Almanya Başbakanı Friedrich Merz iki gün önce Pekin'e bir ziyaret gerçekleştirdi. Yanında geniş bir iş insanları heyeti vardı. Havalimanında yaptığı açıklama, Avrupa'nın Çin politikasındaki köklü dönüşümü özetler nitelikteydi: "Artık kimse Çin'i görmezden gelemez. Büyük küresel siyasi sorunlar Pekin dahil edilmeden çözülemez." Bu sözler Washington'dan giderek açılan bir mesafenin itirafıydı.
Avrupa ile ABD arasındaki çatlak artık örtbas edilemiyor. Trump'ın tarife politikaları, NATO'ya yönelik tutarsız mesajlar, Ukrayna barış sürecinde Avrupa'yı dışlayan tek taraflı adımlar; transatlantik ittifakı yapısal bir krize sürükledi. Avrupa ile ABD arasında artan ticari ve siyasi gerilimler sürerken Avrupa başkentleri gözünü yeniden Çin'e çevirdi. Bu yönelim tesadüf değil. Washington'a olan güven sarsılınca Brüksel alternatifleri aramaya başladı. Pekin bu boşluğu görüyor ve iyi değerlendiriyor. Tarihsel açıdan bakıldığında bu tablo yeni değil: Avrupa, her büyük transatlantik krizde içe kapanmak yerine bağımsız hareket etme kapasitesini test etmiş; ama bu sefer fark var: Kriz geçici değil, yapısal.
Ayrışmanın en somut göstergesi savunma alanında. Ocak 2026'da ABD yeni Ulusal Savunma Stratejisi'ni yayımladı: Avrupa artık "ikincil önemde" Washington, Hint-Pasifik'e odaklanacak; kıtanın konvansiyonel savunmasını artık ABD üstlenmeyecek. Bu belge Avrupa başkentlerinde büyük ölçüde malumun ilanıydı, işaretler önceden alınmıştı. Avrupa’nın büyükleri tedbirler almaya başlamışlardı. Almanya anayasal borç freni kuralını askıya aldı. Fransa nükleer caydırıcılığını Avrupa'nın ortak kalkanı haline getirme önerisini yeniden masaya taşıdı. GSYİH'nin yüzde ikisi değil, yüzde üçün üzerine askeri harcamalarda artık yeni hedef olarak tartışılıyor. Savunma sanayiine akan yatırımlar rekor kırıyor. Bunlar küçük adımlar değil; elli yıllık güvenlik mimarisinin yeniden inşasının ilk taşları.
Daha da önemlisi, Avrupa ABD'den bağımsız bir dış politika refleksi geliştirmeye başlıyor. Ukrayna dosyasında Washington Rusya ile ikili müzakere yürütürken Avrupa masa dışında bırakıldı. Bu aşağılama, Avrupalı liderleri kendi kanallarını kurmaya itti. Merz Pekin'de Xi Jinping ile görüşürken ve gündemine Ukrayna'yı almayı ihmal etmedi: "Pekin'in sesi Moskova'da da duyulmaktadır."
Bu çerçeve çok katmanlı: Avrupa, Çin'i hem ekonomik ortak hem jeopolitik aracı olarak kullanmak istiyor; üstelik bunu Washington'ı devre dışı bırakarak yapıyor. Bu, özerk bir dış politikanın anatomisidir. Soğuk Savaş sonrası dönemde hiçbir Avrupalı lider Pekin'i bu kadar açık bir jeopolitik denge unsuru olarak tanımlamamıştı.
Ticaret cephesinde de ABD-AB ayrışması derinleşiyor. Trump'ın tarife hamleleri, Avrupa'yı Çin'e yaklaştırdı. Merz, "Çin'den kopuşla ilişkilendirmek bir hata olur. Böyle bir politika izlersek kendimize zarar veririz" dedi. Bu açıklama, Washington'ın "Çin'i izole edin" baskısına açık bir ret. Almanya Federal İstatistik Ofisi verilerine göre Çin, 2024 yılında toplam 251,8 milyar euroluk ticaret hacmiyle yeniden Almanya'nın en büyük ticaret ortağı oldu. Avrupa, ABD'nin Çin karşısında kurduğu cepheye dahil olmayı reddediyor. Bu tutum, iki kutup arasında sıkışmak yerine üçüncü bir konum inşa etme iradesinin yansıması.
Bu iradenin kurumsal karşılığı da şekilleniyor. AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması 2026'nın ilk aylarında imzalandı. On yıllardır müzakere edilip bitirilemeyen bu anlaşma, Avrupa'nın ABD ve Çin'e bağımlılığını azaltma stratejisinin somut adımı. Hindistan, demografik büyüklüğü ve Rusya ile Çin'e stratejik mesafesiyle AB için gerçek bir alternatif sunuyor. Avrupa Savunma Fonu, Avrupa Çip Yasası, kritik hammaddeler için bağımsız tedarik zincirleri; bunların hepsi tek tek ele alındığında reform tedbirleri gibi görünüyor. Bir arada değerlendirildiğinde ise bir güç merkezi inşasının bileşenleri. Bağımsız bir ödeme sistemi kurmak için atılan adımlar, dijital euro tartışmaları ve teknoloji egemenliği hedefleri de bu tabloya eklendiğinde, Avrupa'nın sadece siyasi değil ekonomik özerkliğini de inşa etmeye çalıştığı görülüyor.
Ancak bu tablonun gölgeleri de var. AB içindeki coğrafi ve siyasi parçalanma dönüşümün önünde ciddi bir engel olmayı sürdürüyor. Fransa stratejik özerkliği savunurken Polonya ve Baltık devletleri Washington'a yakın durmayı tercih ediyor. Çin'e yönelik elektrikli araç tarifelerinde dört üye aleyhte oy kullandı, beşi çekimser kaldı. Dışişlerinde oybirliği zorunluluğu bu parçalı yapıyla birleşince tutarlı politika üretmek neredeyse imkânsız. Batı Avrupa için tehdit kaynağı Rusya, Çin ve ABD'nin güvenilmezliği iken Doğu Avrupa için tek gerçek tehdit Rusya, tek gerçek güvence Washington. Bu iki algı arasında ortak bir strateji inşa etmek matematiksel olarak değil, siyasi olarak güç.
Türkiye bu tablonun içinde özgün bir yerde duruyor. Avrupa'nın güvenlik açığı derinleştikçe Ankara'nın NATO içindeki ağırlığı artıyor. ABD-AB ayrışması güçlendikçe Türkiye'nin çok boyutlu dış politika modelinin meşruiyeti de artıyor. Çok kutuplu bir düzende "ne tamamen Batı ne tamamen Doğu" konumu artık hesaplanabilir bir stratejik avantaj. Avrupa yeni bir kutup inşa ediyorsa, Türkiye bu kutupla ilişkisini köklü biçimde yeniden tanımlamak zorunda kalacak.
Avrupa'nın yeni bir güç kutbu haline gelmesi için önünde uzun bir yol var. Ama Merz'in Pekin ziyareti, Macron'un "stratejik özerklik" ısrarı, Almanya'nın savunma harcamalarındaki tarihi sıçrama ve Hindistan'la imzalanan ticaret anlaşması; bu yolda atılan adımların artık sembolik olmadığını gösteriyor. Taşlar döşeniyor. Binanın tamamlanıp tamamlanmayacağını ise Avrupa'nın irade birliği kurup kuramayacağı belirleyecek. Şimdilik o irade hâlâ sınavını vermedi.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish