Vladimir Putin’in Çin ziyareti son yılların en kritik jeopolitik olaylarından biri olarak değerlendirilmelidir. Bu ziyaret iki liderin protokol görüşmesi olmasının çok ötesinde bir anlam taşıyor.
Dünyanın içinden geçtiği tarihsel dönüşüm düşünüldüğünde Moskova ile Pekin arasındaki yakınlaşma yeni küresel güç dengelerinin hangi yönde şekilleneceğine dair önemli ipuçları veriyor.
Ziyaret boyunca verilen mesajlar, kullanılan diplomatik dil, yapılan açıklamalar ve sembolik detaylar dikkatle incelendiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Çin ve Rusya, Batı merkezli uluslararası sistemin karşısına alternatif bir güç ekseni çıkarma arayışındadır.
Dünya uzun zaman tek kutuplu-tek merkezli-tek medeniyetli bir düzen içinde yaşadı. Sovyetler Birliği çöktükten sonra Amerika Birleşik Devletleri ekonomik, askeri, teknolojik ve kültürel açıdan rakipsiz hale geldi.
Washington merkezli düzen küreselleşmenin taşıyıcısı oldu. NATO genişledi, dolar küresel finansın merkezi haline geldi ve Batılı kurumlar uluslararası siyasetin temel belirleyicisi olarak öne çıktı.
Uzun yıllar boyunca dünya siyasetinin yönü büyük ölçüde Atlantik merkezli belirlendi. Fakat son 20 yılda bu yapı derin biçimde sarsılmaya başladı. Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden güç toplaması, Batı’nın yaşadığı ekonomik krizler ve Amerikan gücüne duyulan güvensizlik yeni bir dönemin kapısını araladı.
Putin’in Çin ziyareti tam da bu dönüşüm sürecinin ortasında gerçekleşti. Bu yüzden ziyaretin anlamı iki ülke arasındaki ilişkilerin ötesine taşmaktadır. Asıl mesele yeni dünya düzeninin hangi güçler tarafından şekillendirileceğidir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Çin ile Rusya bugün kendilerini yükselen yeni çağın kurucu aktörleri olarak görüyor. Bu bakış açısı tesadüfi değil. Hem Moskova hem Pekin mevcut uluslararası sistemin kendi çıkarlarını sınırladığına inanıyor.
Batı’nın kurduğu finans düzeni, yaptırım mekanizmaları, askeri ittifaklar ve siyasi normlar bu iki ülke tarafından stratejik baskı araçları şeklinde okunuyor.
Rusya açısından mesele oldukça nettir. Ukrayna savaşıyla birlikte Moskova, Batı dünyasıyla tarihinin en büyük kopuşlarından birini yaşadı.
Avrupa pazarlarının daralması, enerji ihracatının yön değiştirmesi, Rus bankalarının uluslararası sistemden dışlanması ve ağır yaptırımlar Kremlin’i yeni ortaklıklara zorladı. Çin bu noktada Rusya için hayati önemde bir çıkış kapısına dönüştü.
Enerji ticareti büyüdü, yerel para birimleriyle yapılan işlemler arttı, ekonomik iş birliği genişledi. Putin’in Pekin’de verdiği görüntü aslında Batı’ya yönelik psikolojik bir mesajdı: Rusya izole edilmiş bir ülke değildir.
Fakat ziyaretin derin anlamı ekonomik anlaşmalarla sınırlı değildir. Burada asıl dikkat çekici unsur Çin ile Rusya’nın dünyayı yorumlama biçimlerinin giderek birbirine yaklaşmasıdır. Her iki ülke de Batı’nın evrensel değer söylemine karşı çıkıyor.
Demokrasi, insan hakları, özgürlük ve liberal düzen gibi kavramların Batı tarafından jeopolitik baskı aracı şeklinde kullanıldığını düşünüyorlar.
Bu nedenle “çok kutupluluk”, “egemenlik”, “medeniyet çeşitliliği”, “kültürel egemenlik’’ ve “iç işlerine müdahale etmeme” gibi kavramları sürekli ön plana çıkarıyorlar.
Bu yaklaşım özellikle Afrika, Asya, Ortadoğu ve Latin Amerika’daki birçok devlet için dikkat çekici hale geldi. Çünkü Batı’nın son yıllarda izlediği politikalar birçok ülkede ciddi güvensizlik yarattı.
Afganistan ve Irak işgali, Libya müdahalesi, ekonomik yaptırımlar, finans sisteminin siyasi baskı aracı şeklinde kullanılması ve çifte standart algısı Batı’nın küresel meşruiyetini zayıflattı.
Çin ile Rusya bu boşluğu doldurmaya çalışıyor. Kendilerini “alternatif güç merkezi” şeklinde sunuyorlar. Batı’nın siyasi şartlar dayattığını kendilerinin ise ekonomik ortaklık ve egemenlik ilkesi üzerinden ilişki kurduğunu anlatıyorlar.
Putin’in Çin ziyareti sırasında kullanılan dil bu yüzden son derece dikkat çekiciydi. Görüşmelerde “adil dünya düzeni”, “çok taraflılık”, “küresel güneyin yükselişi” ve “uluslararası sistemin demokratikleşmesi” gibi ifadeler öne çıktı.
Bunlar sıradan diplomatik klişeler değil. Bu kavramlar yeni bir jeopolitik anlatının temel taşlarıdır. Çin ile Rusya bugün yeni bir ideolojik çerçeve oluşturmaya çalışıyor.
Fakat bu ideoloji klasik anlamda bir ideoloji değil. Ne Sovyet tipi komünizm ne de Batı tarzı liberalizm. Daha çok güç merkezlerinin çoğaldığının yanında devlet egemenliğinin öne çıktığı ve Batı’nın evrensellik iddiasının reddedildiği bir yaklaşım.
Çin ile Rusya bugün dünya siyasetinde giderek “çelik çekirdek” niteliği taşıyan bir eksen oluşturmaya çalışıyor. Bu çelik çekirdek, klasik askeri ittifak mantığından farklı biçimde ilerliyor.
Ortaklığın temelinde ortak tehdit algısı, Batı merkezli sistemden duyulan rahatsızlık ve yeni güç dengeleri kurma isteği bulunuyor. Moskova askeri kapasite, enerji gücü ve jeopolitik ağırlık sağlarken; Pekin ekonomik hacim, teknoloji, üretim ve finansal etki sunuyor.
Böylece biri güvenlik omurgasını diğeri ekonomik omurgayı inşa ediyor. Bu yapı giderek Avrasya merkezli yeni güç mimarisinin çekirdeğine dönüşüyor. Putin ile Xi’nin verdiği mesaj da tam burada anlam kazanıyor: Dünya artık tek merkezden yönetilen tek medeniyet anlayışıyla şekillenen bir yapı olmayacak.
Çin-Rusya çelik çekirdeği, Batı’nın küresel sistem üzerindeki tarihsel tekelini kırmayı hedefleyen yeni çağın en güçlü stratejik hattı haline geliyor.
Aslında bugün ortaya çıkan tablo yeni bir Avrasya merkezli güç mimarisidir. Atlantik merkezli sistemin karşısına kara gücüne dayalı alternatif bir eksen çıkarılıyor. Çin üretim gücüyle, Rusya enerji kaynakları ve askeri kapasitesiyle bu eksenin temel direkleri olmaya çalışıyor.
BRICS’in genişlemesi, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün büyümesi ve dolar dışı ticaret arayışları bu büyük stratejinin parçalarıdır.
Bugün dünyanın yaşadığı süreç büyük bir sistem dönüşümüdür. Bu dönüşüm askeri savaşlardan çok ekonomik ağlar, teknoloji rekabeti, enerji koridorları ve finans sistemleri üzerinden ilerliyor. Çin ile Rusya bu yeni dönemde Batı’ya alternatif bir merkez oluşturma çabası içinde.
Fakat bu yeni düzenin nasıl şekilleneceği henüz net değil. Geçiş dönemleri her zaman karmaşıktır. Güç merkezleri arasında rekabet artar, ittifaklar değişir ve uluslararası sistem daha kırılgan hale gelir.
Putin’in Çin ziyareti bu kırılgan dönemin en güçlü sembollerinden biri oldu. Ziyaret, yükselen güçlerin artık dünya siyasetinde daha fazla söz sahibi olmak istediğini gösterdi. Çin ile Rusya kendilerini Batı dışı yeni çağın kurucu aktörleri şeklinde konumlandırıyor.
Dolaysıyla verdikleri temel mesaj şudur: Dünya artık tek merkezden yönetilmeyecek.
Aslında ziyaretin özü tam olarak burada yatıyor. Mesele iki liderin görüşmesi değil. Mesele, tarihin yönünün değişmeye başlamasıdır. Bugün Pekin ile Moskova arasında kurulan yakınlık, 21. yüzyılın güç haritasını yeniden çizme girişimidir.
Bu girişimin başarılı olup olmayacağı henüz bilinmiyor. Fakat kesin olan bir şey var: Dünya eski dünya değil. Atlantik merkezli çağın mutlak üstünlüğü sarsılıyor ve Avrasya yeni dönemin ağırlık merkezlerinden biri haline geliyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish