28 Aralık 2024’te başlayan sokak gösterileriyle birlikte, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik artan askerî ve siyasi tehditleri Orta Doğu’yu son yılların en tehlikeli bölgesel krizlerinden birinin eşiğine getirdi. İçeride derinleşen rejim-toplum gerilimi ile dışarıdan yükselen müdahale söylemi birleşince, bölge kontrolsüz tırmanma potansiyeli taşıyan çok katmanlı bir güvenlik sarmalıyla karşı karşıya kaldı.
İran, İsrail ve ABD arasındaki ilişki, onlarca yıl süren örtülü savaşlardan doğrudan askerî çatışmaya evrildi. Haziran 2025’te yaşanan on iki günlük savaş, büyük çaplı füze saldırıları, üst düzey İranlı liderlere yönelik hedefli suikastlar ve Amerikan kuvvetlerinin İran’ın nükleer tesislerine doğrudan müdahalesi gibi eşi görülmemiş gelişmelere sahne oldu. Aktif çatışmaların sona ermesi ise barışı getirmedi.
On İki Günlük Savaş ve Sonuçları
13 Haziran 2025’te İsrail, İran’a karşı kapsamlı bir saldırı başlattı. Nükleer tesisler, askerî altyapı ve rejim liderliği hedef alındı. Devrim Muhafızları Komutanı Hüseyin Selami ve Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri dahil 1.000’i aşkın kişi hayatını kaybetti.
İran’ın yanıtı, asimetrik bir gövde gösterisine dönüştü: 550’den fazla balistik füze ve 1.000’i aşkın kamikaze İHA ile tarihin en yoğun saturasyon saldırılarından biri gerçekleştirildi. İsrail’in “Çok Katmanlı Hava Savunma Ağı” yoğunluk karşısında yer yer delinirken, “aşılmaz” görülen savunma doktrininin sınırları açığa çıktı. Bölgesel savaş riskinin eşiğine gelinmesi üzerine, 24 Haziran'da ABD'nin baskısıyla ateşkes sağlandı.
Vekil Ağın Çöküşü
Haziran savaşı, İsrail’in İran’ın bölgesel vekil ağını zayıflatma çabalarının arka planında gerçekleşti. Gazze’de ağır kayıplar veren Hamas silahsızlanma baskısıyla karşı karşıya. Hizbullah 2024 sonbaharında yaklaşık 4.000 üyesini kaybetti ve Güney Lübnan’dan çekildi. Irak’ta Haşdi Şaabi unsurları ABD’nin kontrol baskısıyla yüzleşiyor. Yemen’deki Husiler ise yoğun saldırılara rağmen operasyonel kapasitesini koruyan istisnai örnek.
“Direniş Ekseni”nin zayıflaması İran için ciddi stratejik kayıp. Bu durum, Tahran’ın yıllardır kurduğu ileri savunma hattını zayıflatırken, ülkeyi kendi askerî gücüne, hatta nükleer caydırıcılığa daha fazla yönelmeye itiyor.
Bölge Ülkelerinin İkilemi
Bölge ülkeleri trajik bir ikilem yaşıyor: Bir yandan İran’ın nükleer güç olmasını varoluşsal tehdit görürken, diğer yandan olası çatışmada İran’ın ilk hedefi olma riskini taşıyorlar. Tahran’ın kısa ve orta menzilli füze envanteri, bölgenin enerji altyapısını felç edebilecek kapasitede. Bu, bölge başkentlerini Washington ve Tel Aviv’in sertlik yanlısı politikalarına karşı temkinli tutuyor.
Bununla birlikte, İran’ın güvenliği paradoksal biçimde bölge ülkelerinin çıkarınadır. İran’a yönelik askeri müdahale, İran halkını özgürleştirmeyecek; aksine bölgeyi yeni ve daha derin krizlere sürükleyecektir. Özellikle İran nüfusunun bölge ülkelerinin hiçbiriyle uyuşmayacak farklı sosyolojik yapıya sahip olması, olası bir çatışmanın tetikleyeceği göç dalgasının komşu ülkeler için yönetilemez bir sorun yaratma riskini beraberinde getirmektedir.
Ancak İran’ın nükleer silah eşiğini aşması, bölgedeki güç dengesini geri dönülemez şekilde bozacak ve nükleer silahlanma yarışını tetikleyecek. Bölge ülkeleri için “nükleer bir İran” ne kadar kabul edilemezse, ucu açık bir bölgesel savaş da o denli yıkıcı.
Stratejik Tuzak Endişesi
Rusya ve Çin’in İran’ın hava savunma sistemlerini takviye etmeye yönelik silah sevkiyatları, Washington'da ciddi “stratejik tuzak” endişesi oluşturuyor. ABD, bu hamleleri Rusya’nın Ukrayna’daki yıpratma savaşına misilleme olarak okuyor. Moskova ve Pekin’in amacı, ABD’yi İran ile maliyetli bir çatışmaya zorlayarak Amerikan kaynaklarını Orta Doğu’ya hapsetmek ve Washington'un Hint-Pasifik ile Avrupa odağını dağıtmak.
Bu durum, ABD için İran’a yönelik her askeri hamleyi “ikinci Ukrayna” riskine dönüştürüyor. İsrail’in tırmandırma baskısına karşı Washington’ın temkinli duruşu, sadece diplomatik tercih değil, küresel güç dengesini koruma refleksi.
Liderlik Boşluğu ve Paradoks
İran’da derinleşen ekonomik kriz ve rejimin otokratik tavrı, sistemin meşruiyet zeminini sarsıyor. Ancak ABD’nin “Şah’ın oğlu” gibi toplumca kabul görmeyen figürleri dayatması, İran’ın çok etnili yapısında direnç oluşturuyor. Halk rejimle çatışsa da “ulusal beka” kaygısıyla statükoya tutunan paradoksal bir denge yaşanıyor.
Devrimin gerçekleşmesi için gereken ekonomik bunalım ve ideolojik söylem tamamlanmış olsa da, kitleleri sürükleyecek karizmatik liderin yokluğu rejimin ömrünü uzatan en temel faktör. Liderlik boşluğu doldurulmadığı sürece, İran-İsrail gerginliği gibi dışsal şoklar halkı sistemin etrafında konsolide etmeye devam edecek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish