ABD ve İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat'ta başlatmış olduğu saldırılardan sonra savaşın uluslararası hukuka uygun olup olmadığı tartışma konusu olmuş ve taraflar karşılıklı açıklamalar yaparak saldırılarına meşruiyet kazandırma yarışına girmişlerdir. ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın nükleer silah üreteceğini bu savaşın dünyaya yapılan bir iyilik olduğunu ifade ederken ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, yaptığı açıklamada ABD'nin önleyici olarak İran'ı hedef almak zorunda kaldığını söylemiştir. İsrail’den ise Cumhurbaşkanı İsaac Herzog İran'ın silah geliştirme planlarının bulunduğunu bunun saldırılarının gerekçesi olduğunu ifade edilmiştir. İran’dan gelen açıklamalarda ise Körfez ülkelerinde bulunan ABD üslerine karşı yapılan saldırıların meşru müdafaa hakkından kaynaklandığı dillendirilmiştir. Savaş tüm yıkımıyla devam ederken uluslararası hukukun normları ve temel ilkeleri ciddi bir sınamayla karşı karşıya kalmış durumdadır.
Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrası, devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet kullanmasını yasaklayan temel bir kuralı düzenlemektedir. Bu hükme göre, BM üyesi devletler başka bir devletin toprak bütünlüğünü ya da siyasal bağımsızlığını hedef alacak şekilde güç kullanmaktan veya güç kullanma tehdidinde bulunmaktan kaçınmakla yükümlüdür. Ayrıca bu ilke gereğince, Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleriyle bağdaşmayacak nitelikte herhangi bir kuvvet kullanımına da başvurulamaz. Kuvvet kullanma yasağı olarak da adlandırılan bu norm uluslararası hukukun emredici normu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yasağın ancak iki farklı istisnası söz konusudur. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi devletlere silahlı bir saldırı karşısında meşru müdafaa hakkı tanımaktadır. Bunun yanında, uluslararası barış ve güvenliğin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Şart’ın VII. Bölümü çerçevesinde aldığı kararlar doğrultusunda kuvvet kullanılmasına da hukuken izin verilebilmektedir.
Meşru müdafaa hakkı 51. maddede “Bu antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez” şeklinde düzenlenmektedir. Bu hak düzenlemeden de anlaşıldığı üzere ancak ve ancak silahlı bir saldırının meydana gelmesi şartına bağlıdır. Ayrıca meşru müdafaa hakkının kullanılmasında iki temel ölçüt ön plana çıkmaktadır: gereklilik ve orantılılık. Gereklilik ilkesi, gerçekleşen silahlı saldırının başka bir yöntemle önlenmesinin mümkün olmaması durumunda kuvvet kullanımına başvurulabileceğini ifade eder. Orantılılık ilkesi ise savunma amacıyla kullanılan gücün, maruz kalınan saldırının kapsam ve etkisiyle dengeli olmasını zorunlu kılar. Bunun yanında, meşru müdafaanın zaman bakımından da saldırıyla bağlantılı olması gerekir; başka bir ifadeyle savunma eylemi saldırının hemen sonrasında ya da makul kabul edilebilecek kısa bir süre içinde gerçekleştirilmelidir. Önleyici meşru müdafaa kavramı ise uluslararası hukukta tartışmalı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yerleşik Uluslararası Adalet Divanı kararlarında silahlı saldırının meşru müdafaa hakkını doğurabilmesi için belli bir ciddiyet ve yoğunluk düzeyine ulaşması gerektiği ifade edilirken bununla birlikte, başvurulan meşru müdafaa tedbirlerinin amacının yalnızca saldırıyı durdurmak ve etkisiz hâle getirmekle sınırlı olması gerektiği vurgulanmıştır.
Uluslararası hukuk hükümleri böyleyken ABD ve İsrail’in herhangi bir güvenlik konseyi kararına dayanmaksızın sadece meşru müdafaa iddiası ile saldırılarını gerçekleştirmesi açık bir şekilde BM sözleşmelerinin ihlalidir. Nitekim bu saldırılar kuvvet kullanma yasağı gibi emredici bir normun istisnalar yoluyla genişletilmesi anlamına gelmektedir. Kaldı ki rejim değişikliği gibi ifadeleri kullanılarak açıklamalar yapılması uluslararası hukukun evrensel ve temel normlarına aykırılık teşkil etmektedir. Ayrıca İran’a yönelik olarak nükleer kapasitesinin yarattığı potansiyel tehlikenin varlığı sadece soyut bir tehdit algısından ibarettir. Bu tehdit algısı üzerinden meşru müdafaa hakkının kullanılması hukuka aykırı ve tehlikeli bir girişimdir. Nitekim bu tip saldırılar uluslararası düzenin istikrarsızlaşarak anarşik bir yapıya dönüşmesine ve devletlerin birbirlerini potansiyel tehdit olarak görüp bu algı doğrultusunda saldırgan davranışlarda bulunmalarının önünün açılmasına yol açabilir.
Ayrıca henüz askeri operasyonun ilk günlerinde İran’da bir okulun vurularak 165 kız çocuğunun katledilmesi kuvvet kullanma yasağı ile uluslararası insancıl hukukun koruma mekanizmalarının pratikte ne ölçüde uygulanabildiğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak değerlendirilebilir. Meşru müdafaa gerekçesiyle başlatıldığı ileri sürülen bir operasyonun henüz başlangıç aşamasında bu denli yüksek sayıda sivil kayba yol açması, söz konusu müdahalenin insancıl temellerinin tartışılmasını gündeme getirmiştir. Nitekim 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ile bunlara ek protokollerde, ayrım gözetme, orantılılık ve askerî gereklilik ilkeleri yer almaktadır. Ayrım gözetme ilkesi, çatışan tarafların siviller ile savaşanlar arasında ve sivil nitelikli hedefler ile askerî hedefler arasında açık bir ayrım yapmasını zorunlu kılmaktayken orantılılık ilkesi ile bir askerî hedefe ulaşılmasıyla elde edilmesi beklenen askerî fayda ile sivillerin maruz kalabileceği can kaybı ya da zarar arasında makul bir denge bulunmasının gerektiği ifade edilmiştir. Askerî gereklilik ilkesi ise kuvvet kullanımının yalnızca askerî amaçlara ulaşmak için zorunlu ve ölçülü olduğu durumlarla sınırlı olması gerektiği belirtilmiştir. İnsancıl Hukuka ait ilkelerin henüz savaşın ilk gününde göz ardı edildiği görünmektedir. Sivil kayıplarla beraber özellikle nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu bir bölgede gerçekleştirilen hava saldırılarında, siviller ile askerî hedeflerin birbirinden ayrılmasını zorunlu kılan ayrım ilkesinin yeterince gözetilmediği ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak bu savaş uluslararası hukukun emredici normlarını yok saymakta ve dünyada yeni bir düzenin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Tarafların uluslararası hukukun temel kurallarına özellikle kuvvet kullanımının sınırlandırılmasına, devletlerin egemenlik haklarına saygı gösterilmesine ve uluslararası insancıl hukuk hükümlerine tam ve eksiksiz biçimde riayet etmesi zorunludur. Aksi halde uluslararası hukukun otoritesi sona erecek yerine devletlerin kendi güvenlik stratejilerini dünyaya dayattığı küresel kaos meydana gelecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish