ABD’nin “yeni-imparatorluk” tartışması

Gürsel Tokmakoğlu, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Emperyalist bir ülkenin lideri, tarihsel olarak sultanlar, imparatorlar veya modern dönemdeki başkanları gibi figürler üzerinden incelendiğinde, genellikle belirli ortak özellikler taşırlar. Bu özellikler genellenirse, yayılmacılık, ekonomik sömürü, askeri üstünlük ve milliyetçi bir dünya görüşü etrafında şekillenir. 

Bugünkü Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) ve Donald J. Trump yönetimini örnek olarak ele alıyorum. Bu bağlamda Trump dönemi sıklıkla “neo-emperyalist” veya “işlemsel emperyalizm” (transactional imperialism) olarak tanımlanır. 

Konuyu inceleyelim, bunu genel tarihsel örnekler vererek ve Trump’a odaklanarak yapılandıralım: Liderlerin özellikleri, dünyaya ve kendi ülkelerine bakışları, hükmetme yöntemleri ile getirdikleri riskleri ele alalım. 

Bu analiz, tarafsız bir bakış açısıyla ve mevcut verilere dayanarak yapılıyor.

Emperyalist Liderlerin Genel Özellikleri ve Hükmetme Tarzları

Tarihsel emperyalist liderler (örneğin; Roma İmparatoru Augustus, Britanya İmparatorluğu’ndaki Kraliçe Victoria dönemi figürleri) şu özelliklerle karakterize edilirler:
    •    Güçlü Milliyetçilik ve Üstünlük İnancı: Kendi ulusunu veya imparatorluğunu “seçilmiş” veya üstün görürler. Bu, kültürel, ırksal veya dini bir üstünlük iddiasıyla desteklenir.
    •    Yayılmacılık ve Kaynak Odaklılık: Toprak, kaynak veya etki alanı genişletmek için askeri müdahale, kolonileştirme veya ekonomik baskı kullanırlar. Örneğin, imparatorlar fetihlerle hükmederler, sultanlar vasal devletler kurarlar.
    •    Otoriter ve Karizmatik Liderlik: Karar alma süreci merkezîdir; muhalefet bastırılır, propaganda ile halk desteği sağlanır.
    •    Dünyaya Bakış: Dünya, sıfır toplamlı bir oyun olarak görülür; birinin kazancı, diğerinin kaybıdır. Diplomasi, güç dengesine dayanır; zayıf ülkeler sömürülür.
    •    Kendi Ülkesine Bakış: İç istikrarı sağlamak için milliyetçiliği pompalarlar, ancak bu sıklıkla eşitsizlikleri derinleştirir (örneğin, elitler lehine politikalar).
Bu liderler dünyaya “güçlü olan haklıdır” (might makes right) prensibiyle hükmederler: Askeri güç, ekonomik yaptırımlar veya ittifaklarla etki yaratırlar. 

Trump Yönetimi Bağlamında ABD’nin Emperyalist Eğilimleri

Bugünkü ABD’yi “emperyalist olma yolunda” olarak değerlendirdiğimizde, Trump dönemi (2017-2021 ve potansiyel ikinci dönem) bu modele uyar, ancak modern bir versiyonuyla: “Önce Amerika” (America First) doktrini altında, anti-küreselleşme ile karışık bir “retro-emperyalizm”. Trump’ı “oportünist emperyalist” olarak tanımlayan görüşler, onun politikalarını eski “Yankee emperyalizmi”ne (19. yüzyıl ABD yayılmacılığı) benzetilir.

Trump’ın eğilimleri şöyle:

    -    Özellikleri ve Hükmetme Tarzı:

    •    Transactionalist Yaklaşım: Diplomasi, kişisel anlaşmalara dayanır. Örneğin, Venezuela’da petrol kaynaklarını ele geçirme tehdidi veya Grönland’ı satın alma girişimi gibi fırsatçı müdahaleler. Bu, geleneksel emperyalizmin kaynak odaklılığını yansıtır.
    •    Milliyetçi ve İzolasyonist Karışım: Ticaret savaşları (örneğin Çin’e tarifeler) ve NATO gibi ittifakları sorgulama ile ABD’yi “kazanan” yapma çabası. Ancak bu, izolasyonizm gibi görünse de aslında emperyal bir hakimiyet arayışı: ABD’nin küresel kapitalizmde liderliğini yeniden canlandırma. 
    •    Karizmatik ve Popülist Liderlik: Trump, MAGA (Make America Great Again) söylemiyle halkı mobilize eder, muhalefeti “düşman” olarak etiketler; bu, imparatorların propaganda tarzına benzer.

    -    Dünyaya Bakış:

    •    Dünya, rekabetçi ve tehdit dolu bir arena olarak görülür: Liberal uluslararası düzeni terk ederek “neo-emperyal hakimiyet” (neo-imperial dominance) benimsenir: ABD, müttefiklerini bile baskı altına alır (örneğin NATO harcamaları talebi). Aşırı milliyetçi (Jingoistic) ve ırkçı unsurlar içerebilir, örneğin göçmen politikaları veya “b*ktan ülkeler” (shithole countries) gibi ifadeler. 
    

     -    Kendi Ülkesine Bakış:

    •    ABD’yi “kurban” olarak konumlandırır: Küreselleşme nedeniyle iş kaybeden bir ulus. Politikalar, iç ekonomiyi korumaya odaklanır (tarifeler, duvar inşası), ancak bu elitleri (zenginler için vergi indirimleri) lehine olabilir. Milliyetçilik, iç birliği artırır ama bölünmeyi derinleştirir.

Getirdiği Riskler

Emperyalist liderlik hem iç hem dış riskler taşır. Trump bağlamında:

    -    Dünyaya Riskler:


    •    Küresel İstikrarsızlık: Ticaret savaşları ve yaptırımlar, ekonomik krizlere yol açabilir. Örneğin, Venezuela müdahalesi gibi adımlar, yeni emperyal düzensizliği tetikleyebilir. ABD’nin müttefiklerle çatışması (NATO, AB), uluslararası işbirliğini zayıflatır.
    •    Askeri ve Jeopolitik Gerilimler: “Güçlü olan haklıdır” yaklaşımı, savaş riskini artırır; örneğin İran veya Çin’le olası çatışmalar. 
    •    İnsan Hakları ve Çevre Zararları: Kaynak odaklı politikalar (petrol, maden), çevre yıkımına ve sömürüye neden olur.


    -    Kendi Ülkesine Riskler:


    •    İç Bölünme: Popülist milliyetçilik, kutuplaşmayı artırır; örneğin 6 Ocak olayları gibi iç huzursuzluk.
    •    Ekonomik Zararlar: Tarifeler, kısa vadede iş yaratır ama uzun vadede enflasyon ve ticaret kaybı getirir.
    •    Kurumsal Erozyon: Otoriter eğilimler, demokrasiyi zayıflatır; yargı, medya baskısı gibi.

Jeopolitik Değişikliklere Eğilim ve Arzular Yönüyle Trump Yönetimi

Trump, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde (NSS) belirginleşen şekilde, jeopolitik haritayı yeniden şekillendirme arzusu gösterir. Buna bakılırsa: Monroe Doktrini’ni “Trump Ek Maddesi” (Trump Corollary) ile güncelleyerek Batı Yarımküre’de (özellikle Latin Amerika) “Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etme” taahhüdünde bulunur. Bu, Venezuela’da rejim değişikliği ve Maduro’nun ele geçirilmesi gibi doğrudan askeri müdahalelerle somutlaşır; aynı zamanda Grönland, Panama Kanalı veya hatta Kanada gibi bölgelerde toprak/stratejik varlık taleplerini içerir. 

Arzu, “küresel rakiplerin” (Çin, Rusya) Batı Yarımküre’deki nüfuzunu engellemek, kritik kaynakları (petrol, nadir mineraller) kontrol altına almak ve “küreler etkisi” (spheres of influence) mantığıyla dünyayı ABD-Rusya-Çin arasında bölüştürmektir. 
Bu yaklaşım, geleneksel izolasyonist “America First” retoriğini aşarak açık bir neo-emperyal yayılmacılığa evrilir: Kısa vadeli kazançlar için askeri ve ekonomik zorlamayı meşrulaştırır, ancak bu aynı zamanda müttefiklerle (NATO, Avrupa) çatışma ve küresel istikrarsızlığı tetikleme potansiyeli taşır.

Hegemon Ülke ile Diğer Ülkeler Arasındaki İlişkiler ve Terslikler

Dünyada bir tek emperyalist ülke olması halinde (yani tek kutuplu bir dünya düzeninde, hegemon veya baş-hegemon ülkenin mutlak üstünlüğü altında) bu durum, uluslararası ilişkilerde hem avantajlar hem de gerilimler doğurur. 
Bu senaryo, hegemonik istikrar teorisi (hegemonic stability theory) ile açıklanır: Tek bir hegemon, küresel düzeni sağlayabilir, çünkü rakip güçler yokken büyük savaş riski azalır ve hegemon, uluslararası kurumlar, ticaret kuralları ve güvenlik üzerinden “kamu malları” sunar (örneğin, deniz yollarının güvenliği, rezerv para birimi). 

Ancak bu aynı zamanda emperyalist bir hegemonya olarak görüldüğünde, diğer ülkelerle ilişkilerde ciddi terslikler ve çatışmalar yaratır.

İnceleyelim:

    -    Avantajlar ve İstikrar Unsurları:


    •    Hegemon, küresel istikrarı sağlar: Ticaret, finans ve güvenlik sistemlerini domine ederek savaşları önler veya yönetir. Tarihsel örneklerde (Britanya’nın 19. yüzyıldaki Pax Britannica’sı veya Soğuk Savaş sonrası ABD’nin “tek kutuplu” olması (unipolar moment), hegemonun üstünlüğü kısa vadede barış ve ekonomik büyümeyi teşvik eder.
    •    Diğer ülkeler hegemonun sunduğu faydaları (piyasa erişimi, koruma, teknoloji) kabul eder: Bu yüzden “yumuşak dengeleme” (soft balancing) veya pasif kabul yaygındır. Hegemon, liberal kurumlar (BM, IMF, WTO) üzerinden meşruiyet kazanır ve “açık hegemonya” (open hegemony) olarak sunulur.


    -    Terslikler ve Çatışma Kaynakları:


    •    Güç Asimetrisi ve Tehdit Algısı: Hegemonun mutlak üstünlüğü, diğer devletlerde “güç dengesizliği” korkusu yaratır. Realist teoriye göre, güç aşırı yoğunlaştığında, hegemonun niyeti ne olursa olsun kapasitesi tehdit olarak algılanır. Bu, dengeleme (balancing) eğilimini tetikler, hatta müttefikler bile gizli veya açık karşı koyma geliştirir.
    •    Egemenlik İhlali ve Direniş: Hegemon, kendi çıkarları için müdahale eder (rejim değişikliği, yaptırımlar, askeri üsler). Bu, diğer ülkelerde milliyetçi tepki, anti-hegemonik koalisyonlar veya asimetrik direniş (terörizm, siber saldırılar) doğurur. Tarihsel olarak, emperyal hegemonyalar (Roma, Britanya) iç isyanlar ve periferik direnişlerle karşılaşmıştır.
    •    Ekonomik Sömürü ve Eşitsizlik: Hegemon, kuralları kendi lehine şekillendirir (dolar hegemonyası, ticaret anlaşmaları). Bu, bağımlılık yaratır ve gelişmekte olan ülkelerde “kültürel emperyalizm” veya “neo-kolonyalizm” algısı güçlenir. Diğer devletler, hegemonun “kamu mallarını” kendi çıkarları için kullandığı hissine kapılır.
    •    İç Çatışmalar ve Aşırı Yayılma: Hegemon, küresel sorumluluk yükü altında “aşırı yayılma” (imperial overstretch) yaşar; kaynaklar tükenir, iç politikada bölünme artar (örneğin, ABD’de savaş yorgunluğu). Bu, hegemonun meşruiyetini erozyona uğratır.
    •    Geçiş Dinamikleri: Tek kutupluluk kalıcı olmaz; hegemonun zayıflaması (ekonomik gerileme, iç krizler) ile potansiyel rakipler (Çin, Rusya gibi) yükselir. Bu geçiş dönemi, en tehlikeli aşamadır: Hegemon, statükoyu korumak için agresifleşir; rakipler ise fırsatçı davranır.

Trump yönetimi gibi modern bir emperyalist eğilimde, bu tek kutuplu arzu “Önce Amerika” ile karışır: Hegemon, müttefiklerini bile “bedava binici” (free rider) olarak görür, NATO’yu sorgular, ticaret savaşları açar. Bu, klasik hegemonyadan farklı olarak daha “transactional” (işlemsel) ve izolasyonist bir tonda olur; ancak sonuçta diğer ülkelerle terslikleri artırır: Örneğin, Avrupa’da bağımsız savunma çabaları, Asya’da Çin’e yakınlaşma.

Küresel Kutuplaşma (Uluslararası Sistem Düzeyinde)

    •    Hegemonik İstikrar Teorisi vs. Gerçekçi Eleştiriler: 

Hegemonik istikrar teorisine göre tek kutuplu (unipolar) bir sistemde hegemon, küresel kamu malları (güvenlik, ticaret kuralları, rezerv para) sağlayarak istikrar ve işbirliği getirir; bu yüzden kutuplaşma azalır, çünkü rakip güçler yokken büyük savaş riski düşer. Ancak bu teori, hegemonun “iyicil” (benign) olduğu varsayımına dayanır. Gerçekte, özellikle emperyalist/neo-emperyalist bir hegemon (örneğin “güçlü olan haklıdır” yaklaşımıyla kaynak sömürüsü, rejim değişikliği tehditleri) durumunda kutuplaşma artar: Diğer devletler hegemonu tehdit olarak algılar, “yumuşak dengeleme” veya “sert dengeleme” (gizli/açık karşı koyma) geliştirir. Nuno Monteiro gibi realistler, tek kutupluluğun çatışma eğilimli olduğunu savunur: Hegemon ile diğerleri arasında ve diğer devletler arasında gerilimler doğar.

    •    Direniş ve Karşı Bloklaşma: 

Tek hegemonun varlığı, egemenlik ihlali algısını güçlendirir. Venezuela gibi müdahaleler, Grönland/Panama talepleri veya Monroe Doktrini’nin Trump versiyonu (Donroe) ile Batı Yarımküre’de üstünlük kurma arzusu, Latin Amerika’da anti-ABD milliyetçiliğini körükler. Çin ve Rusya gibi rakipler, hegemonun “küreler etkisi” mantığını reddederek alternatif bloklar (BRICS+, SCO) oluşturur. Bu, küresel kutuplaşmayı artırır: Batı’ya karşı Doğu/BRICS ekseninde ideolojik ve ekonomik kamplaşma derinleşir. Tarihsel olarak, Roma veya Britanya gibi emperyal hegemonyalar da periferik direniş ve isyanlarla karşılaşmıştır, tek kutupluluk kalıcı istikrar yerine “aşırı yayılma” (imperial overstretch) ve karşı koyma üretir.

    •    Trump Dönemi Örneği: 
“Önce Amerika” retoriği izolasyonist görünse de agresif tek taraflılık (ticaret savaşları, NATO sorgulaması, müttefiklere “bedava binici” suçlaması) içerir. Bu, müttefiklerde (Avrupa’da bağımsız savunma çabaları, Asya’da Çin’e yakınlaşma) güvensizlik yaratır ve kutuplaşmayı tetikler. Küresel olarak, ABD’nin müdahaleleri (örneğin İran nükleer anlaşmasından çekilme) bölgesel gerilimleri artırırken, Çin/Rusya’nın yükselişiyle çok kutupluluğa geçişi hızlandırır; ki bu geçiş dönemleri en kutuplaşmış ve çatışmalı aşamalardır.

İç Kutuplaşma (Hegemon Ülke İçinde)

    •    Aşırı Yayılma ve İç Maliyetler: 

Hegemon, küresel sorumluluk yükü altında kaynaklarını tüketir; bu, iç politikada bölünme yaratır. Trump bağlamında, popülist milliyetçilik (MAGA) iç birliği artırmaya çalışsa da elitlere (vergi indirimleri) fayda sağlayan politikalar eşitsizliği derinleştirir. Savaş yorgunluğu, ekonomik maliyetler (tarifelerin enflasyonu) ve otoriter eğilimler (medya/yargı baskısı) kutuplaşmayı körükler, örneğin 6 Ocak olayları gibi iç huzursuzluklar artar.

    •    İdeolojik ve Kimlik Temelli Bölünme: 

Hegemonun “kurban” konumlandırması (küreselleşme nedeniyle iş kaybı) milliyetçi söylemi pompalar, ancak bu içte “biz ve onlar” (elitlere karşı halk, göçmen karşıtlığı) kutuplaşmasını artırır. Liberal uluslararası düzenin terk edilmesi, içte de demokrasi erozyonu ve kültürel savaşlar üretir.

Tek Emperyalist/Hegemon Ülkenin Dünya Savaşı Kapısını Aralayıp Kapatması

Tek bir emperyalist/hegemon ülkenin (örneğin Trump yönetimi altındaki neo-emperyalist ABD) mutlak üstünlüğü, teoride dünya savaşını kapatabilir (hegemonik istikrar teorisi: Tek kutuplu sistemde rakip yokken büyük savaş riski azalır; hegemon kamu malları sağlar, çatışmaları bastırır). William Wohlforth gibi realistler, tek kutupluluğun “büyük güç barışı” getirdiğini savunur, çünkü karşı dengeleme imkansızdır.

Ancak pratikte emperyalist özellikler (agresif yayılmacılık, transactional diplomasi, kaynak odaklı müdahaleler, müttefik baskısı) kapıyı aralar:

    •    Hegemonun gücü, diğer devletlerde tehdit algısı yaratır, direniş ve karşı bloklaşma (Çin-Rusya ekseni, BRICS+) tetiklenir.
    •    Aşırı yayılma (Venezuela müdahalesi, Grönland/Panama talepleri, Monroe Doktrini’nin Trump Corollary’si) küresel istikrarsızlığı artırır.
    •    İşlemsel (transactional) ve tek taraflı (unilateral) yaklaşımlar (ticaret savaşları, NATO sorgulaması) müttefikleri uzaklaştırır, çok kutupluluğa geçişi hızlandırır, ki geçiş dönemleri en tehlikeli olanlardır (iki kutup / çok kutup olan sistemlerde savaş olasılığı yükselir).
    •    Tarihsel paralellik: Pax Britannica (19. yy) kısa vadeli istikrar sağlasa da, emperyal rekabet Birinci Dünya Savaşı’nı doğurdu.

Trump dönemi (2025-2026) bağlamında, “Önce Amerika” ile başlayan süreç neo-emperyal yayılmacılığa evrilerek riskleri artırır: Venezuela’da rejim değişikliği, İran/Çin gerilimleri, Rusya-Ukrayna’da olası tırmanma gibi adımlar, büyük güç savaşını (hatta nükleer riski) yakınlaştırabilir. 2026 risk değerlendirmelerinde (CFR, Foreign Policy) Trump’ın politikaları, küresel çatışma olasılığını yükseltiyor, örneğin İran-İsrail yenilenmesi, Rusya-NATO çarpışması veya Tayvan krizi.

Emperyalizm, dünya savaşlarını tetikleyen bir “paylaşım kavgası” motorudur: Kısa vadede hegemon barış getirse de, uzun vadede aşırı güç yoğunlaşması ve rekabet, büyük savaşı kaçınılmaz kılar. Trump’ın neo-emperyalist politikaları, bu dinamiği modern çağda yeniden canlandırarak kapıyı aralamaktadır.

Sonuç

Bütün bu şartlar (tek hegemonun mutlak üstünlüğü, jeopolitik yayılmacı arzular, transactional diplomasi ve kaynak odaklı müdahaleler):

    •    Kısa vadede hegemonun üstünlüğü bazı çatışmaları bastırabilir (rakip yokken büyük savaş azalır), ancak emperyalist özellikler (agresif yayılmacılık, sömürü odaklılık, müttefik baskısı) uzun vadede kutuplaşmayı net bir şekilde artırır. 
    •    Küresel olarak direniş koalisyonları ve geçiş krizleri doğurur; içte ise aşırı yayılma, ekonomik maliyet ve popülizm kutuplaşmayı derinleştirir. 
    •    Tarihsel imparatorluklar gibi, tek hegemonun mutlak hakimiyeti sürdürülemez, aşırı güç yoğunlaşması, iç çöküş ve dış karşı koyma ile sonuçlanır. Trump dönemi, bu dinamiğin modern bir örneği: “Önce Amerika” ile başlayan süreç, daha agresif ve kutuplaştırıcı bir neo-emperyalizme evrilerek hem ABD’yi hem dünyayı daha bölünmüş hale getirir.
    •    Emperyalist liderlik kısa vadeli kazançlar sunsa da, uzun vadede sürdürülemez çatışmalara yol açar. Tek bir hegemonun mutlak hakimiyeti, teoride istikrar getirse de pratikte direniş, aşırı yayılma ve geçiş krizleriyle çöker, tarihsel imparatorlukların kaderi gibi. 
 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU