II. Meşrutiyet’ten 1915’e: İmparatorluk egemenliğinin savaş, milliyetçilik ve devrim arasında yeniden kuruluşu (1908–1915) (5)

Hasan Köse, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Wikipedia

1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet, Osmanlı siyasal düzeninde egemenliğin görünür ve görünmez boyutlarını aynı anda dönüştüren büyük bir kırılma noktasıdır. Otuz yıl boyunca askıya alınmış olan anayasal düzenin yeniden yürürlüğe girmesi yalnızca bir siyasal rejim değişikliği değil, imparatorluk içindeki güç dengelerinin yeniden hizalanması anlamına geliyordu. Abdülhamid döneminde merkezî bürokrasi ve saray etrafında yoğunlaşan egemenlik ağı, II. Meşrutiyet ile birlikte parlamenter kurumlar, siyasi partiler, basın ve örgütlü muhalefet hareketlerinin dahil olduğu daha geniş bir siyasal alana yayılmaya başladı. Bu nedenle 1908 sonrası dönem, Osmanlı egemenliğinin çok merkezli bir siyasal koordinasyon alanına dönüşmeye başladığı bir tarihsel evre olarak değerlendirilmelidir.¹

II. Meşrutiyet’in ilanı, yalnızca anayasal düzenin yeniden kurulması değil, aynı zamanda Osmanlı toplumunda yeni bir siyasal aktörler kuşağının ortaya çıkması anlamına geliyordu. Bu dönemin siyasal sahnesinde belirleyici rol oynayan başlıca aktörler arasında Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, Mustafa Kemal, Ahmed Rıza, Prens Sabahaddin, Said Halim Paşa, Mahmud Şevket Paşa, Mehmed V Reşad ve Ziya Gökalp gibi isimler bulunuyordu. Bu isimler yalnızca bireysel siyasal aktörler değildi; aynı zamanda imparatorluk içindeki farklı ideolojik ve kurumsal güç alanlarını temsil ediyorlardı.

1908 ile 1915 arasındaki dönemde Osmanlı egemenliğini şekillendiren başlıca çatışma alanları birkaç temel eksen etrafında yoğunlaşmıştır: anayasal düzen ile merkezi iktidar arasındaki gerilim, İttihat ve Terakki ile muhalefet partileri arasındaki siyasal rekabet, Osmanlıcılık ideolojisi ile milliyetçi hareketler arasındaki mücadele, askeri elit ile sivil siyaset arasındaki güç dengesi ve nihayet imparatorluğun uluslararası sistem içindeki konumunu belirleyen büyük savaşların yarattığı baskılar. Bu çatışmaların her biri Osmanlı devletinin egemenlik yapısını doğrudan etkileyen süreçlere işaret eder.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Osmanlı siyasetinin en güçlü örgütlü aktörü İttihat ve Terakki Cemiyeti oldu. Başlangıçta anayasal düzeni savunan geniş bir reform hareketi olarak ortaya çıkan bu örgüt kısa sürede devlet yönetiminde belirleyici bir konuma yükseldi. Cemiyetin önde gelen kadroları arasında Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa bulunuyordu. Bu kadrolar modern askeri eğitim kurumlarından yetişmiş ve devletin yeniden güçlenmesi için merkeziyetçi bir siyasal düzenin gerekli olduğunu savunuyorlardı. Bu nedenle II. Meşrutiyet sonrası Osmanlı siyasetinde egemenlik giderek parlamenter kurumlar ile askeri-bürokratik elit arasında paylaşılan bir yapıya dönüşmeye başladı.²

Ancak anayasal düzenin ilanı Osmanlı toplumundaki bütün siyasal gerilimleri ortadan kaldırmadı. Tam tersine, siyasal özgürlüklerin genişlemesi farklı ideolojik hareketlerin hızla örgütlenmesine yol açtı. Ahrar Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası gibi siyasi hareketler İttihat ve Terakki’ye karşı muhalefet oluşturdu. Bu muhalefet hareketlerinin önemli temsilcileri arasında Prens Sabahaddin, Damat Ferid Paşa ve çeşitli liberal aydınlar bulunuyordu. Bu çevreler Osmanlı siyasal düzeninin daha adem-i merkeziyetçi bir yapıya sahip olması gerektiğini savunuyordu. Buna karşılık İttihat ve Terakki merkezi devlet otoritesinin güçlendirilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Bu tartışma Osmanlı siyasetinde merkeziyetçilik ile yerel özerklik arasındaki klasik gerilimin modern bir biçimde yeniden ortaya çıkmasına yol açtı.

1909 yılında meydana gelen 31 Mart Vakası, II. Meşrutiyet sonrası dönemin en önemli krizlerinden biri oldu. İstanbul’da ortaya çıkan bu ayaklanma anayasal düzeni hedef alan bir karşı hareket olarak ortaya çıktı. Bu olay üzerine Selanik’ten gelen Hareket Ordusu, Mahmud Şevket Paşa komutasında İstanbul’a girerek ayaklanmayı bastırdı ve II. Abdülhamid’i tahttan indirerek yerine Mehmed V Reşad’ı padişah ilan etti. Bu gelişme Osmanlı siyasal düzeninde askeri elitin rolünü daha da güçlendirdi. Artık egemenlik yalnızca anayasal kurumlar aracılığıyla değil, aynı zamanda askeri güç aracılığıyla da şekilleniyordu.³

Bu dönemde Osmanlı siyasal düşüncesinde önemli ideolojik dönüşümler de yaşandı. II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında egemen olan ideoloji Osmanlıcılık idi. Bu düşünce imparatorluk içindeki farklı etnik ve dini grupların ortak bir Osmanlı vatandaşlığı etrafında birleşmesini hedefliyordu. Ancak Balkan milliyetçiliklerinin güçlenmesi ve imparatorluğun toprak kayıpları bu ideolojinin giderek zayıflamasına yol açtı. Bunun yerine Türk milliyetçiliği giderek daha güçlü bir ideolojik akım haline geldi. Bu düşüncenin en önemli teorisyenlerinden biri Ziya Gökalp idi. Gökalp, Osmanlı devletinin kurtuluşunun Türk kimliği etrafında örgütlenen modern bir ulus-devlet projesiyle mümkün olabileceğini savunuyordu.

1912–1913 yıllarında meydana gelen Balkan Savaşları, Osmanlı egemenliğinin coğrafi ve siyasi sınırlarını köklü biçimde değiştirdi. Bu savaşlar sonucunda imparatorluk Balkanlardaki topraklarının büyük bölümünü kaybetti. Balkan savaşlarının yarattığı travma Osmanlı siyasetinde merkeziyetçi ve milliyetçi eğilimlerin güçlenmesine yol açtı. Bu dönemde İttihat ve Terakki kadroları devlet yönetiminde daha güçlü bir konuma geldi. 1913 yılında gerçekleşen Babıali Baskını, bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu olaydan sonra İttihat ve Terakki fiilen devlet yönetimini kontrol etmeye başladı.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı, Osmanlı egemenliğini belirleyen bütün dengeleri kökten değiştirdi. İmparatorluk Almanya’nın yanında savaşa girerek uluslararası sistem içinde yeni bir konum aldı. Savaş koşulları Osmanlı siyasal düzeninde merkezi otoritenin daha da güçlenmesine yol açtı. Savaş ekonomisi, askeri seferberlik ve güvenlik politikaları devletin toplumsal hayat üzerindeki denetimini genişletti.

1915 yılına gelindiğinde Osmanlı devleti artık büyük bir dünya savaşının içinde bulunuyordu. Bu dönemde imparatorluk egemenliği askeri strateji, güvenlik politikaları ve savaş yönetimi etrafında yeniden şekillenmeye başladı. Çanakkale Cephesi’nde kazanılan başarı, Osmanlı ordusunun hala önemli bir askeri kapasiteye sahip olduğunu gösterdi. Ancak aynı dönemde Anadolu ve Doğu vilayetlerinde yaşanan büyük toplumsal krizler imparatorluğun siyasal yapısını derinden etkiledi.

Sonuç olarak II. Meşrutiyet ile 1915 arasındaki dönem Osmanlı egemenliğinin en yoğun dönüşüm süreçlerinden biridir. Bu dönemde anayasal düzen, askeri elit, milliyetçi ideolojiler ve uluslararası savaş dinamikleri imparatorluk siyasetinin yönünü belirleyen temel faktörler haline gelmiştir. Egemenlik artık yalnızca saray veya meclis etrafında şekillenen bir güç değil; askeri bürokrasi, siyasi partiler, ideolojik hareketler ve uluslararası sistemin birlikte oluşturduğu çok katmanlı bir siyasal alan haline gelmiştir.

Bu nedenle II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı siyasal tarihinin yalnızca bir anayasal deneyimi değil, imparatorluk egemenliğinin modern çağın krizleri içinde yeniden tanımlandığı bir tarihsel laboratuvar olarak değerlendirilmelidir. Devam edecek…

Dipnotlar

  1. Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History, London: I.B. Tauris.
  2. Feroz Ahmad, The Young Turks: The Committee of Union and Progress in Turkish Politics, Oxford University Press.
  3. İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul: İletişim Yayınları.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU