Giriş: Bir Çocukluk Merakından Anglo-Sakson Dünyasının Kalbine
Bazı ülkeler ve kültürler, her zaman merak uyandırır; benim çocukluğumdan beri ilgimi çeken ise İngiltere ve Anglo-Sakson kültürünün kendisiydi. Kitaplar, sinema ve tarih sayfaları aracılığıyla tanıdığım bu ülke, ilerleyen yıllarda akademik okumalarımda—özellikle sosyolojiye alanında—büyük bir etki yarattı. İngiltere yalnızca bir ada ülkesi değil; emperyalizmin simgesi, Anglo-Sakson kültürünün kalbi ve “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” mottosuyla küresel algı yönetiminin merkezidir. Dört günlük yoğun seyahatim, zihnimdeki devasa imparatorluk imajının modern dünyayla nasıl harmanlandığını görmemi sağladı.
Bu yolculukta, İngiliz propaganda kültürünün eski bir stratejisi olarak kendi sömürgelerinden getirdiği insanları etkileme çabalarını bilen biri olarak, bu sihre kapılmadan gözlemlerimi paylaşma fırsatı buldum. Kültürü, geçmişi ve günümüz pratiklerini eleştirel bir merakla inceleme imkânı yakaladım.
Londra: Küresel Bir Mozaik ve Krallık
Londra sokaklarında yürürken insan yalnızca bir başkentin içinde dolaşmaz; emperyalizmin taşa, mermere ve kurumlara bürünmüş haliyle yüzleşir. Şehrin silüeti, gücün ve zamanın kontrolünün bir ilanı gibidir. Big Ben, Britanya’nın dünyaya nizam verme iddiasının zamana kazınmış halidir; hemen karşısında yükselen London Eye ise modern mühendisliğin eski mirasla kol kola girişini simgeler. Buckingham Sarayı’nın etrafındaki girişlerde yazan sömürgeleri kraliyetin sadece bir sembol değil, bu devasa düzenin yaşayan kalbi olduğunu fısıldar.
Londra’nın asıl büyüleyiciliği ise bu tarihi dekorun içinde yaşayan uçsuz bucaksız insan çeşitliliğidir. Ancak dikkat çekici bir detay var: Şehrin devasa çarklarını döndüren hizmet sektöründe İngilizlere rastlamak neredeyse imkansız. Restoranlardan otellere, ulaşım ağından kafelere kadar her yerde dünyanın dört bir yanından gelmiş, farklı dilleri konuşan göçmenler çalışıyor. Bu kozmopolit iş gücü kaotik görünse de, şehirde bir temizlik En azından zone 1 ) ve düzen hâkim. Parlamento önünde güncel küresel krizler için -izin verilen ölçüde- protestolarda dikkatimi çekti. British Museum ise bu görkemin arka planını anlatır; burası bir müzeden ziyade bir imparatorluğun çoğunu izinsiz topladığı bir "ganimet odası" gibidir.
Cambridge: Taş Binaların Gölgesinde Bir Deha Mabedi
Cambridge’e geçtiğinizde, Londra’nın gürültülü kalabalığı yerini bir sessizliğe ve derin bir akademik havaya bırakır. Burası bana daha önce ziyaret ettiğim Almanya’daki Heidelberg kentini anımsatıyor; ancak Cambridge’te üniversite-şehir bütünleşmesi çok daha köklü ve sarsıcı hissediliyor. Şehrin kalbinde yükselen University Church of St Mary the Great’in kulesinden baktığınızda, yüzlerce yıllık taş binaların arasında bisikletleriyle derslerine yetişen "çocuk yaştaki" öğrencileri ve yaşlılıktan beli bükülmüş hocaları görmek, eğitimin burada nasıl bir yaşam biçimi olduğunu kanıtlıyor. Özellikle son yıllarda şehrin demografisini değiştiren Uzak Doğulu öğrenci yoğunluğu, Cambridge’in küresel bilgi pazarındaki yerini bir kez daha teyit ediyor.
Yürüyüşüm sırasında Neo-Klasik mimarisiyle büyüleyen Downing College'ın huzurlu avlularından geçip, tarihin tozlu sayfalarının aralandığı meşhur Eagle Pub’a uğradım. Burası DNA’nın keşfinin müjdelendiği, her köşesinde bir dehanın gölgesinin olduğu bir mekan. Hatta bu sokaklarda yürürken, tarihin en ünlü casus halkası olan Cambridge Beşlisi’nin ruhuyla karşılaşmış gibi hissettim. King’s College’ın görkemli şapeli ve Queens’ College’ın "Matematiksel Köprüsü", bu şehri insanlık birikiminin korunduğu kutsal bir mabede dönüştürüyor. Üniversiter kültürün kente hakim olduğu gözlemlemek bir akademisyen güzel bir fırsat oldu. Bu kentin üniversitesinin 34 Nobel ödülü kazanması da tesadüf değil…
Modern Zamanın Sancıları: Ekonomik zorluklar
Ancak bu düzenin ve estetiğin ardında, modern zamanın getirdiği ağır bir yük vardır. İngiltere bugünlerde tarihinin en pahalı dönemlerinden birini yaşıyor. Yerli, yabancı kimle konuşsam hep bunu dile getirdiler. Yaşam maliyetleri her geçen gün daha da hissedilir hale gelirken, Ukrayna-Rusya savaşının tetiklediği enerji krizine şimdi Orta Doğu’daki gerilimler de eklenmiş. Görüştüğüm herkesin ortak şikayeti hayat pahalılığı ve pompa fiyatlarındaki keskin artıştı (geldiğim gün ve gittiğim gün arasında dizel benzinde 3 poudluk artış dikkat çekiciydi).
Bu ekonomik baskı içinde Türkiye, İngilizler için sadece stratejik bir ortak değil, aynı zamanda bir çözüm merkezi olarak öne çıkıyor. Özellikle saç nakli ve dişçilik hizmetleri gibi sağlık turizmi alanlarında Türkiye'nin sunduğu kalite ve maliyet avantajı herkesin dilinde (geçen aylarda ziyaret ettiğim New York’ta da aynı görüşleri dinlemiştim). İngilizlerin bu ilgisi, Türkiye'nin sağlık turizmindeki markasını daha da ileriye taşıması ve bu potansiyeli çok daha profesyonel bir vizyonla geliştirmesi gerektiğini açıkça gösteriyor.
Braintree: İngiltere'de Bir Türk Sofrası ve Türkiye Merakı
Bu karmaşık tablonun içinde Braintree gibi sakin bir kasabaya yolunuz düştüğünde, sizi sıcak bir sürpriz karşılar. Türk girişimci Hasan Yaşasın’ın işlettiği Hastürk Restaurant, küçük ama anlamlı bir kültür köprüsü kurmuş durumdadır. İngiliz kasabalarının sessiz atmosferinde tüten bir Türk yemeğinin kokusu, sadece bir lezzet değil, bir memleket hikayesidir. Musakka ve şil kebap herkesin dilinde. Burada yemek yerken İngilizlerin Türkiye’ye olan derin merakına şahit olursunuz. Sadece tatil rotalarını değil, Türkiye’nin küresel siyasetteki "dengeleyici" pozisyonunu merakla sorarlar. Türkiye’nin bu stratejik rolü, İngiliz entelektüellerinden kasaba sakinlerine kadar herkesin takdirle takip ettiği bir konu haline gelmiştir.
Bitmeyen Keşif: Yeni Rotalara Doğru
Bu dört günlük kısa yolculuk, İngiltere’nin sunduğu uçsuz bucaksız hazinenin yalnızca giriş kapısıydı. Bir sonraki seyahatimde, Cambridge’in ezeli rakibi Oxford’u, ardından Sanayi İnkılabı’nın merkezi ve modern dünyanın üretim motoru olan Manchester’ı ve müziğin ruhunu taşıyan Liverpool’u keşfetmeyi planlıyorum. Hatta ajandamın üçüncü durağında, Büyük Britanya’nın diğer renkleri olan Galler, İskoçya ve İrlanda’nın o kendine has atmosferlerine girmek var. Dünyayı anlamanın yolu onun sokaklarında yürümektir ve bu adanın sokakları, her defasında anlatacak yeni bir hikaye saklıyor. Kazandığınız tecrübe, okunan kitaplardan ve izlenen filmlerden çok daha kalıcı ve kıymetlidir.
Elbette sonuç olarak de şunları da söylemeliyiz post-kolonyallist ve post emperyalizmin her türlü olanakları İngiltere’de çok yoğun bir şekilde kullanılmakta özellikle Orta Doğu’daki görünmez ve fakat etkili gücünü de insanların gözüne soka şoka göstermekte çok da mahirler.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish