Her şey “normal” devam ederken Suriye'de bir anda hava değişti ve ana bileşenini Hey'eti Tahriri Şam (HTŞ)’ın oluşturduğu Suriye devletine ait güçler bir anda Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ne karşı önce Halep'te ardından Derezor ve Rakka bölgelerinde operasyon başlatarak çok kısa bir sürede onları Kürt bölgesi sınırına kadar geriletti.
Tabiki bu, Suriye Devleti'nin tek başına kendi iradesine dayanarak gerçekleştirdiği bir operasyon değildi.
Nitekim operasyondan bir ya da iki gün önce Devlet Bahçeli, salı günkü grup toplantısı konuşmasında SDG'ye karşı bir an önce operasyonun başlatılması ve bu operasyona Arap aşiretlerinin de katılması gerektiğini ifade etti.
Çok kısa bir süre sonra aynısı oldu!
Söylendiği kadarıyla bu operasyonlara Şam, Paris ve Irak’ta yapılan bir dizi toplantılar sonrasında karar verildi.
Derezor ve Rakka operasyonları, özellikle Kürtler arasında bir yenilgi ve ABD’nin ihanetine uğrama duygusu yarattı.
Bir kere uluslararası ilişkilerde “ihanet” “arkadan vurulma” gibi bireysel ilişkiler için geçerli duygusal söylemlerin yeri yoktur.
Uluslararası ilişkilerde ne ihanet ne de dostluk sadece menfaat vardır!
Bir de aslında olan şey Kürtler'in kendi doğal sınırlarına geri çekilmesidir.
Nitekim Suriye Devleti’ne ait güçler - her ne kadar ara sıra taciz şeklinde saldırılar gerçekleştirse de - Kürt bölgesine girmemeye özen gösterdiler.
Belli ki bu da yine uluslararası güçlerce konuşulmuştu.
29 Ocak’ta Şara ile Mazlum Abdi arasında ABD ve Fransa gibi ülkelerin gözetiminde gerçekleşen görüşmeler sonucunda kapsamlı bir entegrasyon anlaşması imzalandı.
Hem 16 Ocak kararnamesi hem de 29 Ocak’ta imzalanan entegrasyon anlaşması birlikte düşünüldüğünde şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:
Mecliste Kürt temsiliyeti olacak.
Haseke’ye Kürt vali atanacak.
Savunma bakan yardımcısı Kürt olacak.
SDG Cezire bölgesinde üç tugay ile orduya entegre olacak, ayrıca Kobani için özel bir tugay kurulacak.
Kürt bölgelerindeki şehirlerde mevcut asayiş güçleri bir bakıma polis gücü olarak varlığını koruyacak ve Suriye ordusu Kürt şehirlerine girmeyecek.
Kürt dili eğitim dili olduğu gibi resmi dil statüsü kazanacak.
Newroz’un kutlandığı gün resmi tatil ilan edilecek.
Anlaşılan Kürtler’in yoğun yaşadığı bölgelerde özerk değil ama “güçlendirilmiş kent yönetimleri” kurulacak.
Bazı çevreler bu hakları yetersiz bularak, bu anlaşmayı bir bakıma yenilgi kabul etmekte ve yapılan anlaşmaya dudak bükmekte.
Sosyal bilimlerde bir durumu anlayabilmenin en sağlıklı yolu karşılaştırmadır.
Bu hakların bir yenilgi mi yoksa bir kazanım mı olduğunu anlayabilmek için Esad yönetiminde Kürtler’in sahip olduğu hakları hatırlamak gerekir.
Esad döneminde 200 bine yakın Kürt, sonradan Türkiye’den geldikleri gerekçesi ile vatandaş kabul edilmedi.
2011 iç savaşı öncesi gittiğim Haseke vilayetinde bir Suriye Kürt’ünden duymuştum. Esad rejimi kendisine dört yıl askerlik yaptırmasına rağmen vatandaşlık hakkı vermemişti!
Kendisine misafir olduğumuz bir kişi evini, dükkanlarını, arabasını göstererek “bunların tümü bana ait ama vatandaş olmadığım için başkasının adına kayıtlı” demişti!
Esad döneminde bu durumda olan Kürtler şimdi Suriye’nin ikinci milleti kabul edilmiş, dili eğitim dili olmuş, kendi polis gücü tarafından güvenliğini sağlayan haklarla buluşmuş...
Bu açıdan bakıldığında aslında bunlar çok ciddi kazanımlar demek.
SDG’nin Derezor ve Rakka bölgelerinden çıkarılması mağlubiyet kabul ediliyorsa o da yanlış.
Çünkü bu iki şehir de son tahlilde Araplar’a ait. Ve SDG her halükarda orada barınamazdı.
Yani daha sonra olacak olan şey bugün olmuş oldu.
Varılan bu anlaşma Suriye’deki gelişmelere karşı en hassas olan Türkiye başta olmak üzere Irak Kürt bölgesi, bölge ülkeleri ve uluslararası güçler tarafından olumlu karşılanmıştır.
Ancak bu entegrasyon sürecinin gürültüsüz patırtısız gerçekleşeceğini beklemek yanlış olur. Yani bu hamur daha çok su götürür.
Burada en önemli husus tarafların samimiyet ve iyi niyeti.
Türkiye’nin de itiraz etmediği bu haklar garantör ülkelerin gözetiminde anayasal güvence altına alındığı takdirde herkes belli oranda kazanmış olacak.
Bu uzlaşının sonuçları ayrıca ekonomik açıdan Türkiye’yi olumlu yönde etkileyecektir.
Türkiye-Suriye sınırı boyunca Nusaybin, Şenyurt (Derbesye), Ceylanpınar ve Suruç/Mürşitpınar sınır kapıları bulunmaktadır. Bunların bir kısmı neredeyse 40 yıldır işlevsiz.
Bu kapıların açılması durumunda iki ülke arasında gerçekleşecek ticari alış-veriş sınır boyu ikamet eden en az üç milyon insanı olumlu yönde etkileyecektir.
Kaldı ki öteden beri, sınır kapılarının açılması sınır bölgesinde yaşayan insanların en temel taleplerinden bir tanesi.
Tabi sadece Suriye Devleti ile SDG’nin anlaşması Suriye'ye istikrarın gelmesi için yeterli olmayacaktır.
Bir şekilde Dürziler ve Nusayriler’in de yeni sistemin içinde yerleri olmalı. Aksi takdirde domino etkisi misali bir yerdeki sorun diğer bölgeleri de olumsuz yönde etkileyecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish