Suça sürüklenen çocukların cezai sorumluluğu: Temel ilkeler, eğilimler, Türkiye’de ve dünyada görünüm

Prof. Dr. Caner Yenidünya, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

1-Giriş

Ceza kanunlarında tanımlanan bir haksızlığın gerçekleştirilmesi, suçun varlığı için yeterli olmakla birlikte, bunun failine yüklenebilmesi, kusuru ve kusur yeteneğini etkileyen hallerin somut olayda mevcut bulunmamasına bağlıdır. Nitekim ancak hak ile haksızlığı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırabilme ve ayırt edebildiği bu doğruya uygun davranabilme yeteneği olarak tanımlanan kusur yeteneğine sahip bir kimse, kusurlu hareket edebilir. Kusur yeteneğine etkili olduğu kabul edilen ve bu yeteneği kaldıran veya azaltan sebeplerden biri de yaş küçüklüğüdür. Yaşı küçük kimseler, tam ve olgun bir insan gibi doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan, iyiyi kötüden ayırabilme yeteneğine ya hiç sahip değildirler veya bu kudret kendilerinde yeterince gelişmemiştir. 

Çocukların vücutlarının ve yaşlarının büyümesiyle orantılı olarak zihinsel kabiliyetlerinde de ilerleme ve olgunlaşma meydana gelir. Bu sebeple, kusur yeteneği ile bireyin yaşı arasında önemli bir ilişki vardır. Uluslararası hukukta da bu gerçek göz önünde bulundurulmuş; Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 1’inci maddesiyle; çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insanın çocuk sayılacağı kabul edilmiştir. Bu ilke doğrultusunda hemen bütün devletler, ceza mevzuatlarında insan hayatını doğumdan, kişinin belirli bir olgunluğa eriştiğinin kabul edildiği belli bir döneme kadar birkaç devreye ayırmış ve her devre için özel hükümler koymuşlardır. 

Çocuk Hakları Sözleşmesi, devletlere yalnızca çocukları koruma yükümlülüğü getirmemiş, aynı zamanda bir suçlama ile muhatap olduklarında onların yargılama sürecine etkin katılımını, görüşlerinin dikkate alınmasını da zorunlu kılmıştır. Çocuğun üstün yararı ilkesi (m.3), her türlü yasal, idari veya adli işlemde rehber prensip olarak işlev görür. Bu ilke uyarınca, adalet sistemine dahil olan çocuklar, yargılama sürecinde hem korunması gereken özneler hem de yargılamaya katılımcı bireyler olarak ele alınmalıdır. Çocukların ceza adalet sistemine dahil edilmesinde yaş ve olgunluk düzeylerinin dikkate alınması, çocuk dostu adalet anlayışının cezai süreçlerde hâkim kılınması açısından önemli bir eşiktir. Çocuğun cezai sorumluluk yaşının belirlenmesi, ileride belirteceğimiz üzere kültüre, coğrafyaya, toplumsal özelliklere göre değişkenlik göstermekle birlikte, tartışmalar büyük ölçüde çocukların ahlaki ve bilişsel gelişimlerinin düzeyi etrafında dönmektedir. Burada aranan farkındalık, bir eylemin doğası ve yanlışlığı hakkında fikir sahibi olabilme yetisidir. Cezai sorumluluk yaşının küçültülmesi (örneğin 10 yaşını dolduran bir çocuğun cezai sorumluluğunun kabul edilmesi), çocuğun böyle bir kapasitede olup olmadığı noktasındaki araştırmayı etkisizleştirdiğinden, onu bir anda yetişkinlerle aynı cezai sürece maruz bırakabilmektedir. Böylece cezai sorumluluk yaşının düşüklüğü, hem işlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş bir çocuğu ceza hukukuna muhatap etmekte, hem de hakkındaki yargı ritüelini kavrayamayan bir kimseyi süje haline getirme tehlikesini taşımaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, SC v. United Kingdom (2004) kararında, 11 yaşındaki sanığın yargılama sürecini ve olayların doğasını anlayamadığından duruşmalara etkin bir şekilde katılamadığı, bu sebeple adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini kabul etmiştir. Zira yargılamaya etkin bir katılım, kişinin sadece fiziken duruşma salonunda olmasını değil, yargılamanın doğasını, olası sonuçlarını ve haklarını anlayabilecek kapasitede bulunmasını gerektirir (Bkz. Joanne Cecil, Children, in: Human Rights in Criminal Law (Haz: Ben Douglas Jones KC- Daniel Bunting- Paul Mason-Benjamin Newton), London 2023, s.335-340).

Şu halde, çocukların cezai sorumluluğu gündeme geldiğinde konuyu sadece işlenen bir haksızlık ve bu haksızlık karşısında uygulanacak yaptırım bağlamında düşünmemek, çocuğun üstün yararı, ahlaki ve bilişsel gelişimi, adil yargılanma hakkı gibi pek çok bağlam ve ilkeyi göz önünde tutmak gerekmektedir.

2- “Suçlu Çocuk” ve “Suça Sürüklenen Çocuk” İkilemi Üzerine 

Çocukluk, yetişkinlerin dünyasında onların kontrol, denetim ve eğitimleri altında bireyin hayatını sürdürdüğü, doğumdan 18 yaşının doldurulmasına kadar geçen bir evredir. Bu dönemde çocuğun kişiliğinin oluşmasına, eğitimine, kültürel gelişimine, toplumsal ilişkilerine, gelecekteki mesleki seçimlerine kadar en önemli belirleyici unsur, çevre ve sosyal ortam olarak karşımıza çıkar. Diğer bir ifadeyle çocuk, gelecekteki yetişkin olarak yaşadığı toplumun bir ürünüdür. Bu itibarla, bir çocuk tarafından suç işlendiği iddiası ortaya çıktığında, “suçlu çocuk” tabiri yerine, “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin kullanılması tercih edilir. Çocuk Koruma Kanunu da 3’üncü maddesinde; “kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen küçükler” yönünden “suça sürüklenen çocuk” kavramını benimsemiştir. 

Çocuk suçluluğu özünde, küçüğün içsel sınırlarının (olumlu bir benlik, hayal kırıklığına tahammül edebilme ve gerçekçi hedefler koyabilme, mantıklı düşünme ve problem çözme becerisi, karmaşık durumlarda etik açıdan doğruyu belirleme yeteneği) ve dışsal sınırlarının (aile, okul, arkadaşlar gibi sosyal çevre) içsel itici güçlere ve dışsal baskılara karşı dayanıksız olmasından kaynaklanır (Sosyo-psikolojik Sınırlama Teorisi). Nitekim özellikle ergenlerin hemen tatmin olma isteği, birtakım avantajlara ve imkanlara sahip olma arzusu, yoksunluklarından kaynaklanan huzursuzlukları ve düşmanlıkları suça yönelten içsel itici güçleri; yoksulluk, işsizlik, eğitime erişememe, fırsat eşitsizlikleri ise dışsal baskıları ifade eder. Bu iki durum bir araya geldiğinde, küçüğün sosyal çevresi, arkadaşları, karşılaştığı yetişkinler, maruz kaldığı medya ve çevresel örneklemeler, onu suça yönelten çekim merkezleri olarak ortaya çıkar. Artık çocuk, tüm bu etkenlerin bir araya geldiği ortamda kendisini suç furyasının içinde bulur, suça bir nevi sürüklenir. Böylece, suç işleyen bir çocuğun tüm bu etkenlerin bir ürünü olduğu gerçeğinden hareketle, suça sürüklendiği kabul edilir. Bu gerçeğin kabulü aynı zamanda toplumsal bir sorumluluğun üstlenilmesi, en azından bir çocuk yargılanırken ya da cezalandırılırken topluma ve devlete düşen görevlerin hatırlanmasına vesile olabilir.

Anthony Burgess, 1961 yılında yazdığı “Otomatik Portakal” adlı romanının sonunda, “…Gençlik bitmeliydi, ah evet… ama gençlik… hani şu sokaklarda satıldığını dikizlediğimiz minik oyuncaklardan biri olmak gibidir... teneke ve içi zemberekli ve üstünde kurma kolu olan ve gırr gırr gırr diye kurulunca gitmeye başlayan, yürüyen filan minik heriflerden biri olmak gibidir, ey kardeşlerim. Ama dosdoğru gider ve bir şeylere çarpar bam bam ve yaptıklarını, elinde olmadan yapar. Genç olmak, bu minik makinelerden biri olmak gibidir...” demek suretiyle bu durumu çok güzel açıklamıştır.

3- Suça Sürüklenen Çocukların Cezai Sorumluluğuna İlişkin Mukayeseli Hukukta Görünüm

Çocukların işledikleri suçlardan ötürü ceza sorumluluklarının hangi yaştan itibaren söz konusu olabileceği, ceza ehliyetine ilişkin (Strafmündigkeit/minimum ages of criminal responsibility) kanunda öngörülen yaş aralıklarının günümüz koşullarında değiştirilmesinin gerekli olup olmadığı, çocuklara uygulanacak tedbirlerin ve çocuk adalet sisteminin bir bütün halinde çocukların suç işlemelerinin önüne geçilmesine hizmet edip etmediği, ülkemizde olduğu gibi dünyada birçok yerde karşılaşılan ve kamuoyuna yansıyan çocukların karıştığı suçlar sonrasında tartışılagelen konulardır. 

Avrupa Birliği (AB) üye ülkelerinin çoğunda ceza ehliyeti sınırı temelde 14 veya 15 yaş civarındadır. Bu yaşları doldurmuş ancak henüz 18 yaşını ikmal etmemiş çocuklar suç işlediklerinde, genellikle sınırlı cezai sorumluluk ve/veya güvenlik tedbirlerine müracaat gündeme gelmektedir.

Ceza ehliyeti sınırı, ilgili yaşı doldurmayan çocukların yasal olarak ceza ehliyetine sahip olmadığının kabul edildiği ve artık ceza yaptırımına maruz bırakılamayacakları anlamına gelir. Bu sınır ne kadar düşük olursa, o oranda yaşı küçük bir çocuğun ceza yargılamasına konu olması ve cezai yaptırıma muhatap kılınması söz konusudur. Yaş küçüklüğünün bireyin anlama, algılama kapasitesini etkilediği, yaşla birlikte kişisel olgunluğun geliştiği gözetildiğinde, henüz ergenliğe bile adım atmamış bir küçüğü, anlama ve algılama imkânı sınırlı olan, hatta yetişkinlerin bile çoğu kez doğru algılayamadığı yargılama gibi teknik bir sürece dahil etmenin anlamsızlığı bir yana, fiilinin anlam ve sonuçlarını ne oranda idrak ettiğini kesin bir şekilde ortaya koymak da kolay değildir. Bazı ülkelerde cezai sorumluluk açısından düşük yaş sınırlarının kabul edildiği görülmektedir. Örneğin bu sınır, Hollanda’da 12, İrlanda’da 12 (kasten öldürme gibi ağır suçlarda 10-11 yaş), İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda’da 10, İskoçya’da 12 (2019 yılında yapılan bir reform ile 8’den 12’ye yükseltilmiştir), Macaristan’da temelde 14 (ancak kasten öldürme, terör suçları, yağma gibi belirli suçlar için 12 yaşa kadar indirilmiştir) ve Yunanistan'da 8’dir. Bu son ülkede 8-15 yaş arasındaki çocuklar suç işlerse sadece eğitim veya tedavi mahiyetindeki tedbirler tatbik edilir. 15 ila 18 yaş arasında da yine tedbir uygulanabilir, ancak indirimli de olsa hapis cezası verilmesi mümkündür.

Bilindiği üzere ülkemizde de cezai sorumluluk sınırı 12 yaştır. Yine Fransız Ceza Hukukunda 13 yaşını doldurmayan çocukların cezai sorumluluğu bulunmamaktadır, 10-12 yaşındaki çocuklar, yalnızca güvenlik tedbirleri uygulanmak üzere ve çocuğun kendisinin risk altında olması şartıyla çocuk hâkimi önüne çıkarılabilirler. Keza 13-17 yaş aralığındaki çocuklar yönünden de kural olarak ceza verilmez, eğitici güvenlik tedbirleri uygulanır.

Kimi ülkelerde de 14 yaşın altındaki çocuklar ceza ehliyetine sahip kabul edilmezler ve işledikleri suçlar dolayısıyla cezalandırılamazlar. Bu ülkelere örnek olarak Estonya, İtalya, Hırvatistan, Letonya, Avusturya, Slovakya, Slovenya, İspanya, Almanya gösterilebilir. Nitekim Alman Ceza Kanunu’nun 19’uncu maddesinde; “Fiilin icrası sırasında henüz on dört yaşını tamamlamamış olan bir kişinin kusur ehliyeti yoktur” hükmüne yer verilmiştir. Alman mevzuatında, çocukların cezai sorumluluğu yönünden 0-14, 14-18 ve 18-21 olmak üzere üç yaş grubu belirlenmiş, bu yaş gruplarından 0-14 yaş dönemi için “çocuk”, 14-18 yaş dönemi için “genç” (jugendlicher); 18-21 yaş dönemi için ise “genç yetişkin” (Heranwachsender) terimleri kullanılmıştır. Bu evrelerden 14-18 arası yaş arasındaki gençlerin ve 18-21 yaş arasındaki genç yetişkinlerin ceza sorumluluğu kabul edilmiştir. Bunlar hakkında Jugendgerichtsgesetz’te (Gençlik Mahkemeleri Kanunu) sorumluluk rejimi özel olarak düzenlenmiştir. JGG’deki rejime göre, 14-18 yaş aralığındaki çocuklar hakkında kural olarak koruyucu, eğitici ve disiplin tedbirleri uygulanabilir. Ancak bunların yetersiz kalacağı düşünülürse ceza tatbik edilebilir, bu ihtimalde kural olarak 6 aydan 5 yıla kadar bir hapis cezası söz konusudur. Ceza verilmesi söz konusu olduğunda, ceza kanununda tanımlanan ve üst sınırı 10 yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçlar için verilecek ceza 10 yılı geçemez. 18-21 yaş aralığındaki genç yetişkin kişilerin kusur yeteneği yönünden bir değerlendirme yapılır, küçüğün fiilinin özellikleri, onu suça yönelten amiller, özenti, beğenilme arzusu, akran baskısı gibi gençlere ilişkin davranışları, sosyal ve kişisel gelişimine bakılarak bir değerlendirme yapılır. Bu değerlendirme sonucunda, genç olarak kabul edilirse, gençler hakkında uygulanan hükümler (14-18 yaş aralığı) bunlar için de geçerlidir. Bu son gruptakiler genç olarak kabul edilmezse artık haklarında yetişkinlere özgü hükümler tatbik edilir. 

İtalya’da 14 yaşından küçükler hiçbir surette cezalandırılamaz. 14-18 yaş aralığındaki çocuklar yönünden, fiilin işlendiği esnada suçun anlam ve sonuçlarını kavrayabilme yeteneğinin bulunup bulunmamasına göre bir değerlendirme yapılmakta ve sınırlı da olsa gençlik ceza hukuku rejimi kapsamında cezai sorumluluk kabul edilmektedir.  

Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde cezai ehliyet sınırı olarak 15 yaş tercih edilmiştir. Bu ülkeler, çocukları ceza hukukundan mümkün olduğunca uzak tutmayı hedefleyen, sosyal hizmet ve refah odaklı sistemlere sahip İskandinav modelini temsil etmektedir. 

İskandinav modeline oranla çocuklara yönelik cezai yaptırım eşiğini daha da yüksek tutan ülkelere rastlanmaktadır. Nitekim Portekiz’de 16 yaş, Litvanya’da 16 yaş (belirli bazı ağır suçlar için 14 yaş), Polonya’da 17 yaş (belirli bazı ağır suçlar için 15 yaş), Belçika’da 16 yaş (kural olarak 18 yaş ceza hukukunun tatbiki açısından sınırdır ancak 16 yaşından itibaren işlenen suç itibariyle Gençlik Koruma Kanunundaki tedbirlerin yetersiz kalacağı düşünüldüğünde kişi hakkında ceza kanunu uygulanabilir), Lüksemburg’da 16 yaş (bu ülkede de kural olarak 18 yaş sınırdır, ancak belirli koşullar altında failin kişiliği ve olgunluk düzeyi, işlenen suçla birlikte değerlendirildiğinde 16 yaşından itibaren cezai sorumluluk mümkün olabilir) kabul görmüştür.

Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı düzenlemeler de mevcuttur. Burada önemle ifade edelim ki, yaş küçüklüğü yahut bir çocuğun davranışlarının sonuçlarını anlama ve algılama yeteneği, işlenen suça, o ülkenin sosyal kültürel özelliklerine, coğrafyasına, iklimine ve hatta başka pek çok parametreye göre değişkenlikler içerebilir. Ülkeler arasındaki yaklaşım farklarının sebepleri de bundandır. Örneğin, bazı ABD eyaletlerinde 7 yaş (Kuzey Karolina), 8 yaş (Nevada, Washington), 10 yaş (Wisconsin), 12 yaş (Georgia) sınırına yer verilmişken 33 eyalette asgari bir ceza ehliyeti sınırı öngörülmüş değildir. Kanada’da 12 yaşını doldurmamış çocukların cezai sorumluluğu bulunmamaktadır. Arjantin'de 16 yaşından küçükler işledikleri suçlardan sorumlu tutulamaz; 16-18 yaş arasındakiler ise, yalnızca iki yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçlardan sorumlu tutulabilir. Küba'da 16 yaşını doldurmamış çocukların cezai ehliyeti yoktur. Hindistan’da yaş sınırı 7 iken, Japonya’da 14 yaşından küçüklerin cezai sorumluluğu bulunmamakta, Çin’de de 12 yaşını doldurmayanların cezai sorumluluğu bulunmazken, 12-18 yaş arasındaki küçükler açısından kademeli bir sistem öngörülmüştür.

Görülmektedir ki, ceza sorumluluğunun başlangıç yaşı konusunda mukayeseli hukukta uluslararası bir standart tespit edilmiş değildir. Keza, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de de sözleşmeye taraf devletlere bu konuda bir yükümlülük yüklenmemiştir. Sözleşme, devletlerin ceza yasasını ihlâl konusunda asgari bir yaş sınırı belirleyerek bu yaş sınırının altındaki çocuğun ceza ehliyetinin olmadığının kabulü konusunda çaba göstermesi gerektiğini hüküm altına almakla, bu yöndeki takdiri devletlere bırakmıştır (m.40/3). Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 29.11.1985 tarihinde ve 40/33 sayılı kararıyla kabul ettiği Pekin Kuralları’nda da (Birleşmiş Milletler Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgari Standart Kurallar) hukuk sistemlerinin küçükler için cezai sorumluluk yaşının başlangıcını, duygusal, zihinsel ve düşünsel olgunluk seviyelerini göz önünde bulundurarak çok düşük bir yaş düzeyinde belirlememesi gerektiği düzenlenmiştir (m.4).

Yaş küçüklüğü gibi, yaşlılık da kusur yeteneğini etkileyebilir. Ancak yaşlılık, herkesin zihinsel kabiliyetini etkileyen bir durum olmadığından, yaşın ilerlemesi ile kusur yeteneği etkilenmiş kimseler hakkında, bu durumun etkisine göre, akıl hastalığına ilişkin hükümler uygulanır. 

4- Türk Hukukunda Suça Sürüklenen Çocuğun Cezai Sorumluluğu

TCK.’nun 31’inci maddesinde yaş küçüklüğünün kusur yeteneğine etkisi üç devrede düzenlenmiştir. Birinci devre 12 yaşın bitirilmesine kadar ki devredir (TCK.m.31/1). Kanun 12 yaşını bitirmeyenlerin kusur yeteneğine sahip olmadıklarını aksi ispat edilemeyen bir karine olarak öngörmüştür. Fiili işlediği sırada 12 yaşını bitirmemiş olanlar hakkında ceza kovuşturması yapılamaz ve ceza verilemez. Ancak çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir (TCK. m.31/1). Fıkrada geçen “kovuşturma terimi”, CMK.’nın 2’nci maddesinde tanımlanan teknik anlamda kullanılmamış olup, “takibat” manasına gelmektedir. Bu itibarla küçük hakkında “kovuşturma yapılamaz” ibaresinin mefhumu muhalifinden hareketle soruşturma yapılabilir anlamı çıkarılmamalıdır. Bu yaş grubundaki çocuklar hakkında yakalama, gözaltına alma, tutuklama gibi koruma tedbirlerine başvurulamaz ve bu çocuklar suç tespitinde kullanılamaz.

İkinci devre fiili işlediği zaman 12 yaşını bitirmiş ve fakat 15 yaşını tamamlamamış küçüklere ilişkindir. Bu devredeki küçükler hakkında mahkemece, küçüğün işlediği suçun anlam ve sonuçlarını kavrayabilme yönünden bedeni, akli ve ruhi durumu hakkında bir tespit yapılır. Bu tespit sonucuna göre küçüğün ya fiilinin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneği yeterince gelişmiştir veya gelişmemiştir. Gelişmemişse cezai sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanır. Buna karşılık çocuğun işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde cezai sorumluluğu vardır. Ancak hakkında işlediği suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde oniki yıldan onbeş yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan onbir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda, cezanın yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası yedi yıldan fazla olamaz (TCK.m.31/2). 

Üçüncü devre çocuğun 15 yaşını tamamlamasından 18 yaşını dolduruncaya kadar olan devredir. Kanunumuz bu yaş grubundaki çocukların kusur yeteneğinin varlığını kabul etmekte, ancak henüz çocuk ve ergenlik döneminde olmaları nazarı itibara alınarak cezalarında bir miktar indirim yapılmasını öngörmektedir. Nitekim işlenen suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde onsekiz yıldan yirmidört yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde oniki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda, cezanın üçte biri indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası oniki yıldan fazla olamaz (TCK.m.31/3).

Kişinin suçun işlendiği tarihte çocuk olup olmadığının, çocuk ise hangi evrede olduğunun tespiti konusunda nüfus kayıtları esas alınır. Yaşın belirlenmesinde doğum yılı, ay ve gün dikkate alınarak hesaplama yapılmalıdır. Kişinin belirli bir yaşı doldurmuş sayılabilmesi için ay, gün ve saat hesabıyla yaşını tamamlamış olması gerekir. Bazı durumlarda kişinin ay ve gün hesabının yanı sıra doğum saatinin de hesaplanması gündeme gelebilir. Belirtmek gerekir ki, kanunumuzda bu yönde bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu sebeple kanaatimizce bu durum sanık lehine yorumlanmalı, kişinin aynı günün en geç saatinde doğduğu kabul edilmelidir (Bkz. aksi yönde, Yarg. 13. CD., 5.11.2018, 1876/15016).

Suça sürüklenen çocuğun yaşı (12) ya da algılama ve irade yeteneğinin gelişmemiş olması (12-15 yaş) durumunda uygulanacak çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin neler olduğu ve ne suretle tatbik edilecekleri 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda gösterilmiştir (TCK. m.56, 5). Çocuklara özgü güvenlik tedbirleri (koruyucu ve destekleyici), çocuğun öncelikle kendi aile ortamında korunmasını sağlamaya yönelik danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma konularında alınacak tedbirlerdir. Bunlar çocuğun, fiziksel, ruhsal ve sosyal gelişiminin korunması amacıyla uygulanır. Danışmanlık tedbiri, çocuğa veya bakımından sorumlu kimselere, eğitim ve gelişim konularında rehberlik edilmesini; eğitim tedbiri, çocuğun eğitim kurumuna, meslek kursuna veya işyerine yerleştirilmesini; bakım tedbiri, bakım yükümlüsünün görevini yerine getirememesi halinde, çocuğun bakım kuruluşuna veya koruyucu aile yanına yerleştirilmesini; sağlık tedbiri, çocuğun fiziksel veya ruhsal sağlığının korunması ve bağımlılık tedavisinin yapılmasını; barınma tedbiri, barınma yeri bulunmayan çocuklu kimselere veya hayatı tehlikede olan hamile kadınlara uygun barınma imkânı sağlanmasını kapsar.

Çocuğun tehlike altında olmadığı veya tehlikenin destek yoluyla giderilebileceği durumlarda, çocuk ailesine teslim edilir; gerek görülürse aynı zamanda koruyucu veya destekleyici tedbir de uygulanabilir (ÇKK m.5/3).

Bu tedbirler; çocuğun velisi, vasisi, bakımından sorumlu kişi, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından istenebilir ya da re’sen hâkim tarafından kararlaştırılabilir (m.7/1). Hâkim, çocuğun gelişimini gözeterek tedbirin değiştirilmesine veya kaldırılmasına da karar verebilir (m.7/5).

5- Sonuç ve Bitirirken

Yaş ve suç arasındaki ilişki, kriminolojinin ilk dönemlerden beri ilgi konusu olmuş başlıklardan biridir. İnsanların yaş aldıkça daha az suç işledikleri, genel kabul gören bir düşüncedir. Bu itibarla gençlerin özellikle ergenlik sırasında çok daha dürtüsel, kısa vadeli düşünen ve anlık ödüllere daha fazla tepki veren, buna karşılık uzun vadeli sonuçları daha az dikkate alan özellikleri, onların yetişkinlere kıyasla daha fazla şiddet suçlarını, cinsel suçları ve malvarlığına karşı suçları işlemesine sebebiyet vermektedir. Bu sadece ülkemizde değil, dünyanın pek çok coğrafyasında kabul edilmiş, kriminolojik bir gerçektir. Örneğin, ABD’de 1960’larda suç oranlarının yükselmesinin temel nedenlerinden biri, ikinci dünya savaşı sonrası doğan “Baby boom” kuşağının 15-25 yaş aralığına girmesiydi. Buna karşılık 1990’larda aynı ülkede suç oranlarının düşmesinin temel nedenlerinden biri de, yaklaşık 20 yıl önceki düşük doğum oranları sebebiyle o yıllarda 15-25 yaş arasındaki birey sayısının azalmasıydı. 

Çocuk suçluluğu ile mücadelede cezaların artırılması, beklenen caydırıcı etkiyi yaratmaktan uzaktır. Cezai yaptırımların ağırlaştırılması, ancak rasyonel kararlar verebilen ve sonuçları tartabilen yetişkin bireyler yönünden etkili olabilecek bir faktördür. Oysa çocuk, bilişsel gelişimi gereği kanun maddelerini analiz ederek ya da hapis sürelerini hesaplayarak değil, dürtüleriyle ve çevresel uyaranlarla hareket eder. Çocuğun davranışlarını şekillendiren asıl unsur kanun metinleri değil, onun yaşam alanını kuşatan medya, sosyal platformlar ve sosyal çevredir. Dolayısıyla, cezaları ağırlaştırarak bir korku iklimi yaratmaya çalışmak yerine, çocuğun dünyasına doğrudan temas eden medya, dijital içerikler gibi araçların doğru bir şekilde kullanılması, kültürel, eğitsel çalışmalara ağırlık verilmesi ve en önemlisi makro düzeyde fırsat eşitliliğinin sağlanması, yoksullukla, kötü alışkanlıklarla mücadele gibi konular üzerinde yoğunlaşılması daha faydalı olacaktır. 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU