Hülle mi siyasal istismar mı?

Dr. Ayça Ferda Kansu Independent Türkçe için yazdı

Yeni Parti destekçileri, İzmir BB Başkanı Cemil Tugay'ın AK Parti'ye katılmasının ardından düzenlenen protestoda sembolik tabut taşıyor, 7 Ekim 2026 / Fotoğraf: AP

İstismarın fiziksel, psikolojik, cinsel, duygusal ve ekonomik türlerini biliyoruz. Peki ya siyasal istismar?

CHP seçmeninin oylarıyla belediye başkanı seçilip ardından AK Parti’ye geçenlerin yarattığı tablo, bu kavramı tartışmaya açıyor. Çünkü burada iktidarıyla muhalefetiyle istismar edilen yalnızca seçmenin güveni değil, doğrudan siyasal iradesidir. Seçmenin bir siyasi kimliğe verdiği temsil yetkisinin başka bir siyasi kimliğin hanesine yazılması, demokratik temsilin psikolojik sözleşmesini ihlal eder. Sandıktan çıkan oylar hukuken yerinde dururken, siyasal anlamları el değiştirir. İşte siyasal istismar tam da bu noktada tartışılması gereken bir kavramdır.


AK Parti belediye kazanıyor, peki ne kaybediyor?

Siyasette her kazanım bir başarı mıdır? Yoksa bazı kazanımlar, beraberinde görünmeyen fakat çok daha ağır siyasi maliyetler mi getirir?

Son dönemde muhalefet partilerinden seçilmiş belediye başkanlarının AK Parti’ye geçişleri, ilk bakışta iktidar açısından önemli bir siyasal genişleme olarak değerlendirilebilir. Yeni belediyeler, genişleyen yerel yönetim ağı, artan kurumsal nüfuz ve güçlenen siyasi görünürlük… Ancak meselenin bir de demokratik meşruiyet ve siyasal güven açısından değerlendirilmesi gereken boyutu var.


AK Parti belediye kazanırken, seçmenin devlete duyduğu güveni kaybediyor olabilir mi?

Buradaki temel paradoks, siyasal güç ile demokratik meşruiyetin her zaman aynı yönde ilerlememesidir. Bir siyasi parti örgütsel olarak büyürken, bu büyümenin gerçekleşme biçimi toplumun bir kesiminde temsil edilme duygusunu dolayısıyla temel adalet algısını zayıflatabilir.

Çünkü muhalefet partisinin adayı olarak seçilmiş bir belediye başkanının iktidar partisine geçmesi, yalnızca bireysel bir siyasi tercih değildir. Bu geçiş, kendisine oy veren seçmenlerin siyasi iradesi ile ortaya çıkan yeni yönetim kimliği arasında bir meşruiyet tartışması doğurur.

Ancak iktidar açısından bundan daha kritik bir sorun var.

Parti değiştiren belediye başkanlarının, iktidar partisine katılmalarını daha fazla hizmet üretebilme imkânıyla gerekçelendirmeleri, farkında olarak ya da olmayarak, son derece tehlikeli bir siyasal algıyı besliyor: Kamu hizmetlerine erişimin anahtarı, seçmenin tercihi değil, iktidara yakınlıktır.

Bu söylem, kaynakların gerçekten siyasi aidiyete göre dağıtıldığını tek başına kanıtlamaz. Fakat politik psikoloji açısından algılanan adaletsizlik, kimi zaman kanıtlanmış adaletsizlik kadar güçlü sonuçlar doğurabilir.

Vatandaş, ödediği vergilerle oluşan kamu kaynaklarının siyasi sadakate göre dağıtıldığına inanmaya başladığında, yalnızca iktidar partisine değil, devletin tarafsızlığına duyduğu güven de aşınır.

İşte burada AK Parti açısından kısa vadeli siyasal kazanç ile uzun vadeli kurumsal meşruiyet arasında ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor.

Bugün muhalefetten transfer edilen bir belediye, iktidarın yerel yönetim haritasında yeni bir kazanım olarak görülebilir. Ancak aynı transfer, seçmende "Benim oyumla seçilen yönetimin siyasi kimliği, benim iradem dışında değiştirilebiliyor" düşüncesini güçlendiriyorsa, kazanılan belediyenin karşılığında kaybedilen şey temel adalet duygusu ve demokratik güven olabilir.

Üstelik bu algının yaygınlaşması, yalnızca muhalefet seçmenini değil, sandığın adaletine inanmak isteyen herkesi ilgilendiriyor. Kim bilir, belki de bu siyasi "aldım verdim ben seni yendim"lerin faturası, bir gün gidilmeyen ve boş kalan sandıklarla, küçük partilere kayan protesto oylarıyla kesilecek. Parti aidiyetleri desen, zaten gözümüzün önünde çözülüyor. Unutulmamalı ki seçmen, oy verdiği partiden vazgeçtiğinde başka bir partiye yönelebilir; ama sandığa olan inancını kaybettiğinde, kaybeden yalnızca partiler değil, demokrasinin kendisi olur.

Sonuçta iktidarın kendisine sorması gereken soru, kaç belediye kazandığı değil, bu kazanımların toplumun adalet, demokrasi ve temsil algısında nasıl bir iz bıraktığıdır.

Zira siyasal iktidar belediye transferleriyle büyüyebilir; fakat demokratik meşruiyet, transfer edilen makamlarla değil, korunan ilkelerle güçlenir.

Madalyonun diğer yüzünde ise CHP’den seçilip AK Parti’ye geçen belediye başkanlarının seçmenlerine karşı sorumluluğu bulunuyor. Kendilerine verilen oyları, kişisel siyasi geleceklerinin veya hizmet vaatlerinin pazarlık unsuru hâline getiren bu başkanlar, seçmenin iradesini adeta kendi tasarruflarındaki bir siyasi sermaye gibi kullanıyorlar. Oysa sandıkta alınan yetki, başka bir partiye devredilebilecek kişisel bir mülkiyet değildir. Hukuken mümkün olsa da demokratik temsilin ruhuyla çelişebilen bu tür geçişler, bir çeşit siyasal hülle görüntüsü yaratıyor. Üstelik bu hülle, sonunda her iki tarafa da kaybettirebilir. CHP, kendi kadrolarının seçmen iradesine sadakatini sağlayamayan bir parti görüntüsüyle güven kaybederken; AK Parti, sandıkta kazanamadığı belediyeleri siyasi transferlerle elde eden bir iktidar olarak meşruiyet tartışmalarının merkezine yerleşiyor. Parti değiştiren başkanlar ise hizmet söylemiyle gerekçelendirdikleri kararlarının karşılığında siyasi güvenilirliklerini yitirme riskiyle karşılaşıyor.

Sonuçta herkes bir şey kazandığını düşünürken, asıl kaybeden demokratik temsilin ahlaki temeli oluyor. Çünkü demokrasi, seçmenin oyunu almak kadar, o oyun taşıdığı iradeye sadık kalabilme sorumluluğudur. Ve siyasetin en büyük paradokslarından biri de odur ki bazen iktidarlar güçlerini artırırken, meşruiyetlerini aşındırabiliyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU