Türkiye-Suudi hattında yeni denklem: Gazze’den Somali’ye uzanan stratejik ortaklık

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Riyad’daki trafik, takvime uzaktan bakınca sıradan bir ziyaret gibi duruyor.

Fakat dosyalar açıldığında sahne başka bir yere taşınıyor. Gazze’den Sudan’a, Somali’den İran-ABD hattına uzanan kriz kuşağı, tek bir görüşme paketinin içine yerleştirilmiş durumda.

Bu tabloyu büyüten şey, ziyaretin sonunda yayımlanan ortak bildirinin kapsamı. 31 maddelik metin, savunmadan enerjiye, ticaretten Gazze ve Sudan’a kadar başlıklar üzerinden “stratejik ortaklık” iddiasını kâğıt üstünde somutlaştırıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri, Türkiye’nin bu kuşakta bir aktör olarak kalmak yerine oyunun kurallarını etkilemeye çalışan bir güç dili kurduğunu gösteriyor.

Dikkat çekici olan, ekonomi ve savunma başlıklarının Gazze’de ateşkes, Suriye’nin toprak bütünlüğü, Sudan’daki savaş ve Somali’nin egemenliğiyle aynı paket içinde yan yana gelmesi.

İki ülke arasında kurulan yeni köprü, yatırım ve savunma anlaşmalarının ötesine uzanıyor. Krizlerin gündelik hayata karıştığı bir coğrafyada güvenlik ve istikrar arayışının ortak dili kuruluyor.

Asıl mesele burada başlıyor. Bu iddialı söylem sahada nasıl karşılık bulacak?

Bildiride Türkiye ile Körfez İşbirliği Konseyi arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması müzakerelerinin hızlandırılması çağrısı da var. Bu vurgu, Riyad hattını ikili bir fotoğraftan çıkarıp Körfez ölçeğinde ekonomik bir koridora çevirme niyetine işaret ediyor.

Ortaya çıkan tablo, Ankara’ya yüksek sorumluluk ve ağır beklentiler barındıran bir “kolaylaştırıcı güç” misyonu yüklüyor.

Bu misyon doğru yönetilirse dosyaları birbirine bağlayan bir kaldıraç üretir, yanlış yönetilirse Ankara ile Riyad’ı aynı anda birkaç cephede sınayan bir yük hâline gelir.

Bu yüzden söz konusu ziyaret, “iyi niyet fotoğrafı”ndan daha fazlası. Sınırları ve bedelleri olan bir stratejik iddia.

Stratejik ortaklık söylemi: Riyad’da yeni perdenin açılışı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye ile Suudi Arabistan’ı “tarihi ve köklü ilişkilere sahip iki dost ülke” olarak tanımlarken bu dostluğa daha net bir stratejik anlam yüklüyor.

İlişkilerin “bölgesel barış ve refah için stratejik önemde” olduğunu söylemesi, klasik diplomatik nezaketin ötesine taşan bir çerçeve kuruyor.

Savunma sanayii iş birliğini, karşılıklı güveni artıran ve kapasiteyi büyüten bir sütun olarak öne çıkarması bu yüzden önemli. Ortak bildiride savunma başlığı, tedarik meselesiyle sınırlı kalmayan bir koordinasyon diliyle yazılmış görünüyor.

Terörizm ve finansmanıyla mücadelede iş birliği, uzmanlık ve eğitim teatisi, ayrıca siber güvenlikte eşgüdüm vurguları bunun işareti. Bu dil, sahada “ortak risk” algısının yükseldiğini de anlatıyor.

Ekonomi ayağında ise gündem daha hedefli. Türk-Suudi Yatırım Forumu’nda öne çıkan sektör listesinde turizm ve konaklama, inşaat, iletişim ve bilgi teknolojileri ile yaşam bilimleri ve sağlık başlıkları özellikle öne çıkıyor.

Ziyaret sırasında imzalanan anlaşmaların başlıkları da ilişkiyi tek hatlı okumayı zorlaştırıyor. Adalet alanında iş birliği, yenilenebilir enerji, uzayın barışçıl amaçlarla kullanımı ile AR-GE ve inovasyon, iki başkentin “yüksek katma değer” arayışını görünür kılıyor.

Türkiye açısından bakınca bu ortaklığın ekonomik nefes alanı, savunma teknolojileri ve diplomatik görünürlük gibi üç temel getirisi var.

Suudi Arabistan cephesinde ise Türkiye, sahayı bilen bir savunma tedarikçisi ve kriz yönetiminde masaya ağırlık koyabilen bir ortak gibi konumlanıyor.

Bu çerçevenin cazibesi yüksek. Çünkü bölgede çok sayıda başkent krizlere ya tepkisel konuşuyor ya da sessiz kalarak maliyetten kaçıyor.

Riyad’la kurulan yeni dil, Ankara’ya inisiyatif alan bir profil sunuyor. Bunun sahadaki karşılığı ise somut kapasite ve tutarlı diplomasi.

Gazze ve Suriye: Bölgesel güvenlik mimarisinin omurgası

Riyad’daki mesajların merkezine Gazze’nin oturması sürpriz değil. Erdoğan’ın kalıcı ateşkes, sivillerin korunması, insani yardımların kesintisiz ulaştırılması ve zorunlu göçün sona ermesi yönündeki vurguları, Türkiye açısından dosyanın geniş bir siyasi çerçevede okunduğunu gösteriyor.

Ortak bildiride Gazze’de kötüleşen insani tabloya ilişkin dil daha somut. Yardımların ve sınır geçişlerinin engellenmesine dair endişe vurgulanıyor ve İİT’nin rolüne işaret ediliyor.

Arap-İslam Gazze Temas Grubu’nun çalışmalarına verilen destek, Ankara ile Riyad’ın aynı diplomatik kanalda buluştuğunu gösteren bir ayrıntı. Bu, Gazze başlığında söylem kadar mekanizma arayışının da öne çıktığına işaret ediyor.

Suriye dosyasında ise daha uzun soluklu bir hedef seti var. Suriye’nin toprak bütünlüğü, ulusal birlik ve devlet otoritesinin ülkenin tamamına yayılması Ankara’nın temel öncelikleri olarak öne çıkarılıyor.

Hükümet ile YPG/SDG örgütü arasındaki uzlaşı arayışına değinilirken askeri düzenlemelerin tek başına kalıcı barış getirmeyeceği, toplumsal uzlaşının ve merkezi devlete desteğin belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Riyad’la aynı sayfada durma arayışı, bu dosyanın bölgesel meşruiyet ayağını güçlendirmeyi hedefliyor.

Afrika Boynuzu ve Sudan: Ortaklığın Afrika’ya uzanan yüzü

Riyad gündeminin kritik parçalarından biri Afrika dosyalarıydı. Sudan’da savaş uzadıkça “barış” kelimesi daha pahalı bir hedef hâline geliyor.

Türkiye, diplomatik kanalları açık tutan ve insani yardımlarla sahada varlık gösteren bir profil çiziyor. TİKA ofisinin açılması, Ziraat Bankası şubesi, Türk Hava Yolları seferleri ve on binlerce tonluk yardım sevkiyatı, Ankara’nın Sudan’da kalıcı bir zemin aradığını düşündürüyor.

Bu adımlar, Suudi Arabistan ve Mısır’la yürütülen koordinasyonla birleştiğinde Kızıldeniz hattında yeni bir güvenlik ve ekonomik koridor ihtimalini akla getiriyor. Ortak bildiride Sudan’a dair güvenlik notu da var.

Meşru kurumlar dışında “paralel yapı” oluşumuna karşı duruş ve ülkeye yabancı menşeli silahların yasa dışı girişinin engellenmesi çağrısı, Ankara-Riyad hattının Sudan’ı güvenlik denklemiyle birlikte okuduğunu gösteriyor.

Somali ve Somaliland dosyası ise Afrika Boynuzu’nda dengeleri bir anda değiştirebilecek türden. Erdoğan’ın Somali’nin toprak bütünlüğü konusundaki net vurgusu ve tanıma girişimlerinin meşruiyet taşımadığına işaret etmesi, Türkiye’nin uluslararası hukuka dayalı çizgisini teyit ediyor.

Bildirinin en sert cümlelerinden biri Somaliland başlığında kuruluyor. İsrail makamları ile Somaliland arasında dillendirilen karşılıklı tanıma beyanı reddediliyor ve bunun ayrılıkçı adımları pekiştireceği uyarısı yapılıyor.

Bu vurgu, Ankara’nın Mogadişu çizgisinin Riyad’la birlikte daha geniş bir bölgesel mesaja dönüştürüldüğünü gösteriyor. Ayrıca Hint Okyanusu-Kızıldeniz hattında yeni kriz alanlarının daha baştan frenlenmesi hedefini de güçlendiriyor.

İran-ABD gerilimi ve arabuluculuk: Riskli ama değerli bir rol

Riyad’da verilen bir diğer güçlü mesaj İran-ABD gerilimi üzerineydi. Erdoğan’ın savaşın önüne geçme kararlılığını vurgularken Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan gibi bölge ülkeleriyle koordinasyon içinde hareket ettiğini söylemesi, yeni bir diplomatik hattı tarif ediyor.

Bu hat, bölgeyi ateşe atabilecek bir çatışma riskine karşı elini taşın altına koyma iradesi olarak okunabilir. Fakat bu tür bir arabuluculuk, başarı kadar taraflardan birinin üzerine “etiketlenme” riskini de taşır.

Ankara’nın dili bu yüzden hem sertleşen cepheleri yatıştırmalı hem de manevra alanını daraltmayacak bir dengeyi korumalı. Bu denge, Türkiye’nin Batı’yla kurumsal ilişkileri, İran’la açık kanalları ve Körfez’le yakınlaşmayı aynı anda yönetebilme kapasitesine dayanıyor.

Bu yüzden Riyad ziyareti ve verilen mesajlar, Türkiye’nin jeopolitik hikâyesinde yeni bir perde açıyor. Yeni denklem artık sözlerle ölçülmeyecek.

Önümüzdeki birkaç ay, Gazze’de insani erişim, Kızıldeniz hattında deniz güvenliği ve Somali dosyasında diplomatik çatlakların yönetimi gibi somut eşiklerle bu ortaklığın gerçek kapasitesini gösterecek.

Bu eşikler aşıldıkça Türkiye-Suudi hattı bir “kriz diplomasisi” kalıbının ötesine geçebilir.

Ankara’nın amacı daha görünür. Bölgesel fay hatlarının büyüdüğü bir dönemde, ortaklıkları sahaya inen mekanizmalara çevirmek ve kendine alan açmak.

Bu alan kalıcı hâle gelirse, bölgenin geleceği yeniden yazılırken Türkiye’nin adı daha merkezde yer alacaktır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU