İran ile ABD arasında imzalanan mutabakat muhtırası ilk bakışta Ortadoğu’da tansiyonu düşüren önemli bir diplomatik başarı gibi görünüyor.
Hürmüz Boğazı yeniden uluslararası deniz trafiğine açıldı, petrol fiyatları geriledi ve küresel piyasalar haftalardır beklediği rahatlamayı yaşadı.
Washington bunu diplomasinin başarısı olarak sunarken, Tahran aynı belgeyi kendi direncinin bir sonucu, hatta bir zafer olarak tanımlıyor.
Aynı metnin iki başkentte bu kadar farklı okunmasının nedeni, tarafların uzlaşmış olmasından çok, üzerinde uzlaşmayı sonraya bıraktıkları başlıkların fazlalığı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Mutabakatın kısa vadede somut sonuçları var.
İran’ın Hürmüz üzerindeki fiili baskısı sona erdi.
ABD, İran’ın petrol ve petrokimya ihracatına yönelik yaptırımlarda 60 günlük esneklik tanıdı.
Enerji piyasaları üzerindeki baskı azaldı. Ancak diplomatik metinlerin asıl değeri, ilk gün yarattıkları iyimserlikle değil, kriz anlarında ne kadar açık hükümler içerdiğiyle ölçülür.
Bu açıdan bakıldığında imzalanan belge, çözülmüş sorunlardan çok ertelenmiş anlaşmazlıklara işaret ediyor.
Tarafların üzerinde uzlaşamadığı 3 temel başlık dikkat çekiyor:
- Bunlardan ilki, İran’ın dondurulmuş finansal varlıklarının hangi koşullarda serbest bırakılacağı.
- İkincisi, Hürmüz Boğazı’nın uzun vadeli statüsü.
- Üçüncüsü ise, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran’ın nükleer tesislerine hangi yetkilerle geri döneceği.
Bunların hiçbiri teknik ayrıntı değil, mutabakatın geleceğini belirleyecek temel meseleler.
Nükleer müzakerelerin geçmişi de bu noktada önemli bir uyarı sunuyor.
İran ile yürütülen müzakerelerin ortak sorunu çoğu zaman metinlerde bırakılan belirsizlikler oldu.
2003’te uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin askıya alınmasına ilişkin ifadeler farklı yorumlandı.
2004’te “nesnel güvence” kavramı taraflar arasında tamamen farklı anlamlar kazandı. Her iki süreç de kısa süre içinde çöktü.
Bugünkü mutabakat benzer bir risk taşıyor. Belgede İran’ın “mevcut nükleer statükoyu koruyacağı” belirtiliyor.
Ancak bu statükonun hangi faaliyetleri kapsadığı açık değil. İran yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarını devretmeyi reddediyor.
Aynı zamanda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nı tarafsız bir denetçi olarak kabul etmiyor.
Bu iki konu çözüme kavuşmadığı sürece, herhangi bir nükleer uzlaşının doğrulanması teknik olarak da siyasi olarak da oldukça güç görünüyor.
Müzakerelerin zeminini değiştiren yalnızca nükleer dosya değil.
Son çatışmalar sırasında İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini fiilen göstermesi, Tahran’ın pazarlık gücünü önemli ölçüde artırdı.
Dünya petrol ticaretinin kritik bölümünün geçtiği bu dar su yolunun kısa süreliğine bile kapanabilmesi, İran’ın ekonomik baskı kapasitesini de ortaya koydu.
Bu durum müzakere masasındaki güç dengesini değiştirdi. Nitekim son görüşmelerde gündemin önemli bölümünü İran belirledi.
Nükleer program tamamen çözülmeden süreç ilerlerken, Lübnan dosyası mutabakatın merkezine yerleşti.
Tahran, Hizbullah üzerindeki nüfuzunu korumayı stratejik bir kazanım olarak görüyor. İran, bölgesel nüfuz alanlarını da pazarlığın parçası haline getirdi.
İsrail’in itirazları da büyük ölçüde bu noktada yoğunlaşıyor.
Tel Aviv yönetimi, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarından vazgeçmeden diplomatik rahatlama elde ettiğini düşünüyor.
Bunun yanında Hizbullah’ın Lübnan’daki kapasitesini koruması ve yaptırımlar gevşedikçe serbest kalacak mali kaynakların Hamas, Hizbullah, Husiler ve Irak’taki Şii milislere ulaşabileceği ihtimali İsrail güvenlik çevrelerini endişelendiriyor.
Ancak İsrail’in hareket alanı da sınırlı. Trump yönetiminin diplomatik süreci sahiplenmesi, Netanyahu hükümetinin anlaşmaya doğrudan karşı çıkmasını zorlaştırıyor.
Dahası Washington’un son dönemde kullandığı dil dikkat çekici biçimde değişmiş durumda.
Beyaz Saray, İran ile kontrollü iş birliği mesajları verirken, İsrail’in özellikle Lübnan’daki askeri operasyonlarını daha eleştirel bir dille değerlendirmeye başladı.
Körfez ülkeleri ise farklı bir hesap yapıyor. Kısa vadede Hürmüz’deki riskin azalması enerji ihracatçıları açısından olumlu.
Ancak asıl soru, geçici ateşkes havasının sona ermesinden sonra ortaya çıkacak. İran’ın boğazın kalıcı statüsüne ilişkin talepleri devam ediyor.
Kuveyt, Katar ve Bahreyn gibi alternatif ihracat güzergâhları sınırlı olan ülkeler için Hürmüz, ekonomik güvenliğin temel unsuru.
ABD’nin bölgedeki askeri varlığını azaltma eğilimi de bu ülkeleri yeni güvenlik arayışlarına itebilir.
Daha fazla ikili anlaşma, daha fazla bölgesel uzlaşı arayışı ve İran’la doğrudan temas bu sürecin doğal sonucu olabilir.
Washington’da ise mutabakata yönelik eleştiriler iki farklı çizgide ilerliyor.
Bir kesim askeri baskının ardından İran’a gereğinden fazla taviz verildiğini savunuyor.
Diğer kesim ise baştan yanlış tasarlanmış bir stratejinin kaçınılmaz sonucu olarak görüyor.
Bu iç siyasi tartışma, önümüzdeki 60 günlük müzakere döneminde Trump yönetiminin hareket alanını da doğrudan etkileyecek.
Başkan Trump’ın kullandığı söylem de bu belirsizliği yansıtıyor.
Bir yandan diplomasiyi öne çıkarıyor, diğer yandan “Memnun olmazsam yeniden bombardımana dönerim” diyerek askeri seçeneği masada tuttuğunu söylüyor. Bu yaklaşım kısa vadede caydırıcılık sağlayabilir.
Ancak diplomasinin güvenilirliği açısından farklı bir soru doğuruyor: Taraflar, sürekli askeri tehditle desteklenen bir müzakere sürecine ne kadar güven duyabilir?
Haziran sonunda teknik heyetler yeniden masaya oturacak.
Asıl sınav da o zaman başlayacak. Çünkü bugüne kadar imzalanan belge genel siyasi çerçeveyi ortaya koydu.
Nükleer faaliyetlerin kapsamı, denetim mekanizmaları, yaptırımların hangi takvimle kaldırılacağı ve Hürmüz’ün geleceğine ilişkin ayrıntılar henüz müzakere edilmedi.
İran nükleer dosyasının geçmişi önemli bir ders veriyor. 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın yıllarca işlemesinin nedeni, son derece ayrıntılı hükümler içermesiydi.
Taraflar hangi yükümlülüğün ne zaman yerine getirileceğini ayrıntılı biçimde tanımlamıştı.
Bugünkü mutabakat ise tam tersine, birçok kritik başlığı ileride çözülmek üzere açık bırakıyor.
Bu nedenle Hürmüz’ün yeniden açılması, şimdilik küresel ekonomi için önemli bir rahatlama sağlıyor.
Ancak diplomasi açısından asıl mesele anlaşmanın boş bırakılmış satırlarının nasıl doldurulacağı.
Önümüzdeki 60 gün, İran ile ABD arasındaki ilişkilerin olduğu kadar, Ortadoğu’daki güç dengelerinin de hangi yönde şekilleneceğini belirleyecek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish