Afife Jale’den Rojava’ya bir asırlık kadın direnişi: Kesilen saçlar, susturulan sesler

Ahmet Güneştekin Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Son bir haftadır, zihnimi sessizce meşgul eden bir izlek var.
Netflix’te izlemeye başladığım "Ayrılık da Sevdaya Dahil" adlı dizinin başrol karakterinin adı Afife Jale. Ekonomik zorluklar içinde, yazdıklarıyla hayatta kalmaya çalışan bir senaristin ayakta durma mücadelesini anlatan bu hikâye, farkında olmadan beni başka bir Afife’ye, başka bir zamana taşıdı.

İsim benzerliği ilk bakışta bir rastlantı gibi durabilir. Ama kadınların yüzyıllardır süren var olma, tutunma ve direnme hikâyeleri söz konusu olduğunda, bazı rastlantılar anlamlı bir çağrışıma dönüşür. Biri kalemiyle, diğeri bedeniyle; biri bugünün ekranında, diğeri yüzyıl öncesinin sahnesinde… Ama aynı direnç çizgisinde buluşan iki Afife.

Bu çağrışmanın ağırlığıyla, bu hafta Zorlu PSM’de sahnelenen "Afife" oyunundaydım.

 

Oyunu izlerken zihnim, sahneden çok daha uzağa; bugünün karanlık coğrafyalarına, özellikle Rojava’ya gidip geldi. Dinin dar bir yorumu üzerinden Müslüman kadınların sosyal hayattan dışlandığı, sahneden yasaklandığı, baskılarla kuşatılmış bir hayatta Afife Jale'nin var olma mücadelesini düşündüm. Bugün kadınların maruz kaldığı şiddetle, hayatta kalma mücadelesiyle kıyaslanamaz. Ama kadınların hayatları üzerinde son söz hakkı, buna yönelik özgürlük talepleri ve arayışları açısından zihnimde üst üste bindi. Aradan bir asırdan fazla zaman geçmişti; ancak kadın bedenine yönelen baskının dili neredeyse hiç değişmemişti.

Osmanlı’nın son döneminde yasak olan tiyatro değildi; Müslüman kadınının görünürlüğüydü. Sahne “ayıp” sayılmadı, ama sahnede görünen Müslüman kadın “teşhir” olarak okundu. Bu yüzden perdede kadın sesi duyulurken, o ses çoğu zaman Ermeni, Rum ya da Yahudi Osmanlı kadınlarına aitti. Afife Jale’nin sahneye çıkışı, bir role değil; kamusal alana atılmış cesur bir adımdı. Yasak, dinin kendisinden çok, onu yorumlayan erkek egemen aklın eseriydi.

Bir zamanlar din ve ahlâk anlayışı öne sürülerek Afife Jale’nin sahneye çıkması engellenmişti. Bugün de dünyanın farklı coğrafyalarında, yine “din adına” ya da “ahlâk” söylemleriyle kadınlar susturuluyor, kamusal alandan dışlanıyor, hayatları üzerinde söz sahibi olmaları engelleniyor. Rojava’da kadınların öldürülmesi, bedenlerinin teşhir edilmesi, saç örgülerinin zorla kesilmesi yalnızca bireysel suçlar değil; kadının kamusal varlığına ve özgürlük talebine yönelmiş sembolik bir yok sayma biçimi olarak okunmalıdır.

 

Bu nedenle Afife’yi izlemek yalnızca estetik bir deneyim değil, ağır bir yüzleşmeydi.

Afife, kuşaklar boyunca tiyatroculara ve cesur kadınlara ilham olmuş; karanlık zamanlarda bir deniz feneri gibi yol göstermiş bir simgedir. Sahnede olmayı bütün mevcudiyetiyle arzulayan Afife Jale’nin, kadının sahnede görünür olmasına yasak koyan düzene başkaldırısı, bu oyunda çağdaş bir yorumla yeniden kurulur. İşgal altındaki İstanbul’da, cephesini perdesi bellemiş çok kültürlü bir tiyatro kumpanyasının sahne arkasını anlatırken, kadınların tarih boyunca verdikleri var olma mücadelesi sahneye taşınır.

Bu oyunu anlamak için çoğu zaman metni ve rejiyi merkeze almak gerekir. Ancak Afife için bu kural bilinçli biçimde yer değiştirir. Burada başrolden yola çıkarak oyunculuğu öne almak kaçınılmazdır. Çünkü oyunun yönünü belirleyen şey, sahnede kurulan dramatik yapıdan çok Demet Evgar’ın sahnede kurduğu hayattır.

 

Evgar, Afife Jale’yi oynamaz; onu yaşar. Minimal bir sahne düzeninde, dekora ihtiyaç duymadan sahneye hâkim olan bir performans sergiler. Işıltılı ama gösterişsiz, disiplinli ama çabasız görünen bu oyunculuk; her hamlesi düşünülmüş, her susuşu anlamla örülmüş bir sahne hâlidir.

Bu güçlü merkezin karşısında Necip Memili, oyunu ustalıkla taşıyan ve derinleştiren bir varlık olarak sahnede durur. Memili’nin performansı, tekil bir rol yorumunun ötesine geçer; farklı karakterleri tek bir bedende, tek bir nefeste, hiçbir kırılma yaratmadan var edebilme becerisiyle oyuna genişlik kazandırır. Oyuna hâkimiyeti, varlığını bağırmadan hissettirmesi ve sahneyle kurduğu organik ilişki, “iyi bir tiyatrocu nasıl olunur?” sorusuna sessiz ama güçlü bir yanıt gibidir.

Tilbe Saran’ın sahnedeki varlığı ise oyunun dramatik ağırlığını derinleştiren, deneyimiyle güven veren bir başka güçlü halka olur. Yardımcı rollerdeki oyuncular, sahnede kurulan kolektif yapıyı besleyen nitelikli bir bütünlük hissi yaratır.

Oyunun çağdaş yorumunu güçlendiren önemli unsurlardan biri de, kameranın anlatının aktif bir parçası olarak sahneye dâhil edilmesidir. Canlı performans sırasında bazı kritik anların siyah-beyaz olarak dev ekrana taşınması, yalnızca görsel bir tercih değil; bilinçli ve çağdaş bir tiyatro dili önerisidir. Kamera, sahnedeki bedeni çoğaltır, duyguyu yakın plana çeker, seyirciyi edilgen bir izleyici olmaktan çıkarıp tanıklığa davet eder.

Sahneden çıkıp yeniden dünyaya baktığımızda ise karşımıza daha sert bir gerçeklik çıkar.

Suriye’de, özellikle IŞİD’in kadınlara yönelik uygulamaları; tecavüz, zorla alıkoyma ve köle pazarlarında satılma gibi fiillerle, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarını 21. yüzyılda yeniden hatırlatmıştır. Bu uygulamalar uluslararası hukukta insanlığa karşı suç olarak tanımlanır.

Bir asır önce Afife Jale’ye “sahneye çıkamazsın” diyen zihniyet ile bugün kadınlara “istediğin ve inandığın gibi yaşayamazsın” diyen anlayış arasında, biçimsel farklar olsa da zihinsel bir kopuş yoktur.

 

Yüzyıl değişti.
Çağ değişti.
Ama kadınların mücadelesi bitmedi.

Bu yüzden Afife yalnızca bir tiyatro oyunu değildir.
Bu oyun; kesilen saçlarla, susturulan seslerle, yasaklanan bedenlerle yazılmış bir tarihin sahnedeki yankısıdır.

Ve belki de en acı gerçek şudur:
Kadınların susturulduğu her yerde, insanlık biraz daha eksilir...

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU