuruluşu çoğu zaman mezhep tarihi üzerinden anlatılır. Şiiliğin devlet ideolojisine dönüşmesi bu sürecin önemli kırılma noktalarından biridir.

Fakat burada çoğu zaman gözden kaçan başka bir gerçek vardır. Safevi ordusunun çekirdeğini Anadolu’dan İran’a giden Türkmen aşiretleri oluşturur. Ustacalu, Rumlu, Tekelü ve Dulkadirli gibi aşiretler İran siyasetinin kaderini belirleyen aktörler hâline gelir.

Benim kanaatim şudur: İran tarihini anlamaya çalışan biri Anadolu’nun sosyal tarihini de okumak zorunda. Çünkü İran’ın siyasal, sosyal ve kültürel kaderi yüzyıllar boyunca Anadolu’dan ve Orta Asya’dan gelen Türk hanedanlarının kurduğu düzen içinde şekillendi.

İran’ın siyasal yapısı tek katmanlı bir tarih üzerinden şekillenmez. Pers bürokrasisi, Türk askeri aristokrasisi ve Şii dinî düşüncesi uzun yüzyıllar boyunca birbirine temas eden bir devlet geleneği oluşturur.

Devrim, infazlar ve devlet şiddeti

Modern döneme gelindiğinde İran düşüncesi Batı ile yoğun bir hesaplaşma sürecine girer. Modernite, sömürgecilik, kültürel tahakküm ve kimlik meselesi İran düşüncesinin merkezinde yer alan temel tartışma başlıkları olur.

Celal Al-i Ahmed’in ortaya attığı Batı hastalığı (Gharbzadegi) kavramı bu tartışmanın güçlü ifadelerinden biridir. Al-i Ahmed’e göre İran toplumu Batı medeniyetinin etkisi altında kendi kültürel dokusunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu düşünce zamanla İran entelektüel dünyasında güçlü bir tartışma başlığına dönüşür.

Ali Şeriati bu tartışmayı başka bir yöne taşır. Batı düşüncesi ile İslam dünyası arasında yeni bir devrimci dil kurmaya çalışır. Şeriati’nin metinlerinde İslam, yalnız bir inanç sistemi olarak ele alınmaz; toplumsal adalet ve siyasal direniş fikriyle birlikte düşünülür.

1979 devrimi bu uzun düşünsel ve siyasal sürecin dramatik kırılma anıdır.

Fakat devrim sonrasında ortaya çıkan devlet düzeni ideolojik dönüşümle sınırlı kalmaz. Devrim mahkemeleri ve sert güvenlik politikaları İran siyasetinin yeni karakterini belirler.

1979 devrimi İran toplumunda büyük bir kırılma yaratır. Monarşi devrilir ve yeni bir düzen kurulur. Devrim günlerinde sokaklarda hissedilen umut havası kısa süre içinde yerini sert bir iktidar konsolidasyonu dönemine bırakır.

Bu dönemde yaşanan olaylardan biri İran siyasal tarihinin en karanlık sayfalarından biri kabul edilen 1981 infaz dalgasıdır.

Haziran 1981 ile 1982’nin ilk ayları arasında İran’ın birçok şehrinde geniş çaplı idamlar gerçekleşir. Bu infazlar silahlı örgüt üyeleriyle sınırlı kalmaz. Komünistler, sosyalistler, liberaller, monarşi yanlıları, ılımlı İslamcı hareketler ve Bahai inancına mensup kişiler de bu dalganın hedefi hâline gelir.

Devrim mahkemelerinde görülen davaların büyük bölümü birkaç dakika süren sorgulamalarla sonuçlanır. Sanıkların önemli kısmı avukatla görüşme imkânı bulamaz ve verilen kararlar hızla infaz edilir.

Mezhep siyaseti ve Sünni topluluklar

Bu sert devlet refleksi İran’ın mezhepsel meselelerle kurduğu ilişkide de görülür.

İran nüfusunun büyük bölümü Şii olsa da ülkede milyonlarca Sünni Müslüman yaşar. Batı sınırındaki Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ve güneydoğudaki Beluci yerleşimlerinde zaman zaman silahlı isyanlar ortaya çıkar. Devlet bu hareketlere sert güvenlik politikalarıyla karşılık verir.

1980’lerin başında İran’ın batısındaki Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde yürütülen operasyonlar sırasında yüzlerce kişinin idam edildiği bilinir. Sistan-Belucistan gibi Sünni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde güvenlik politikaları uzun yıllar boyunca sert bir karakter taşır.

Bu durum İran ile Sünni topluluklar arasında derin bir güvensizlik hattı oluşturur.

Bu noktada açık bir ayrım yapmak gerekir.

İran’ın mezhepsel sertliğine yönelen eleştiri başka bir jeopolitik blokun politikalarını savunma anlamı taşımaz. Mezhepsel baskılar hangi devlet tarafından uygulanırsa uygulansın eleştiriye açıktır.

İran üzerine yürüyen tartışmalarda sık karşılaşılan tuhaf bir refleks olduğu için bu kısmı yazma ihtiyacı hasıl oldu. İran devletinin hatalarını dile getiren biri anında başka bir suçlamayla karşılaşıyor. O suçlama genellikle şu oluyor: Amerika’nın ya da İsrail’in yanında durmak.

Bilhassa son dönemde ABD-İsrail-İran gerilimi konuşulurken İran eleştirileri yapan birçok kişi bazı çevreler tarafından “İsrail yanlısı” olarak yaftalanıyor.

Yazıktır.

Bu zihinsel tembellik Ortadoğu tartışmalarının en zararlı alışkanlıklarından biridir.

Bir devletin mezhep siyasetini eleştirmek, infaz politikalarını sorgulamak ya da bölgesel stratejisini tartışmak başka bir gücün propagandasına katılmak anlamına gelmez. İran’ın yaptığı hataları dile getirmek Washington’un stratejisini savunmak anlamı taşımaz; Tel Aviv’in bölgesel siyasetini meşrulaştırmak anlamı da taşımaz.

Düşünce dünyasında bu tür bir ikiliğe yer yoktur. Tarihten bugüne de hiçbir faydası görülmemiştir. Böyle bir yaklaşım eleştiriyi ortadan kaldırır ve analiz yerini propaganda diline bırakır.

İran’ı eleştiren her sesi İsrail yanlısı ilan eden yaklaşım ne kadar sorunluysa, İran devletinin bütün politikalarını sorgulanamaz bir direniş söylemi içinde kutsayan yaklaşım da aynı ölçüde sorunludur.

Ortadoğu’nun bugünkü denkleminde sağlıklı bir analiz ancak şu ayrımı kurabilen bir zihinden çıkar: bir devletin hatalarını eleştirmek başka bir devletin haksız ve zalim stratejisini desteklemek anlamına gelmez.

Bugüne bakarken

Zerdüşt düşüncesinin kurduğu kozmik düzen tasavvurundan İslam metafiziğinin derin tartışmalarına, Türk hanedanlarının kurduğu devlet mimarisinden Safevi çağının mezhep siyasetlerine uzanan uzun bir tarih bugünün kararlarının arkasında durur. İran üzerine konuşan herkes haritalara bakabilir; fakat İran’ı gerçekten anlamaya çalışan biri düşünce tarihinin derin katmanlarına yönelmek zorundadır. Kanaatimce İran meselesi üzerine yürüyen birçok tartışma tam da bu zihinsel arka plan görülmediği için yüzeyde kalır.

Tam bu noktada İranlı düşünür Abdülkerim Sürûş’un yeni dini lider Mücteba Hamaney’e hitaben kaleme aldığı mektupta yer alan şu satırlar bu tartışmanın ruhunu açık biçimde gösterir:

“Eleştirinin sertliğini tatmanız size zarar vermez. Üniversiteleri gerçekten ilim yuvası olarak bırakın. Öğrencilerin ağızlarının ve kemiklerinin kırılmasına razı olmayın; hançeri delille karşı karşıya getirmeyin. Bırakın fikirler birbirinin boynuzlarını kırsın. Gençlerin imanının zayıflamasından korkmayın. İmanın en büyük düşmanları eleştirmenler değil, despotlardır.”

Sürûş’un sözleri İran toplumunda fikir ile iktidar arasındaki gerilimin ne kadar köklü olduğunu hatırlatır. İran tarihi devletlerin ve savaşların kroniğinden ibaret bir alan sayılmaz; güçlü entelektüel tartışmaların izleri de bu tarihin içinden geçer. Ne var ki bu tartışmalar anlatılırken tarih sahnesinde rol oynayan bazı katmanlar çoğu zaman gölgede kalır.

Nitekim İran tarihini anlatan metinlerin büyük kısmı Pers kültürünün etrafında örülür. Bu anlatı İran düşüncesinin dünya tarihine yaptığı katkıları inkâr etmez; fakat siyasal düzenin oluşumunda rol oynayan başka damarlar çoğu zaman arka planda kalır. İran sahnesine dikkatle bakıldığında uzun yüzyıllar boyunca askeri kudretin ve devlet mimarisinin önemli bir bölümünün Türk hanedanlarının kurduğu düzen içinde şekillendiği görülür. Gaznelilerden Selçuklulara, Türkmen devletlerinden Safevi çağının erken dönemine uzanan bu miras tarih sahnesinde açık biçimde durur; modern anlatılarda ise çoğu zaman sessiz bir katman gibi kalır.

Başlıktaki soruya dönelim: İran’ı anlatan hikâyede Türkler neden bu kadar sessiz görünür?

Bana kalırsa bu sessizlik tarihin kendisinden doğmaz; onu okuma biçimimizden doğar. Bir miras güçlü bir tarihsel zemine sahip olsa bile onu taşıyan entelektüel dikkat zayıfladığında zamanla görünmezleşir. İran’ın uzun tarihine bakarken Türk hanedanlarının bıraktığı izleri görmek için yeni belgeler keşfetmeye ihtiyaç yoktur; gerekli olan şey hafızayı diri tutan bir nazar ve tarih sahnesine soğukkanlı bir özgüvenle bakabilen bir zihindir.

Tarih çoğu zaman olan bitenden ziyade, onu hangi gözle okumayı tercih ettiğimizi gösterir. İran’ı anlatan hikâyede Türklerin sesi kısık duyuluyorsa bunun sebebi sahnede bulunmamamız sayılmaz. Asıl sebep o sahnenin uzun süre başkalarının kalemiyle yazılmış olmasıdır.

Bu yüzden İran meselesine bakarken yapılması gereken şey hamasi bir tarih anlatısı kurmak değildir. Yapılması gereken şey daha basittir: tarihe dikkatle bakmak. Çünkü o tarih bize şu gerçeği hatırlatır: İran yalnız bir coğrafya değildir. İran aynı zamanda yüzyıllar boyunca birbirine temas eden fikirlerin, hanedanların ve medeniyetlerin kurduğu büyük bir tarih sahnesidir.

Ve o sahnede Türklerin izi sandığımızdan çok daha kudretlidir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU