Bir Neşet Ertaş hikâyesi…

“Kırşehirli mahalli sanatçı”ydı… Yolu Ankara, İstanbul ve Almanya’dan geçti… Orta Anadolu’nun kalbini sazıyla tüm Türkiye’ye taşıdı… Müzik eleştirmeni ve yazar Murat Meriç, Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş’ı Independent Türkçe için kaleme aldı

Türkiye’nin en büyük değerlerinden biri, Neşet Ertaş, yedi yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. 

‘50’li yıllardan itibaren yaptığı plaklar, bilhassa Orta Anadolu türkülerini ve bozlakları kayıt altına aldığı için önemli. 

‘60’lı yıllardan itibaren sesinin ve sazının yanına kalemini de koyan, türkülerini bizzat yazan sanatçının çalışmaları, ‘70’li yıllardan sonra farklı alanlarda büyük isimler tarafından seslendirildi. 

Uzun süre kayıptı, 2000’li yılların başından itibaren yeniden ortalığa çıktı. Bütün zamanların en büyük isimlerinden biri…

Havalandırdığı türküler bir yana, adı, repertuvarındaki bozlaklarla, bir yörenin, bir tavrın son temsilcisi olarak tarihe yazıldı. 

Âşık geleneğinin son büyük isimlerinden biriydi. Ölümüyle, bir devir kapandı…

Tavrı, babası Muharrem Ertaş’ın mirası. 

Baba Ertaş, Neşet Ertaş’ın dedesi Zurnacı Kara Ahmet’in öğrencisi. 

“Ustam” dediği Yusuf Deveci’den bozlak söylemeyi öğrenmiş, onlardan öğrendiklerini oğlu Neşet’e aktarmış. 

Muharrem Ertaş Neşet Ertaş.JPG
Muharrem Ertaş (solda) ve oğlu Neşet Ertaş


Kırşehir yöresinin önemli isimleri Toklumenli Âşık Said ve oğlu Âşık Seyfullah’ın bayrağını Muharrem Ertaş eliyle alan Neşet Ertaş, çağdaşları Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Şemsi Yastıman’la birlikte yürümüş.

Yazık ki önceki kuşağa ait hiçbir kayda rastlayamıyoruz ama bilhassa ‘40’lı yıllardan itibaren yapılan kayıtlar, bu geleneği bugüne taşıyor. 

En eskisi Muharrem Ertaş kayıtları ki onlar olmasa, bozlağın kökenine inmek mümkün olmayacak.

Toklumenli Âşık Said, Neşet Ertaş’ın sesinden sevdiğimiz “Biter Kırşehir’in Gülleri Biter” türküsünün sahibi. 

Şemsi Yastıman tarafından derlenen bu türkü, Neşet Ertaş’ın “Yurttan Sesler” programında seslendirdiği türkülerden. Kayıt macerasının kaynaklık eden kısmı Ankara’da, kendi adına yaptığı kayıtlar ise İstanbul’da...

Kaybolduğu dönemde yaşadığı Almanya’yı da katarsak, Neşet Ertaş hikâyesini üç koldan anlatabiliyoruz. Bu yazıda yapmak istediğim, tam da bu…

Kırşehir’den Ankara’ya gelişi, arada uğradığı İstanbul’da yaşadıkları ve Almanya dönemi. 

Kırşehirli küçük Neşet’i Neşet Ertaş yapan, bu üç dönemle simgelenen yolculuğu…

Neşet Ertaş
Neşet Ertaş'ın gençliği... 

 
Arada pek çok karşılaşma var elbette: Yaşar Kemal’den İbrahim Tatlıses’e pek çok isim ona el vermiş, bugüne gelmesinde büyük katkı sağlamış. 

Onlar, başka bir yazının konusu olsun; ben, yolculuğundaki kimi kırılma noktalarını ön plana çıkartayım. Ölümünün yedinci yılında, elimden gelen bu. 

Çok Neşet Ertaş yazısı yazdım ama böylesi bir yazıya ilk kez imza atacağım. Sürç-i lisan edersem affola, diyerek yola koyulayım… 

Rehberim, Neşet Ertaş’ın ‘60’lı yıllarda imza attığı bir “destan”. Sanatçı, hayatını uzun bir şiirle anlatmıştı. Baktığımızda, kimi ayrıntıları bu şiirden öğreniyoruz: 

Bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler
Babama Muharrem anama Döne
Dediysen Ata’yı bildin dediler

Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü
Baban gibi sazcı oldun dediler


İlk sazını, oyalansın diye annesi vermiş. Sonrasında babasından saz çalmayı öğrenmiş. Bu kadar değil… 

Birlikte dolanırlarken babası ona bir de köçeklik öğretmiş ama bundan pek memnun değil belli ki: 

Zalim kader devranını dönderdi
Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler.


İbikli, annesini bıraktığı yer. Baba beş kardeşle kalınca, yolunu Yozgat’a düşürmüş ve onlara bir analık almış. 

Annenin kaybı üzerine bir de küçük kardeşleri ölünce dertleri sel olmuş. Sonrası, Anadolu illerinde göçebe geçen bir hayat… 

Yolları Kırıkkale’ye düştüğünde sazın yanına başka enstrümanlar da ilişmiş: 

Yerköy(ün)den Kırıkkale’ye geldik
Babam saz çalarken biz cümbüş aldık
Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler.


Bütün bunları yaşarken gönül işleri de girmiş devreye: Âşık olmuş, reddedilmiş, kendini yollara vermiş… 

Nihayetinde yolu Ankara’ya düştüğünde bugün bildiğimiz hikâye başlamış. Arada bir de İstanbul faslı var ama önce Ankara’ya uğrayayım…

          “Kırşehirli mahalli sanatçı Neşet Ertaş’tan türküler dinlediniz…”

Bu cümle, ‘60’lı yıllarda Ankara Radyosu’nda sıklıkla duyulan cümlelerden biri. 

Öncesine bakmak isteyen, “destan”ın tamamını okuyabilir. Sonrası, küçük Neşet’in Neşet Ertaş olma hikâyesi… 

İstanbul’da başlıyor ama merkez, uzun yıllar Ankara…

Ulus’ta Hüseyin Usta’nın yanında saz oyarak başladığı yolculuğunun ilerleyen safhalarında aynı muhitte kendi adını taşıyan bir saz evi açıyor. Orada oyduğu sazları Ahmet Usta’ya emanet ediyor. Bir yandan pavyonlarda çalarken diğer yandan radyoda program yapıyor.

Bu, ilk Ankara’ya gidişi değil; öncesinde (biri Muzaffer Sarısözen’le tanışmasıyla sonlanan) iki macera var:

Hacı Taşan, Yurttan Sesler’de misafir olarak bir türkü çaldı, söyledi. Ben evdeki o küçük sazımı aldım, gittim. Beni önce kabul etmediler. Geri döndüm. Sonra yine kimse duymadan tekrar gittim. Bu defa Emin Aldemir’in tavsiyesiyle [Muzaffer Sarısözen] kabul etti, dinledi. Ondan sonra bana orada ilk sazı Yurttan Sesler’de çaldırdı ve beni konservatuvara götürdü.


Yurttan Sesler, o dönem herkesin dinlediği bir program. Neşet Ertaş, orada çalacağını öğrendiği ânı şöyle anlatıyor:

“Hayatımda duyduğum sevinçlerin en büyüğü oldu o anda bende. Ertesi güne kadar kuşlar uçtu yüreğimde. Ertesi gün oldu, sabah saat altı buçukta Yurttan Sesler başlayacak. Ben taa beşte gelmişim oraya.”

Saati geldiğinde, seçtiği bozlağı okumak üzere sazını eline almış: 

Geleli gülmedim ben bu cihana
Şu âlemi başıma yârdır dar eden
Giriftar olmuşum bunca isale
Çektiğim ah ile zardır yâr eden


Ancak bozlağın bir dizesi Muzaffer Sarısözen’e takılmış. Usta, “Halk isaleyi ishal anlar” diyerek bozlağın bu dörtlüğünü söylememesini rica etmiş. 

Ertaş, sonrasında bunun kulağına küpe olduğunu söylüyor:

Buradan bana ışık tutan bir kelime söyledi. Onun için de bugüne kadar çalıp söylediğim türkülerimin içinde halkın anlamayacağı hiçbir kelime, harf yoktur.


Sarısözen, ertesi gün Neşet Ertaş’ı konservatuvara götürmüş, orada onun sesinden türküler kaydetmiş. 

Söylediği türkülerden biri, “Aman Dünya Ne Darmış”. 

Bir süre sonra Yıldıray Çınar’ın sesinden meşhur olmuş türkü ama Ertaş’ın adı anılmamış. Bu, yüreğinde bir yara olarak kalmış. 

İstanbul’a gidip plak kaydetme isteği, tam da bu dönemde… 

Aslında öncesi var. 

‘50’li yılların sonunda, henüz çocuk yaştayken sazını eline alıp İstanbul’a gitmiş. İlk plağını eline alarak döndüğü bu yolculuktaki kırılma anını şöyle anlatıyor: 

Bağlamayla (İstanbul’a) gittim. Doğu İşhanı’nda plak resmi vardı. Şençalar Plak diye yazıyordu. Tabelasını görünce sazı aldım, gittim. Girdim. 

Onlar Behiye Aksoy’un ilk plağını okutmuşlar. Sonradan bildiğime göre onu dinliyorlar, bir yandan onun bastırılmış paketlerini taşıyorlar. Ben orada ayakta durdum. 

‘Ne için geldiniz?' dedi İsmail Şençalar. ‘Saz çalarım’ dedim.

‘İyi, otur. İşimiz bitsin dinleyeyim” dedi. Onlar taşımalarını falan şey yaptılar. 

İsmail Şençalar, ‘Çal’ dedi. Ben orada babamdan bir bozlak (Neden garip garip ötersin bülbül / Yoksa sen de bahtı karalı mısın?) çaldım. 

İsmail Şençalar da şöyle bir kâğıt getirdi, ‘Bize plak okuyacağın için şurayı imzala’ dedi bana. İmzaladım ben. 

‘Plak başına sana 25 kuruş vereceğiz’ dedi. O eski taş plaklar. (…)

Nice sonra Kadri Şençalar geldi. İsmail Şençalar, ‘Bana çaldığını çal’ dedi. 

Ben (bozlağı) bir daha söyledim. Kadri Şençalar ağladı. (…) 

Sonra da hemen elimden tuttu beni, Beyoğlu Saz’a götürdü.


İstanbul’da pavyonlarla radyo arasında gidip gelmiş Neşet Ertaş; birkaç plak yapmış ama orada kalmamış, Ankara’ya yerleşmiş. 

Ankara Radyosu’nda “Kırşehirli mahalli sanatçı” olarak işe başladığı dönem, bu dönem. 

Sonrası radyo emisyonları, pavyon programları, turneler ve art arda yapılmış plaklar…

[Burada küçük bir parantez açayım ve Neşet Ertaş’ın sözlerini, onunla şahane bir nehir söyleşi yapan Haşim Akman’ın kitabından aldığımı söyleyeyim: Gönül Dağında Bir Garip / Neyet Ertaş Kitabı” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006) 

Hakkında daha çok şey öğrenmek isteyen okuru bu kitaba rahatlıkla yönlendirebilirim. Ertaş hakkında yazılmış en değerli kaynaklardan biri. 

Yanına, Erol Mutlu’nun kitabını da iliştireyim: “Garip Bülbül” (Demos Yayınları, 2013)]

Şimdi, parantezi kapatıp hikâyeyi anlatmaya kaldığım yerden devam edeyim…
 

Neşe Ertaş'ın kimsesiz çocukları ziyareti... 


“Garip” mahlasını nasıl aldı?

Türkülerini, Ankara’da yazmaya başlamış, Neşet Ertaş. 

O dönem onu ziyarete gelen babasına akıl danışmış, “Adımı söylemiyorum, ne diyeyim, nasıl imza atayım?” diye sormuş, babasından gelen cevabı işaret kabul etmiş: “Bize garipler derler.” 

Garip mahlasını alma hikâyesi böyle. 

Ankara, onu büyüten şehir. Zaman zaman İstanbul’a gitmiş, plak doldurup geri dönmüş ama hayatını, ‘70’li yılların ortalarına kadar Ankara’da sürdürmüş. 

Arada yaşadığı gönül ilişkileri yüzünden alkole düştüğü yer de burası. Parmaklarındaki uyuşmayı hissedince yönünü değiştirmeye karar vermiş. 

Almanya yılları… 

Hacettepe Hastanesi’nde tedavi olmuş, sonrasında yolunu (çalışmak üzere oraya giden ağabeyinin izinde) Almanya’ya düşürmüş. Bu, bambaşka bir macera…


Abisinin yanında bir süre yaşadıktan sonra müzisyen olarak Almanya’da oturma izni almak üzere hükümete başvuran Ertaş, bu izi alınca, uzun süre orada yaşamış. ‘80’li yılların ortalarına Türkiye’ye hiç dönmemiş. 

Babasının ölümü üzerine bir kez gelip giden sanatçı, sonrasında orada yaşamayı sürdürmüş. 

‘90’lı yıllarda yolunu daha sık Türkiye’ye düşürmeye başlamış ki sonrasında yaşanan büyük patlamanın başlangıcı bu gidiş gelişler. 

Almanya’da düğünlerde çalarak ve bant doldurarak hayatını kazanmış. 

Plak dönemini Türkiye’de kapatmış, Almanya’da sesini uzun soluklu kasetlere kaydetmiş. Plaklarını, kasetlerini, yaptığı kayıtları hiçbir zaman saymamış. “Türkülerim sevildiği müddetçe var, insanlarımız kaç türkümü sevdiyse o kadar türküm var” diyor. Sahneye çıktığı zaman kendi bildiğini okuyor. 

Almanya düğünleri dertlidir: Düğün sahibi ne isterse gelen türkücü ya da şarkıcı, onu söylemek durumundadır. Bunun kırıldığı tek yer, Neşet Ertaş’ın çaldığı düğünler. En ufak bir istek yapılmadığı gibi, düğün sahibi ve konuklar, söylediği her şeyi büyük coşkuyla karşılıyor. 

“Saz öğretmeni” Neşet Ertaş 

Bir de öğretmenlik faslı var… 

Bir düğünde, bahçesinde düğünün yapıldığı okulun müdürü onu dinlemiş, çocuklara müzik dersi vermesini istemiş. Neşet Ertaş, “Benim nota bilgim yoktur” demiş ama kurtulmak ne mümkün: Müdür, onu “saz öğretmeni” olarak işe almış. 

Sonrasında pasaportundaki meslek hanesinde yazılı “müzisyen” sıfatının yanına, bir de “saz öğretmeni” eklenmiş, öğretmenlik “iş”i olmuş. 

Neşet Ertaş’ın Almanya’da gittiği ilk şehir, Berlin. Sonrasında Köln’e gitmiş, hayatını orada sürdürmüş. Çocuklarını da yanına aldırınca, memlekete dönmemiş. 

Sessizliği, ölümüne yorulmuş. Bir dönem, Türkiye’de “rahmetli” olarak anılmış. Televizyona çıkmayan, röportaj vermeyen, sessizce türkülerini söyleyen bir isim, Neşet Ertaş. 
 

Neşet Ertaş 3.jpg
1938 doğumlu Neşe Ertaş, 25 Eylül 2012'de aramızdan ayrıldı/ Fotoğraf: AA


“Bu benim yayımlanan ilk röportajım, heyecanım ondan”

Bu noktada, onunla buluşmamı anlatmak isterim: 1996 yılında, Metin Solmaz ve Alper Fidaner’le Ankara’da “Müzük” dergisini çıkartırken peşine düşmüş, uzun bir röportaj yapmak istemiştik. 

Uzun aramalar sonrası bulduğumuz telefon numarasını çevirdiğimizde heyecanla kabul etmişti. Sonradan çok aradı, söylediklerini çok düzeltti, yayımlanana kadar metne müdahale etti. Bir gün, bizi çok şaşırtan şu cümleyi kurdu: “Bu benim yayımlanan ilk röportajım, heyecanım ondan”.

Bilmeden onunla ilk röportajı yapan Metin Solmaz’ın ve o günlere tanık olan bendenizin hayatındaki en heyecanlı hatıralardan biri bu. 

Çok değil, kısa süre sonra Neşet Ertaş Türkiye’ye geldi ve büyük konserlere, büyük buluşmalara imza attı. 

Ondan hemen önce, “ölmemiş desinler diye” çıktığı “İbo Şov” var ki hayatının dönüm noktalarından biri de bu. Türkiye’ye dönüş yolunda önemli bir durak.

“Sonrası”nı uzun uzun anlatmaya gerek yok. Geldi ve döneminin yıldızı oldu..

Art arda yaptığı albümler, verdiği konserlerin kayıtları, katıldığı programlar, hakkında yazılan kitaplar ve yapılan belgeseller, bugün bile erişilebilir durumda. Meraklısı, onları nasılsa bulacaktır. 

Ben, son cümleyi kurmadan önce, son yıllarında onun yanında duran, yoldaşı olan bir isme, Bayram Bilge Tokel’e bağlanayım...

“Mayaları dertle yoğrulmuş insanların en tabii sesleri” 

Tokel, yazdığı Neşet Ertaş biyografisinde (Neşet Ertaş Kitabı, Akçağ, 1999), onu ve önemini şöyle tarif ediyor:

1960’lı yıllar, Türkiye’de yoğun bir iç göçün yaşandığı, şehirleşme hızının ivme kazandığı, başta müzik ve eğlence olmak üzere, şehir hayatının nimetlerinden faydalanmak isteyen şehrin yeni sakinlerinin gazinolara, sinemalara, pavyonlara ve konserlere koştuğu yıllardır biraz da…

İşte insanlar, böyle bir ortamda, Neşet Ertaş diye bir isimle karşılaşırlar. Hem de kendilerinden bir isim. Yani köylü biri. Şehrin eski sakinleri için ise Neşet Ertaş çok orijinal, otantik ve hatta biraz da arkaik bir sanatçıdır. 

Önceleri sırf değişik ve farklı buldukları için dinleyenler, bakarlar ki bu vuruş kör vuruşuna benzemiyor…

Elindeki enstrüman, herkesin bildiği bir ‘köylü müziği aleti’, yani bağlama; söylediği türküler de Kırşehir’den getirdiği ezgiler, bozlaklar, dili ise neredeyse ‘hiç yontulmamış’ kaba bir Türkçe’nin Kırşehir ağzı… 

Ama bütün bunların bir araya gelmesinden doğan garip, izahı zor ve insanı büyüleyen bir ‘şey’ var ki, işte o, Neşet Ertaş’ı Neşet Ertaş yapan özün ta kendisi: Binlerce yıldır acıyla, çileyle, yoksullukla boğuşan; mayaları dertle yoğrulmuş insanların en tabii, en gerçek ve en etkileyici sesleri, yani türküler, bizim türküler… 

Neşet Ertaş, ‘bizi türküler’i, bizim sazımızla ve bizden bir sesle en etkileyici biçimde söylemenin sırrını bulan sanatçı. 


“Deşildikçe nârı çıkar meydana…”

Neşet Ertaş’ın türküleri, tam da bu yüzden dönemin önemli sanatçılarınca yorumlandı. 

Zeki Müren’den Emel Sayın’a, Barış Manço’dan Cem Karaca’ya, Selda Bağcan’dan Neşe Karaböcek’e pek çok isim, repertuvarına en az bir Neşet Ertaş türküsü aldı. Adının ‘70’li yıllarda çok popüler olmasının sebeplerinden biri bu.

Yazının sonunu, onun bir cümlesiyle getireyim: “Kaynak kişiler bir köz gibidir, deşildikçe nârı çıkar meydana.” 

Neşet Ertaş, en büyük kaynaklardan biri. Hakkında öğrendiğimiz her yeni bilgi, bizim için yeni bir hayat dersi. 
 


Bugüne kadar çok Neşet Ertaş yazısı yazdım, bugünden sonra da yazacağım çünkü her yeni yazı, onunla ilgili bilgileri temize çekmemi sağlıyor; daha da önemlisi, yeni şeyler öğrenmeme vesile oluyor. 

Öğrendiklerimi bu yazıda anlatmaya çalıştım. Umarım önünüze “yeni” şeyler serebilmişimdir. 

Neşet Ertaş’ın “Bilebilseydi” adıyla literatüre geçen türküsünden kimi dizeler, yazının sonunu getirsin. 

Bugünlerde işimize çok yarayacak, bize rehber olacak dizeler bunlar; bir yandan da neden eline sazını alıp yollara düştüğünü bize gösteriyor: 

İnsanlar kendini bilebilseydi
Dünyada haksızlık, kavga olmazdı
(…)
Tüm canların hak olduğun bilmese
Hakkın aşkı yüreğine dolmasa
O güzel cemâle âşık olmasa
Kul Garibim bu sazını çalmazdı


Neşet Ertaş’la aynı dönemde yaşamış olmak, ona temas etmek, sazından, sözünden feyz almak, en büyük şansımız. 

Bugün cismi yanımızda değil ama aslında hep bizimle.Ölümünün yedinci yılında, onu saygıyla anıyorum.


 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU