Bazı tarihî şahsiyetler geçmişte yaptıklarıyla, bazıları ise sonraki kuşaklara düşündürdükleriyle önem kazanır. Selahaddin Eyyubi’yi bugün yeniden gündeme getirmenin anlamı da yalnızca tarihî bir şahsiyeti hatırlamak değildir. Asıl mesele, onun yaşadığı dönemin tecrübelerinden hareketle Türkiye’nin önündeki siyasi imkânları ve bölgesel geleceği yeniden düşünmektir.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu meselelerden biri, kendi içindeki toplumsal bütünlüğü güçlendirirken çevresindeki coğrafyayla nasıl bir ilişki kuracağıdır. Bu iki mesele birbirinden bağımsız değildir. İçeride güven üretebilen, farklı kimliklerin kendilerini ortak geleceğin parçası olarak görebildiği bir ülkenin bölgesel ilişkilerinde de daha güçlü bir zemin oluşur. Fakat bunun kendiliğinden gerçekleşeceğini düşünmek hata olur. Güvenlik politikalarının yanında siyasi tasavvura, ekonomik iş birliğinin yanında ortak bir gelecek anlayışına da ihtiyaç vardır.
Terörsüz Türkiye hedefi etrafında yürütülen arayışların stratejik değeri de burada ortaya çıkabilir. Başarıyı yalnızca silahların susmasıyla ölçmek, ulaşılabilecek imkânı daraltmak olur. Asıl mesele, çatışmanın geride bıraktığı güvensizliklerin yerine hangi toplumsal ve siyasi bağların kurulacağıdır. Türklerin ve Kürtlerin birlikte yaşama iradesini güçlendiren bir zemin, yalnızca Türkiye’nin iç barışına değil, bölgenin geleceğine ilişkin daha geniş bir düşünceye de katkı sunabilir.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Türkiye, kendi içindeki birlik arayışını bölgesel ölçekte yeni bir iş birliği anlayışına dönüştürebilir mi?
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Selahaddin Eyyubi’nin tarihî tecrübesi bu soruyu düşünmek için bir başlangıç noktası sunuyor. John Man’ın Selahaddin üzerine çalışmasında anlatılan ayrıntılardan biri, onun Suriye’deki mücadelesinde sabra ve siyasi şartları gözetmeye önem vermesidir. O dönemde bugün rakip olan güçlerin yarın başka ilişkiler içinde bulunabileceği gerçeği, siyasi kararların yalnızca o günkü çatışmaya göre alınamayacağını gösterir. Bu, geçmişi bugüne doğrudan taşımak için değil, siyasetin kalıcı sonuçlarının güç kullanmanın ötesinde bir muhakeme gerektirdiğini görmek için önemlidir.
Devlet aklı, yalnızca mevcut tehdidi ortadan kaldırmayı değil, tehdidin ortadan kalkmasından sonra nasıl bir düzen kurulacağını da düşünmektir. Bir çatışmayı sona erdirmekle barışı kalıcılaştırmak aynı şey değildir. İlki siyasi ve güvenlik tedbirleriyle mümkün olabilir; ikincisi ise adalet duygusunu, karşılıklı güveni ve geleceğe ilişkin makul beklentileri gerektirir.
Türkiye’nin önünde de buna benzer bir tercih bulunuyor. İç barış arayışını yalnızca ülke içindeki bir güvenlik meselesi olarak mı ele alacağız, yoksa buradan hareketle bölgesel ilişkilerimizi yeniden düşünmenin imkânlarını da mı araştıracağız? İkinci seçenek, elbette kendiliğinden bir ittifak doğurmaz. Fakat yeni bir siyasi ufuk açabilir.
Türkler, Kürtler ve Araplar arasında tarih boyunca kurulmuş ilişkiler tek biçimli, kesintisiz veya daima barışçıl değildi. Rekabetler, savaşlar ve çıkar çatışmaları da bu tarihin parçasıdır. Bu nedenle geçmişi kusursuz bir kardeşlik tablosu gibi anlatmak, bugünün ihtiyaçlarına cevap vermeyecektir. Tarihten çıkarılabilecek daha gerçekçi ders, farklı toplulukların ortak çıkarlar etrafında iş birliği yapabildiği gibi, siyasi tercihler nedeniyle birbirinden uzaklaşabildiğidir. Demek ki ortaklık, yalnızca tarihî yakınlığa değil, bugünün şartlarında kurulacak güvene ve somut çıkarlara da dayanmalıdır.
Türkiye’nin bölgesel vizyonu bu anlayış üzerine kurulabilir. Ekonomi, ticaret, enerji, eğitim, bilim ve kültür alanlarında geliştirilecek iş birlikleri, siyasi yakınlaşmayı günlük söylemlerin ötesine taşıyabilir. Ancak bunun için komşu toplumları yalnızca krizlerin, güvenlik risklerinin veya geçici diplomatik hesapların konusu olarak görmemek gerekir. Onları birlikte üretilebilecek bir geleceğin ortakları olarak değerlendirmek gerekir.
Burada akademiye de önemli bir görev düşüyor. Tarihçilerin, siyaset bilimcilerin, hukukçuların, iktisatçıların ve toplum araştırmacılarının katkısıyla ortak geçmişin hangi unsurlarının bugünkü iş birliğini destekleyebileceği, hangi tarih anlatılarının ayrışmayı derinleştirdiği ve kalıcı güven için hangi kurumsal düzenlemelerin gerektiği araştırılmalıdır. Semboller tek başına siyaset kurmaz. Fakat doğru sorularla ele alındıklarında yeni siyasi düşüncelerin gelişmesine yardımcı olabilirler.
Selahaddin Eyyubi’yi bugün yeniden düşünmenin değeri de burada yatıyor. Onu herhangi bir halkın diğerleri üzerindeki üstünlüğünün kanıtı veya geçmişteki bir siyasi düzenin aynen geri getirilmesinin gerekçesi yapmak, tarihî mirası daraltır. Onun döneminden çıkarılabilecek asıl soru, farklı güçlerin hangi şartlarda ortak bir hedef etrafında hareket edebildiği ve bu birlikteliğin nasıl sürdürülebildiğidir.
Türkiye’nin ihtiyacı geçmişin ihtişamını tekrar etmek değil, geçmişten hareketle geleceğin imkânlarını görebilmektir. İç barışı güçlendiren bir siyasi irade, bölgesel iş birliğini besleyen kurumlar ve farklı toplumların karşılıklı güvenini artıran bir dil birbirini tamamlayabilir.
Belki de bugün asıl stratejik fırsat, yeni bir tarihî ittifakı ilan etmekten önce, böyle bir ortaklığı mümkün kılacak şartları oluşturmaktır. Çünkü bölgesel güç, yalnızca başkalarının ne yapabileceğini belirlemekle değil, birlikte neler yapılabileceğini mümkün kılmakla da ölçülür.
Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca geçmişteki bağları hatırlamak değil, bu bağlardan hareketle gelecekte hangi ortaklıkların kurulabileceğini düşünmektir. Tarih bize hazır bir gelecek sunmaz. Fakat geleceği kurarken hangi hatalardan kaçınmamız, hangi imkânları değerlendirmemiz gerektiği konusunda güçlü sorular sorabilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish