Geçen hafta The New York Times'ta 3 önemli Beyaz Saray, ulusal güvenlik ve istihbarat muhabirinin birlikte kaleme aldığı bir haber yayımlandı.
Haber kısaca "Trump'ın, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun birkaç yıllık bir gecikmenin ardından istifasıyla sonuçlanacakyeni bir arka kanal müzakere turuna yetki verdiğini" doğruluyordu.
Ayrıca bu pazarlıklara paralel olarak Beyaz Saray, CIA'in Venezuela'da gizli operasyonlarını derinleştirmesine de onay veriyordu.
Aslında bu haber Venezuela meselesini takip edenler için yeni sayılmazdı.
Zira ekim ayında değişik kaynaklar tarafından dile getirilmişti.
Ekimdeki söylentilerde; Maduro'nun iktidarı bırakacağı, 3 yıllık bir "geçiş sürecinin" başkan yardımcısı Delcy Rodriquez'in önerisi olarak masaya konduğu iddia ediliyordu.
The New York Times'ın haberinde geçen ayki söylentilerin ötesinde, bahsedilen geçiş sürecinin ayrıntılarına dair bir bilgi aktarmıyor.
Serbest seçimlerin garanti altına alınması gibi sözlerin gelinen noktada anlamı yok çünkü zaten bu daha önce defalarca denendi.
Biden döneminde, Meksika'da Maduro ile muhalefet arasında kurulan uzlaşma masası, 2024 başkanlık seçiminde muhalefete getirilen kısıtlamalar ve oyların sayımına ilişkin şaibelerle son bulmuştu.
Washington'un geçişli ya da değil süreçte tek egemen olmak istediği açık.
Bunun anlamı ise Maduro'nun veya muhalefetten birinin "yetkisiz başkan" olması, hazinenin ve petrol üretiminin doğrudan ABD'ye bağlanması, silahlı kuvvetlerin kontrol altına alınması ve askeri üslere sahip olmaktır.
ABD'nin açık işgal koşullarında elde edeceği bu ayrıcalıkları Maduro'nun savaşmadan vermesi neredeyse imkansız.
Buna karşılık Venezuela Devlet Başkanının Washington'u bir tür "Nikaragua Barışı"na ikna etmeye çalıştığı anlaşılıyor.
Maduro'nun açmaya çalıştığı "geçiş süreci" pazarlığının tek örneği 1990'da Nikaragua'da Sandinistlerin seçimle iktidarı devretmesinde yaşandı…
1979'daki Sandinist Devrime kadar Nikaragua, Venezuela'dan çok farklı olarak aile hanedanlığının, Latin Amerika edebiyatına etki eden "Başkan Baba" egemenliğinin olduğu tipik bir Orta Amerika ülkesiydi.
1937'den bu yana Somoza ailesi iktidardaydı.
3 kuşak süren bu hanedanlık ülke ekonomisi ve siyasetini de kendi etrafında şekillendirmişti.
Somoza'nın bu elitist diktatörlüğüne karşı uzun süredir parçalı grupların gerilla savaşı denemeleri vardı.
70'lerin ortasında ekonomik krizin derinleşmesine paralel olarak bu gerilla grupları güçlenmeye başladı.
Aynı dönemde liberal çevreler ve Kilise de Somoza'ya karşı muhalefete başladı.
Somoza'nın "Ölüm Tugayları" köylüleri katlettiği gibi zengin liberalleri ve yüksek din adamlarını da sınıfına bakmadan öldürmeye başladı.
Parçalı gerilla örgütleri, Küba'nın toparlayıcılığında FSLN yani "Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi"ni oluşturdu ve 19 Temmuz 1979'da başkent Managua'ya girerek Somoza hanedanlığına son verdi.
7 cepheden oluşan FSLN'nin içinde Venezuela'daki Bolivarcı devrimde olduğu gibi tek bir liderlik yoktu; anti-emperyalist Guevarist, işçi sınıfını öncü gören komünistler ve sosyal demokrat, liberal Marksist ya da Hıristiyan demokratların olduğu 3 ana akım vardı.
Daniel Ortega FSLN içindeki dengeleri en iyi biçimde yönetebildiği için lider oldu.
Ama devrim sonrasında bile tek karar alıcı değildi.
FSLN'nin düzenli orduya dönüşüp devrimi yıkmaya çalışan ABD destekli kontrgerilla ordusuna karşı savaştığı en sıcak yıllarda bile,devrimci cunta içinde Sergio Ramirez gibi bir sosyal demokrat, Alfonso Robelo gibi bir işadamı ve Violeta Chamarro gibi liberal bir burjuva vardı.
Venezuela'da ise Hugo Chávez' in 1999'da başkan seçilmesinden itibaren Bolivarcı Hareket tek liderle ilerledi.
Bundan da önemlisi Chávez'in liderlik anlayışı "ya hep ya hiç"ti.
O yüzden ilk yaptığı şey hemen ülkeyi yeni anayasayı yapacak olan meclis seçimlerine götürmek oldu.
Arkasına aldığı halk desteğini, "kötü bir anayasa" tahakkümü altında bir şeyler yapmaya oyalanarak, kaybetmektense; oyunun kurallarını değiştirerek yoluna devam etti.
Nikaragua'da olduğu gibi herkesin kendi siyasi varlığını koruyarak sürdürdüğü bir ortaklık Venezuela'da hiç olmadı.
"Diyalog" denilen şey ise hiçbir zaman Venezuela'ya uğramadı. Orada olan şey "polemik"ti çünkü Chávez polemikten beslenen bir liderdi.
Maduro döneminde ise bu "pazarlığa" dönüştü çünkü Maduro polemik yapabilen bir lider değildi.
O tipik bir sendika bürokratı gibi kapalı kapılar arkasında pazarlık yapmayı biliyordu.
Ve her nedense bunu sonsuza dek sürdürebileceğine dair güçlü bir inancı vardı.
Chávez öncesinde Venezela'da dönem dönem Nikaragua'daki gibi katliamlar yaşanıyordu ama bu Somoza rejimindekinden farklı olarak ayaklanmalar sırasında gerçekleştiriliyordu.
Bu ülkede demokrasi sorunu, hep petrol gelirinin paylaştırılması olarak görüldü.
Bu yüzden Nikaragua'da Sandinist Devrimin ilkeleri olan demokrasi ve çoğulculuk Venezuela'da önemsenmedi.
ABD, mevcudu 50 bine yaklaşan bir kontrgerilla ordusunu Sandinist yönetimin üzerine saldırttığı bir dönemde Nikaragua'da ilk serbest seçimleri gerçekleştirildi.
Yüzde 35 binlere varan enflasyon ve savaş koşullarında 1984 seçimlerini FSLN kazandı.
Ancak ABD ve kontra güçleri baskıyı daha da artırdı.
Buna rağmen FSLN yönetiminde meclis ülkenin ilk liberal-demokratik anayasasını yaptı.
1987 anayasası Nikaragua'nın ilk demokratik kuruluşu olarak kabul edilir.
Bu noktada Nikaragua'da Sandinist iktidar altında seçimlerin tarafsızlığında herhangi bir şüphe bulunmamaktadır.
Venezuela'da ise Maduro'nun iktidara gelişinden sonra muhaliflerin seçime girmesi önünde engeller çıkarıldı.
Özellikle 2017'den itibaren sadece başkanlık seçimlerinde değil en küçük yerel yönetimlerde bile oyların çalınması şikayetleri arttı.
2017 seçimlerinden başlayarak radikal sol ve komünist partiler, iktidar partisi PSUV'a desteğini tamamen kestiler.
Cevap olarak Maduro yönetimi bu partilere kayyum atadı.
Dahası muhalif kesimlerin dışında kalan, Bolivarcılıkla ittifak halinde olan komün ve kooperatif liderleri gibi sosyal kesimden gelen adaylar da seçimlerde hile yapıldığını dair şikayetlerde bulundular.
Zaten Temmuz 2024 seçimlerinin sonucu, 1990'da Nikaragua'da olduğu gibi, "seçim yenilgisini kabul ederek geçiş"in Venezuela'da uygulanabilir olmadığını gösterdi…
Nikaragua'da dönüşümün gerçek eşiği, Daniel Ortega'nın "Esquipulas II Anlaşmaları"nı imzalamasıyla gerçekleşti.
7 Ağustos 1987'de Guatemala'da toplanan 5 Orta Amerika ülkesi Kosta Rika, El Salvador, Guatemala, Honduras ve Nikaragua devlet başkanları kalıcı ve sağlam bir barış kurmayı taahhüt ettiler.
Sandinistler okuma yazma seferberliğinden toprak reformuna kadar bir dizi devrimci hamle ile hızla ülkelerini toparlamaya giriştiler. Ama savaşın ekonomik etkileri yıkıcıydı.
ABD destekli kontralar Orta Amerika'daki diğer ülkeleri üs olarak kullanıyordu.
O yüzden bu barış anlaşması Nikaragua için hayatiydi.
Diğer Orta Amerika ülkeleri de açılan "barış" kapısından geçerek kendi içlerindeki çatışmayı durdurma fırsatı elde ettiler.
El Salvador'da güçlü gerilla cephesi FMLN ve Guatemala'da URNG ile barış süreçleri Esquipulas II Anlaşmalarının sonucu olarak başladı.
Anlaşma Sandinist yönetimi reform ve liberalleşme yönünde ilerlemek zorunda bıraktı.
Bir genel af ile kontrgerilla güçleri ve karşılığında FSLN'ye bağlı silahlı güçler dağıtıldı.
Böylece çatışma sona erdi ve halk ekonomik sorunları çözeceği düşüncesiyle dış desteğe sahip sermaye partisine yöneldi.
Sandinistler, gayet demokratik bir çerçevede sosyalist projeyi sürdürmeyi amaçlarken, beklenmedik bir şekilde iktidarı kaybettiler; 1990 seçimlerini Ulusal Muhalefet Birliği kazandı…
Venezuela lideri Hugo Chávez tam bir "ulusal egemenlik" fanatiğiydi.
Hiç kimse, hiçbir anlaşma ona ülkesini nasıl yöneteceğini söyleyemezdi.
Chávezciliğin karakterini belirleyen şey Başkanlık rejimindeki aşırı güç yoğunlaşmasıdır.
Sandinistler ise iktidarı paylaştılar, çoğulcu bir diyalog sürdürdüler ve dışa açık oldular.
(Bunun istisnası olan olağanüstü hal dönemleri ya da devlet olanaklarının paylaşılmasındaki sorunlu uygulamalara rağmen.)
Hem Sandinist hem de Bolivarcı süreçlerde geniş halk yığınlarının katılımını görüyoruz.
Fakat açık ve uzun bir diktatörlükten gelmesine rağmen Nikaragua sivil toplumunun Venezuela'dan çok daha etkin olduğu tespitini yapabiliriz.
Venezuela'daki Bolivarcı süreç boyunca kitlelerin rolü Chávez'in peş peşe sunduğu plebisitlere "evet" ya da "hayır" demekten öteye geçmedi.
Diğer yandan Sandinistlerin de Bolivarcılarla ortak bir yanı vardı: Silahlı kuvvetlere hakim olmaları.
Sandinistler serbest seçimlerle iktidarı burjuvazinin temsilcisi Violeta Chamarro'ya devrettiler.
Yapılan anlaşmaya göre Chamarro ülkenin tek silahlı gücü olan "Sandinist Halk Ordusu"nu feshetti.
Mevcut silahlı güç "Nikaragua ordusu" adını alarak kademeli olarak 100 binden 15 bine kadar düşürüldü ama ordunun başında önemli bir Sandinist kaldı: Humberto Ortega.
Humberto, sadece Sandinist Cephe komutanlarından biri değildi üstelik FSLN lideri Daniel Ortega'nın kardeşiydi.
Humberto, kuvvet komutanlarını atamada tek yetkili olarak 1995'e kadar ordunun başında kaldı.
Böylece 2010'a kadar kendisinden sonra gelecek 3 Genelkurmay Başkanının da Sandinist olmasını garantiledi -Lacayo, McDonough, Halleslevens-.
Diğer yandan Sandinista Halk Ordusu, kökeni ve son derece ideolojik yapısına rağmen, geçiş sürecini kabul etti.
1989'da Sovyetler Birliği'nin Küba'ya yardımı kesmesi ve dolayısıyla Sandinistlerin savaşı sürdürecek lojistikten yoksun kalması da bu tarafsızlıkta etkendi.
Venezuela'da Bolivarcı yönetim, her ne kadar uzun süredir derin bir ekonomik ve siyasi krizle boğuşsa da Sandinistler kadar büyük bir askeri saldırı altında değildi.
Yani, FANB'nin karşısında savaşmak zorunda olduğu bir kontrgerilla ordusu yoktu.
Şimdi ABD'nin Karayiplerdeki yığınağı, Bolvarcıların askeri üstünlüğünü bozuyor.
Washington'un ilk beklentisi Sandinist ordusunun yaptığı gibi FANB'nin de geriye çekilip tarafsız kalması, ikincisi ise Maduro'yu devirmeleri.
Maduro'nun masasındaki planın merkezinde -muhtemelen- Nikaragua'dakine benzer bir geçiş süreci öngörülüyor.
Fakat -ABD kabul etse bile- buradaki sorun, Nikaragua'da yapılan şeyin Venezuela'da ne kadar mümkün olacağı.
FANB sadece bir ordu değil, devletin gelir yapılarına entegre edilmiş büyük bir şirkettir.
Komuta kademesi devlet şirketlerini yönetmekle kalmıyor, devlet ihalelerine giren kendi şahsi şirketlerini de kurabiliyor.
Bu da onlara sistemi korumak için doğrudan maddi bir teşvik sağlıyor.
Bolivarcılık ve Sandinist hareket arasında yalnızca siyasal süreçler değil siyaset yapma ya da siyaset alanını tanımlama açısından da büyük farklar var.
Nikaragua'da açık bir diktatörlük vardı ve ülkenin ilerlemesi için bunun yıkılması gerekiyordu.
Bu yalnızca silahlı bir halk savaşıyla mümkün olabilirdi. Bu yüzden farklı ideolojilerden geniş bir kesim Sandinist Devrimi destekledi.
Devrimden sonra Sandinistler sosyalist bir projeyi kotrgerillaya karşı savaş şartlarında hayata geçirmeye çalıştılar.
Onların aleyhine gelişmiş olsa bile, ülkedeki sosyal yapıyı şaşılacak hızla değiştirdiler.
Örneğin, toprak reformuyla toprak sahibi olan köylüler "cacique" ya da "caudillo" denilen şefe bağlılık geleneğinden kurtulup siyasal tercihlerini bireysel olarak belirlemeye başladılar.
Venezuela'da ise Bolivarcılık petrolü, tüm siyasal hedeflerin üzerinde ve hatta her türden siyasi projeyi önemsiz kılacak bir amaç haline getirdi.
Petrol rantını yönetebilirlerse her şeyi yapabileceklerini düşündüler.
Bu düşünce tarzının, rejimin rantçı bir devlet mekanizmasına dönüşmesindeki etkisi küçümsenemez.
Nikaragua'da Somoza'nın çiftlikleri dışında rant yoktu.
Bolivarcılar uzun iktidarlarına rağmen sosyal yapıyı hiçbir şekilde değiştiremediler.
Belki de bunu hedeflemediler bile.
Zira Bolivarcı Devrimin en sıcak dönemlerinde bile eğitimin, sağlığın ücretsizleştirilmesi dışında içeriğe yönelik kayda değer bir reform yapılmadı.
Kamulaştırmalar ise kısa sürede verimsiz işletmelere dönüşerek atıl hale geldi.
Kamulaştırılan ve kooperatif biçiminde halka paylaştırılan topraklarda -sosyokültürel alışkanlıklar, kaynak yetersizliği, pazar, enerji, finans ve depolama gibi- birçok nedenden dolayı tarım yapılamadı.
Öte yandan sayısı az da olsa birkaçbağımsız kooperatifin -örneğin gaz, gıda, aile pazarları, sebze dağıtımı gibi alanlarda- olağanüstü bir başarı gösterdiğini eklemeliyim.
Genel olarak Bolivarcıların devletçilik dışında Venezuela'da bir sosyal ilerleme programları yoktu.
Bunun tek istisnası "Las Comunas" yani Komün Konseyleri'nin 2010 Aralık ayında yasallaşmasıdır.
Komünler daha önce belediyelere bağlı olan Toplumsal Konseyler'in yerine getirilen bir halk özyönetim modeliydi.
Fakat işleyişi ile ilgili gerekli yasal düzenlemeler 2025'e kadar hayata geçirilemedi.
Doğrudan demokrasiyi temel alan ve kamu yetkilerine sahip olmayan bu halk özyönetim modelinin işleyememesinin ana nedeni iktidar partisine bağımlı teşkilatlara dönüşmesidir.
Bugün ülkede işler durumda olan Komünlerin tümü kırsal kesimdedir ve sayıları bir elin parmaklarını geçmez.
Ancak Sandinistlerden farklı olarak derin kriz şartlarında bile Bolivarcıların orduyu ve dayandıkları sosyal tabanı besleyecek kaynakları hala var.
(Örneğin "Mision Vivienda" kapsamında Bolivarcı yönetim 5 milyondan fazla konut yaparak halka dağıttı.)
Venezuela'daki siyasi durumu 1990'da Nikaragua'daki geçişten ayıran faktörlerden biri de Bolivarcıların iktidardan düştükten sonra suçlu ilan edilme olasılığıdır.
Daha iktidardayken haklarında para ödüllü yakalama kararları çıkarılan Maduro ve yardımcılarının, rejim devrildikten sonra, Panamalı General Manuel Noriega gibi ABD hapishanelerine taşınacağına kimsenin kuşkusu yok.
Ayrıca, geri kalanların Venezuela'da kurulacak mahkemelerde büyük şovlarla yargılanmaları bekleniyor.
Bu nedenle, seçimlere dayanan bir geçiş değil, yargılanmama garantilerinin inandırıcı olarak uygulanacağı bir geçiş olabilir.
Washington'un müzakereler sırasında, Maduro ve çevresine iktidarın devri için uluslararası düzeyde doğrulanabilir dokunulmazlık ve güvenli geçiş garantisi verdiğini sanmıyorum.
Bu en son noktada konuşulacak bir şey olabilir.
Ukrayna'da avantajlı bir barış anlaşması peşinde koşan Rusya'nın Maduro ve yakın çevresinin yargılanmayacağına dair aracı rolü olabilir.
Bu durumda bile Bolivarcı bürokrasi ve ordu, ayrıcalıklarından taviz vermeyecektir.
Bu yüzden Washington ilk aşamada Maduro'ya bir çıkış yolunu sunmaktansa muhtemelen askeri ve sivil bürokrasiye bazı garantiler tanıma yolunu izliyor.
Zira, geçmiş örneklerde ABD'ye sığınan bürokratların hepsinin banka hesapları ve ailelerinin orada bulunduğu ortaya çıkmıştı.
Fakat ABD'nin kimi nasıl ikna ettiğinden daha önemli bir sorun daha var: Trump'ın politikalarının belirsizliği.
1989 Panama İşgali sırasında ABD'nin hedefi ve askeri eyleminin sınırları belliydi.
Oysa şimdi Trump'ın askeri hedefinin Maduro yönetimini devirmekle sınır olup olmadığı şüpheli.
Trump'ın Kolombiya'ya yönelik artan müdahale tehditleri, Nikaragua ve Küba'yı da "komünist şer" olarak sınıflandıran Soğuk Savaş'a ait dili, Venezuela ablukasının sadece bir bahane olduğunu düşündürüyor.
28 Aralık da çıkan iki haber bu tutarsızlığı gözler önüne seriyor:
Yine The New York Times'ta çıkan ve Beyaz Saray tarafından yalanlanmayan bir yazıda Trump'la Maduro'nun doğrudan bir telefon görüşmesi yaptığı bildirildi.
Trump aynı gün uzun, oldukça tuhaf bir "X" mesajıyla Honduras seçimlerine müdahale etti ve bir adaya destek verdi.
Aynı gün, uyuşturucu trafiği yönetmekten bir ABD hapishanesinde 45 yıllık hapis cezasını çeken, eski Honduras Devlet Başkanı Juan Orlando Hernández'in Trump tarafından affedilerek serbest bırakıldığı ortaya çıktı.
Trump bir yandan Honduras'taki solcu hükümeti Venezuela, Nikaragua, Küba ve hatta Kolombiya ile birlikte "narko terörist" olarak sınıflandırırken diğer yandan uyuşturucu trafiğinden ceza almış Honduraslı bir siyasetçiyi sırf sağcı olduğu için serbest bırakıyor.
Sonuç olarak; Trump'ın Maduro'nun gitmesini isteyip istemediği ya da eğer o giderse bir sonraki adımının ne olacağı belirsiz.
Trump'ın Venezuela'dan sorumlu eski güvenlik danışmanı -ve artık düşmanı- John Bolton'un dediği gibi:
Dolayısıyla - Venezuela'daki-muhalefet de bizim gibi bu işin neyle ilgili olduğundan habersiz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish