Kürt meselesini yakından takip eden Immanuel Wallerstein, kapitalist dünya-sisteminin işleyişinde oluşan çelişkileri Kürtler bağlamında egemenlik, ulus devlet, demokrasi ve kapitalizm başlıklarıyla değerlendirmişti. Kürt sorununa yaklaşımını esas olarak dört temel başlıkla açıyordu Wallerstein: Devletlerin egemenlik arayışı, tüm devletlerin birer ulus olmaya kenetlenmesi, devletlerin demokratik olma talepleri, kapitalizmin kendini dengede tutma yolları.
Her biri kendi içinde tartışılacak olan bu çelişkiler, son gelişmeleri içine alarak değerlendirildiğinde dünyanın gidişatına ilişkin önemli işaretler barındırıyor. Bu belirlemelerden ilki, çoklu nitelikleriyle sistemin çarkına dönüşen ulusal devletlerin tarihselliğinin farklı olduğudur. Ayrıntılı teorik tartışmalardan yapılan bir değerlendirmeyle, küresel kapitalist sistemin çarkını oluşturan devletlerin güç kapasitelerinin birbirinden farklı olduğu görülür. Bu farklılıklar, devletlerin siyasal yapılarından vatandaşlık rejimlerine, ulusal kimlik inşa süreçlerinden varlık stratejilerine kadar uzanan çok katmanlı dinamikleri de beraberinde getiriyor. Buradan ulus devlet(ler)in her şeye muktedir olduğu/olabileceği sonucu çıkmadığı gibi küresel kapitalist sistemin temel dinamiğini oluşturan genel çerçevenin bu zeminle şekillendirildiği ifade edilebilir.
Wallerstein’dan yapılan bu kısa giriş, Türkiye, Suriye ve Kürtlerin de bulunduğu denkleme ilişkin mevcut gelişmelerin nedenlerine ve olası sonuçlarına ilişkin makro-tarihsel bir perspektif öneriyor.
10 Mart Mutabakatı ile Suriye meselesini çözüme kavuşturma arayışlarını takip eden görüşmelerin ulaştığı yerden bakıldığında genel tablo, yeni dünya düzeni olarak tanımlanan konjonktürel gelişmelerin hala sıkı sıkıya 19. yüzyıl üzerine inşa edildiğini gösteriyor. Vestfalyan düzene dayalı 19. yüzyıl kapitalist ekonomi, bugünkü haliyle ulusal devletlerin bağrında yeşermeye devam ediyor. Nitekim devletler egemenliklerinin “dışa dönük” kapasitelerini güçlendirerek geçerli aktör olmayı sürdürüyorlar. Böylelikle hegemon güçlerin bölgesel maliyetleri paylaşma ve düzen tesis etme arayışları, bölgede görece güçlü devletlerle stratejik çıkarlar temelinde anlaşmayı öncelikli kılıyor.
Suriye örneğinde bunun yansıması, Türkiye’nin aktif bir dış politika izleyerek bölgede Amerika-İsrail ve örtülü biçimde AB ülkelerinin müttefikliğiyle hareket etmesidir. Bu noktada Türkiye sürecin pasif bir aktörü olmadığı gibi, Suriye’deki gelişmelerin ekonomik ve siyasi sonuçlarını yönetme imkanına sahip oluyor. Türkiye’nin sınırlarının hemen yanı başında olası bir Kürt siyasi özerk yapılanmasının varlığına ilişkin şerhi siyasi boyutu oluştururken; Suriye’de ekonomik kaynaklar üzerinden iktidar(lar)ın kendilerini yeniden yapılandırabilecekleri yeni sermaye birikim alanlarına yönelmeleri ise ekonomik boyutu oluşturuyor. Suriye’yi merkezi devlet silüetine büründürme çabaları, Türkiye’ye siyasi merkezileşmenin yanı sıra devletin sermaye birikim araçlarını çeşitlendireceği ekonomik kaynaklara erişimin kapısını da aralıyor. Bu yönüyle 19. yüzyılda kurulan sistemin tekil üyeleri devletler günümüz koşullarıyla kendilerini yeniden yapılandırıyorlar. Ulus devletleri ortadan kaldırmadan -bir diğer anlamıyla sınırların çizilmesinde köklü değişikliklere gidilmeden- bölgesel ittifakların geliştirilmesi konjonktüründe Suriye dosyası Türkiye’ye teslim edilmiş görünüyor.
Sürecin Kürtler bağlamındaki etkisi sözünü ettiğim bu zeminden ilerliyor. Amerika-SDG ortaklığının değişkenliğinin kurulduğu bağlam, dünya-sistemi çelişkilerinde anlam buluyor. “Karın maksimizasyonu” hedefine dayanan tarihsel kapitalizmin günümüz hegemon halkası Amerika’nın dünya-sistem politikasında, kültürel yakınlıkların (seküler, liberal, batılı değerlere sahip olma vb.) öncelikli olamayacağı öngörülmesi zor olmayan işaretlerden sayılabilir. Ahmed Şara’nın sakallarını keserek takım elbise giymesi ve daha da önemlisi Sünni radikalliğin devletleşmesi, küresel sistem için tehdit olmaktan ziyade daha güvenli ve kontrol edilebilir kabul ediliyor. Nitekim IŞİD karşıtı mücadeleyi Suriye hükümetiyle birlikte yürüteceğini açıklayan Trump açısından, IŞİD ile mücadele başlığının merkezi devlet gücüne ulaşmayı hedefleyen Ahmed Şara’ya devredilmesi, Sünni blok içindeki radikallerin yine aynı gelenekten gelen bir aktör eliyle tasfiye edilmesi küresel sistem nezdinde güven ilişkisini tazeler.
Wallerstein’ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, kapitalist sistemin “sonsuz ve sınırsız sermaye birikiminin” görece merkezden yürütülmesi yani sorunsuz işleyişine dayanması, küresel politikanın stratejik ortaklarının değişkenliğini belirliyor. Amerika’nın SDG ile kurduğu ittifakın hızla yön değiştirmesi, stratejik ortaklık içinde olduğu diğer aktörlerle yürüttüğü pazarlıklarla bağlantılıdır. Bu noktada kültürel/ideolojik yakınlık, çıkar ortaklıklarında kurucu olmaktan çok iş birliğini somut pazarlık unsurlarıyla desteklediği ölçüde anlam kazanıyor. Bugüne gelindiğinde ise Kürtlerin Suriye topraklarında yoğun nüfuslu oldukları alanlardaki özerklik talebi, kapitalist sistemin kuruluşuna içkin tarihsel çelişkilerle ilişkili şekilleniyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish