Son günlerde İran gündemi yine “iç siyaset” etiketiyle anlatılıyor: sokak gerilimi, ekonomik sıkışma, yönetime yönelik tepkiler, güvenlikçi refleksler…
Oysa İran’ı yalnızca içeriden okuyan her yaklaşım, fotoğrafın en kritik kısmını ıskalar. İran’ın bugün yaşadığı kırılmaların önemli bir bölümü, dışarıdan yaptırımların, finansal izolasyonun, bölgesel çevrelemenin, güvenlik tehdidinin ve zaman zaman “rejim değişikliği” imalarının içeride ürettiği sonuçlar üzerinden şekilleniyor. İran’daki her iç gerilim elbette “iç”tir; fakat o gerilimin yoğunluğu, sürekliliği ve yıkıcılığı çoğu zaman “dışarıdan” belirlenen parametrelerle büyür. İç sorunların varlığı ile iç sorunların belirleyici olması aynı şey değildir. İran’ın hikâyesi, uzun zamandır, içerideki sorunların dışarıdan gelen basınçla katmerlendiği bir kuşatma siyasetinin hikâyesidir.
Bu kuşatma siyasetinin ilk ayağı ekonomi üzerinden işler. Yaptırımlar yalnızca devlet gelirini düşürmez; para birimini, fiyatları, krediye erişimi, tedarik zincirlerini, sigorta ve taşımacılık kanallarını da hedef alır. Sıradan vatandaşın gündelik hayatı böylece doğrudan krize dönüşür. Kriz derinleştikçe kamu otoritesi refah üretme kapasitesini kaybeder; toplumsal gerilim yükselir, yönetim, siyasal alanı genişletmek yerine güvenliği önceleyen bir çizgiye daha fazla yönelir. Bu noktada yanlış ekonomi yönetimi elbette tartışılabilir; ancak yaptırımların sebep olduğu yapısal tahribatı yok sayan her anlatı, gerçeği eksik anlatmış olur. İran’ın enerji ihracatı, finansal işlemleri, uluslararası ödeme sistemlerine erişimi, hatta taşımacılık ve sigorta ekosistemi; yani ekonominin dolaşım sistemi hedef alınırken, içerideki her hatanın maliyeti katlanır. İçeride yürüyen tartışmaların sınırı, çoğu zaman dışarıdan gelen boğma politikalarının gölgesinde yükselir.
İkinci ayak, güvenlik ikilemi ve nükleer dosya üzerinden işler. Nükleer program, İran açısından sadece teknoloji, enerji ya da prestij meselesi değildir; aynı zamanda rejim güvenliği ve caydırıcılık tartışmasıdır. Dış müdahale ihtimali sürekli gündemde tutulduğunda, içeride güvenlik devleti refleksleri güçlenir. Güvenlik devleti refleksi güçlendikçe siyasal alan daralır; siyasal alan daraldıkça toplumsal gerilim artar; toplumsal gerilim arttıkça yönetim bir kez daha güvenlik odağına yaslanır. Kısır döngü budur. Bu döngü, İran’ı içeriden eleştirenlerin görmesi gereken temel mekanizmayı da açık eder: Dışarıdan dayatılan tehdit iklimi, içerideki sertliği besler; içerideki sertlik ise dışarıdaki tehdidi meşrulaştıran bir malzemeye dönüşür. Dolayısıyla “İran neden yumuşamıyor?” sorusunun yanıtı, yalnızca iç siyasette değil, tehdidin sürekli yeniden üretildiği dış çevrede aranmalıdır.
Üçüncü ayak bölgesel çevreleme ve vekâlet çatışmalarıdır. İran dosyası Irak-Suriye-Lübnan-Yemen hattında yürüyen gerilimlerden bağımsız düşünülemez. Bu hat, İran’ın “dışarısı” değildir; İran’ın güvenlik tahayyülünün parçasıdır. Aynı şekilde bu hat, Türkiye’nin de “dışarısı” değildir; Türkiye’nin sınır güvenliği, göç yönetimi, enerji tedariki ve ticaret koridorları bakımından birinci derece etkilenme alanıdır. Böyle bir coğrafyada İran’ın içeride attığı her adımın dışarıda maliyeti, dışarıda yaşanan her kırılmanın içeride karşılığı vardır. Bu nedenle İran’daki iç gerilimleri yalnızca iç siyasal tercihlerle açıklamak, bölgesel jeopolitiğin belirleyiciliğini ihmal etmek olur.
Dördüncü ayak bilgi savaşı ve psikolojik harptir. Kriz dönemlerinde dezenformasyon, siber müdahaleler, propaganda ve ekonomik manipülasyon iddiaları daha görünür hale gelir. Bu alanların tamamı, “iç siyaset” gibi görünen tartışmaları dışarıyla bağlantılı bir güvenlik meselesine çevirir. İran’ın siyasi ve toplumsal ikliminin sertleşmesinde bu hibrit baskı unsurlarının payını küçümsemek, günümüz uluslararası ilişkilerinin doğasını görmemektir. İran’ın krizleri yalnızca tankla, füzeyle değil; finansal kanallarla, teknoloji kısıtlarıyla, iletişim alanıyla, algı yönetimiyle de büyütülür.
Bu çerçevede “İran’ın sorunu içeriden mi, dışarıdan mı?” sorusuna verilecek en serinkanlı cevap şudur: İran’daki iç sorunlar gerçektir; ancak bu sorunların büyük kısmı, dış baskı rejimi içinde ağırlaşır, kalıcılaşır ve sertleşir. İran’ı içeriden okuyanlar, çoğu zaman sonuçları anlatır; İran’ı dışarıdan da okuyanlar ise mekanizmayı görür. Mekanizmayı görmeden sonuçları yönetmek mümkün değildir.
Bu noktada Türkiye kamuoyunun İran’a bakışı özellikle önemlidir; çünkü dış politikanın yalnızca devlet aklıyla değil, toplumsal akıl ve meşruiyet zeminiyle sürdürülebildiği bir çağdayız. Türkiye Endeksi 2025 verileri, İran’ın Türkiye toplumunda “birincil tehdit” olarak konumlanmadığını; İran’a yönelik meselelerin büyük ölçüde dış müdahale ve bölgesel güç mücadelesi çerçevesinde okunduğunu gösteriyor. Burada önce “veri ne söylüyor?” sorusunu netleştirmek, ardından “bu veri ne anlama geliyor?” ayrımını yapmak gerekiyor.
“Türkiye için ciddi bir tehdit oluşturan ülkeler” sorusunda katılımcıların yüzde 50’si ABD/Avrupa Birliği gibi Batılı ülkeleri tehdit olarak görürken, yüzde 43,9’u İsrail’i tehdit olarak görüyor. Buna karşılık “İslam ülkeleri içindeki bazı aktörler (İran, Suudi Arabistan, BAE)” seçeneği yüzde 14,6 düzeyinde kalıyor. Bu veri, Türkiye’de tehdit algısının ağırlık merkezinin Batı ve İsrail ekseninde toplandığını; İran’ın ise bu resimde ikincil/üçüncül bir düzeyde yer aldığını söylüyor.
İran’ın Türkiye kamuoyunda “asıl tehdit” koduna yerleşmediği bir zeminde, İran’a yönelik dış müdahale söylemleri toplumsal meşruiyet üretmekte zorlanır. Toplum, İran’ı eleştirse bile (bölgesel rolü, mezhep jeopolitiği, vekâlet alanları üzerinden), İran’ı “birincil düşman” kategorisine itmez. Bu da Türkiye’nin İran dosyasında daha dengeli, daha soğukkanlı ve daha arabulucu bir hat kurmasının toplumsal açıdan daha kolay bir zemin bulabileceğini gösterir.
İran’a dönük yaklaşımı anlamak için İsrail-İran çatışması algısı daha da öğretici.
“İsrail-İran Savaşı’nın nedeni” sorusunda katılımcıların yüzde 42,1’i “İsrail’in Ortadoğu’daki yayılmacı politikası”nı işaret ediyor. “Danışıklı dövüş” diyenler yüzde 32,7 ile dikkat çekici düzeyde yüksek. “İran’ın nükleer programından vazgeçmemesi” diyenler ise yalnızca yüzde 7,7. “Fikrim yok” yüzde 12,3.
Türkiye toplumunun en büyük kümesi çatışmanın nedenini İran’ın “iç tercihlerine” değil, İsrail’in bölgesel stratejisine bağlıyor; ikinci büyük küme ise her iki tarafa da güvenmeyen bir şüphecilik taşıyor. İran’ı içeriden suçlayan okuma (yüzde 7,7) sınırlı kalıyor. Bu dağılımın toplumsal psikolojideki karşılığı, krizleri tek tarafın suçu diye okumaya karşı bir direnç; bunun yerine güç mücadelesi, çevreleme ve çifte standart düşüncesiyle şekillenen bir yorum kalıbıdır. İnsanlar, İran’ı bütünüyle aklayan bir yerden konuşmuyor; fakat krizin kaynağını daha çok dış baskının ve bölgesel stratejilerin üretimi olarak görüyor.
Daha da çarpıcı bir bulgu, “Bu savaşta hangi taraf haklı?” sorusunda ortaya çıkıyor: yüzde 60,2 İran, yüzde 1,2 İsrail, yüzde 34,3 hiçbir taraf, yüzde 4,3 fikrim yok.
Türkiye kamuoyunda İran, İsrail’e kıyasla açık biçimde “haklı” görülen taraf. Bu veri ne anlama geliyor? Bu, İran’a dönük dış müdahale/kuşatma söylemlerinin Türkiye’de “meşruiyet” üretmekte zorlanacağını gösterir. Toplumun geniş bir kesimi, çatışmanın ahlaki terazisinde İsrail’i ağır kusurlu görüyor; bu da İran’a yönelik baskı siyasetinin “haklılaştırma” kapasitesini düşürüyor. Bu dağılımın toplumsal psikolojideki karşılığı şudur: Bölgesel gerilimlerde “kim saldırgan, kim savunmada?” ayrımı; ideolojik yakınlıktan ziyade, adalet duygusu ve çifte standart hafızası üzerinden kuruluyor.
Nükleer dosya da aynı çizgiyi güçlendiriyor.
“İran nükleer programını sonlandırmalı mı?” sorusunda yüzde 39,2 “evet”, yüzde 51,1 “hayır”, yüzde 9,7 “fikrim yok.”
Çoğunluk, İran’ın nükleer programını sonlandırması gerektiği fikrine katılmıyor. Bu tutum, İran’ın nükleer programını “İran’ın iç suçu” gibi görmeyen; bunu daha çok “güvenlik ikilemi” ve “büyük güçlerin baskı aracı” olarak değerlendiren bir zihinsel çerçeveye işaret ediyor olabilir. Burada belirleyici olan, yalnızca İran’a sempati değil; “kuralı kim koyuyor?” sorusunun tetiklediği adalet duygusudur.
Türkiye kamuoyu, İran-İsrail geriliminde Türkiye’nin ne yapması gerektiği konusunda da net bir pratik akıl üretiyor.
“Türkiye, İran ile İsrail arasındaki savaş sürecinde nasıl bir politika izlemeli?” sorusunda yüzde 37,4 “tarafsız kalmalı”, yüzde 33,5 “arabuluculuk yapmalı”, yüzde 23,7 “İran’ın yanında yer almalı”, yüzde 0,3 “İsrail’in yanında yer almalı”, yüzde 5,1 “fikrim yok.” Ayrıca Nisan 2024’e göre değişim var: Tarafsızlık yüzde 42,2’den yüzde 37,4’e 4,8 puan düşerken; arabuluculuk yüzde 31,3’ten yüzde 33,5’e 2,2 puan artıyor; İran’ın yanında yer alma yüzde 18,9’dan yüzde 23,7’ye 4,8 puan artıyor; İsrail’in yanında yer alma yüzde 0,8’den yüzde 0,3’e 0,5 puan düşüyor.
Toplum, doğrudan taraf olmayı sınırlı ölçüde istiyor; ama “tarafsızlık, arabuluculuk” toplamı yüzde 70,9 ile ezici biçimde baskın. Bu, İran’a sempati üzerinden değil, Türkiye’nin çatışmaya çekilmesini istemeyen, maliyetleri yönetmek isteyen bir toplumsal akıl üzerinden okunmalı. Bu dağılımın toplumsal psikolojideki karşılığı, dış müdahale karşıtlığını lke kadar maliyet muhasebesine bağlayan bir risk yönetimi duygusudur: Toplum, İran dosyasının Türkiye’ye göç, enerji, sınır güvenliği ve ekonomi kanallarından maliyet bindirme potansiyelini sezmekte; bu nedenle diplomasiyi bir temenni değil, bir zorunluluk olarak görmektedir.
Bu çerçeveye bir de küresel risk algısı eşlik ediyor.
“3. Dünya Savaşı riski var mı?” sorusunda Haziran 2025’te yüzde 57,3 “evet”, yüzde 39,5 “hayır”, yüzde 3,2 “fikrim yok.” Temmuz 2024’e kıyasla “evet” 3,7 puan artarken, “fikrim yok” 9,6 puan düşmüş durumda.
Toplum belirsizlikten çıkıp daha net pozisyonlara ayrışıyor ve küresel yangın ihtimalini daha ciddi bir risk olarak görüyor. İran dosyasının “dış müdahale” perspektifiyle okunmasının bir nedeni de bu: İnsanlar krizin büyümesini “küresel yangın”a bağlayan bir tehdit algısı taşıyor; dolayısıyla İran’daki iç sorunları bile dışarıdan gelen dalgalarla birlikte değerlendiriyor.
Buradan Türkiye için üç sonuç çıkar. Birincisi, İran dosyası Türkiye açısından bir “duygu” meselesi değil, bir risk yönetimi meselesidir. İran aynı anda sınır güvenliği, enerji-ekonomi, Irak-Suriye hattı ve küresel güç rekabetinde manevra alanı dosyasıdır. Bu nedenle Türkiye’nin İran’a ilişkin dili, içerideki ideolojik tartışmalara sıkışmamalı; devlet kapasitesini, maliyet yönetimini ve bölgesel istikrar ihtiyacını esas almalıdır. İkincisi, dış müdahale karşıtlığı yalnızca ilkesel değil stratejiktir. Dış müdahale İran’ı zayıflatmaktan çok, çoğu zaman daha güvenlikçi, daha içine kapanık, daha sert bir çizgiye iter; bu da bölgesel maliyeti büyütür. Üçüncüsü, arabuluculuk iddiası romantik değil rasyonel bir kapasite meselesidir. Kamuoyunun yüzde 33,5 ile arabuluculuğu yüksek sesle dile getirmesi devlete bir misyon yükler; fakat bu misyon, sahada kanallar açık tutulmadan, ekonomik ve güvenlik riskleri hesaba katılmadan sürdürülemez.
İran’ı içeriden çöker anlatısına hapseden yaklaşımın Türkiye’de sınırlı karşılık bulmasının nedeni de burada yatıyor. Türkiye toplumunun verilerde görünen eğilimi, üç psikolojik katmana oturuyor: Egemenlik duyarlılığı (dış müdahale fikrini tehlikeli bir eşik olarak görmek), çifte standart hafızası (bölgesel krizlerde “kimin kural koyduğu” sorusunu belirleyici saymak) ve maliyet muhasebesi (Türkiye’nin coğrafyası gereği kriz maliyetini ilk hisseden ülke olduğunu bilmek). Bu üç katman birleşince, İran’daki iç sorunlar inkâr edilmiyor; fakat esas mesele olarak da görülmüyor. Kamuoyunun geniş kesimi, İran’ın iç sıkışmasını dışarıdan gelen kuşatmanın doğal sonucu gibi okuyor.
Bütün bu sonuçlardan hareketle İran’ı içeriden okumak yetmez; çünkü bugün İran’da içeride olan birçok şey, dışarıdan kurulan baskı rejiminin içeride ürettiği sonuçlardır. Türkiye Endeksi verileri, toplumun bu gerçeği sezgisel bir biçimde kavradığını gösteriyor. Savaşın nedeninde “İran’ın nükleeri” diyen yüzde 7,7’de kalırken; “İsrail’in yayılmacılığı” diyenler yüzde 42,1. Haklılık terazisinde İran yüzde 60,2, İsrail yüzde 1,2. İran’ın nükleer programını sonlandırması gerektiğine “hayır” diyenler yüzde 51,1. Türkiye’nin çizgisinde “tarafsızlık, arabuluculuk” yüzde 70,9. Bu rakamların ortak dili şudur: Türkiye toplumu, İran meselesini bir iç çöküş hikâyesinden çok, dış müdahale ve çevreleme siyasetinin bir uzantısı olarak görüyor.
Bu toplumsal aklı ciddiye alan bir dış politika dili, Türkiye’ye iki imkân sağlar: Birincisi, İran dosyasında sert sloganlar yerine denge ve arabuluculuk üzerinden sürdürülebilir bir pozisyon üretmek; ikincisi, İran’daki iç gerilimlerin dış basınçla büyüdüğünü kabul ederek, krizi daha geniş bir jeopolitik bağlama oturtmak. İran’ı yalnız içeriden suçlayan bir perspektif, Türkiye’nin bölgesel risk yönetimini zayıflatır; çünkü krizin gerçek dinamiğini, yani kuşatma siyasetini görmez.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish