Pakistan-Afganistan hattında bugün karşımızda duran tablo, jeopolitik bir riskin ötesinde, bölgesel bir fay hattının tam manasıyla kırılmasıdır. Pakistan’ın Afganistan’a yönelik bu hamlesi, sadece iki komşu devletin sınır kavgası değil; İngiliz aklının bölgeye miras bıraktığı o meşhur "Durand(*) Hattı" hayaletinin etten kemiğe bürünmesidir. Yıllardır vekalet savaşlarıyla, asimetrik tehditlerle birbirini yoklayan bu iki ülke, artık kartlarını en açık ve en sert şekilde masaya sürmüştür. İslamabad yönetimi, kendi içindeki ekonomik dar boğazı ve siyasi istikrarsızlığı bir kenara iterek bu kararı aldıysa, burada derin bir "beka" kaygısının yanı sıra küresel güç odaklarının yeni oyun planını da okumak zorundayız. Afganistan tarafında ise Taliban’ın kurmaya çalıştığı o kırılgan nizam, şimdi tarihinin en büyük sınavıyla karşı karşıya.
Sahadaki askeri konfigürasyona baktığımızda, asimetrik bir güç dengesiyle konvansiyonel bir devin çarpışmasını görüyoruz. Bir yanda 660 bin aktif personeli, nükleer caydırıcılığı ve modern hava kuvvetleriyle Pakistan ordusu duruyor. İslamabad, özellikle Çin menşeli Al-Khalid ve yerli üretim Al-Zarrar tanklarıyla zırhlı birliklerini tahkim etmiş, 465 savaş uçağıyla gökyüzünde mutlak bir hakimiyet kurmuş durumda. Diğer yanda ise sayıca 170 bin civarında olsa da, ABD'nin çekilirken bıraktığı 7 milyar dolarlık silah mirasını bir şekilde işletmeye çalışan, gerilla taktiklerinde uzmanlaşmış Taliban unsurları var. Taliban'ın elinde her ne kadar Black Hawk helikopterleri ve zırhlı Humvee’ler olsa da, bunların bakım ve yedek parça sorunu, onları uzun soluklu bir savaşta "demir yığınına" dönüştürme riski taşıyor. Ancak unutmayalım ki, bu coğrafyada atılan her mermi, binlerce kilometrelik alanlarda yankı bulur.
Pakistan'ın "terörle mücadele" çıkışı ile Afganistan’ın "egemenlik" vurgusu arasında sıkışan şey, aslında Güney Asya’nın önümüzdeki elli yılını belirleyecek olan enerji ve ticaret koridorlarıdır. Bir yanda Çin’in Kuşak-Yol projesinin güvenliği, diğer yanda Hindistan’ın bu gerilimden devşireceği stratejik avantajlar söz konusu. Dolayısıyla Pakistan'ın savaş ilanı, sadece bir askeri operasyonun başlangıcı değil, bölgedeki tüm dengelerin altüst olduğu yeni bir kaos parantezinin açılmasıdır. Stratejik akıl bize şunu fısıldıyor: Bu savaşın galibi sahada belli olmayacak; asıl kazanan, bu iki kadim komşuyu birbirine kırdıran o görünmez masanın sahipleri olacaktır.
Delhi’nin sessiz ama derinden gelen ayak seslerini duymak zorundayız. Pakistan’ın batı sınırında açılan bu yara, Hindistan için tam bir "stratejik fırsat" penceresidir. Hatırlayalım; 2025'teki Pahalgam saldırısı sonrası "Operasyon Sindoor" ile Pakistan’ı vuran Hindistan, şimdi iki cepheli bir savaş riskini İslamabad’ın kucağına bırakmış durumda. Hindistan'ın doğrudan bir saldırıya geçmesi için bugünlerde tetiğe basmasına gerek yok. Çünkü muhtemelen, Taliban’ı lojistik ve istihbaratla besleyerek Pakistan’ı içten içe tüketme stratejisini izleyeceklerdir. Ancak Pakistan ordusunun tüm ağırlığını batıya kaydırdığı bir anda, Keşmir hattında yaşanacak en ufak bir kıvılcım, Hindistan’ın "terörle mücadele" kılıfı altında konvansiyonel bir harekat başlatmasına zemin hazırlayabilir. Delhi yönetimi şu an için sadece izliyor ve "Afganistan'ın egemenliğine" vurgu yaparak Pakistan'ı küresel kamuoyunda yalnızlaştırıyor. Fakat stratejik akıl şunu bilir: Hindistan gibi bir güç, rakibinin en zayıf anını sadece izlemekle yetinmez, o anı kendi lehine "mühürlemek" ister. Velhasıl kelam, Pakistan iki ateş arasında kalmış durumda ve bu ateşin dumanı Delhi'den yelpazeleniyor.
(*)Sir Mortimer Durand, 1893 yılında İngiliz Hindistanı ile Afganistan arasındaki sınırı belirleyerek bugün bile bölgedeki çatışmaların ana kaynağı olan o meşhur hattı çizen İngiliz diplomattır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish