Trump'ın İran'da kaybettiği sadece bir savaş değildi

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Sarah Grillo/Axios

Donald Trump, İran’a yönelik askeri operasyonu bir başarı hikâyesi olarak sunmaya çalışıyor. Oysa ortaya çıkan tablo bu söylemi doğrulamıyor.

İran’ın nükleer programı sona ermedi, rejim değişmedi ve ABD bölgede kalıcı bir stratejik üstünlük kuramadı. Operasyonun ardından geriye, Washington’un ne ölçüde caydırıcılığını koruyabildiğine ilişkin yeni sorular kaldı.

Sorun, İran dosyasının ötesine uzanıyor. Uluslararası siyasette güç, sahip olunan askerî kapasite kadar o kapasitenin nasıl algılandığıyla da ilgilidir.

Bir devlet baskı kurduğunda istediği sonucu alamıyorsa, bu durum yalnızca sahadaki dengeleri değil, diğer aktörlerin hesaplarını da değiştirir. İran operasyonunun ardından oluşan tablo, Trump yönetiminin pazarlık gücüne dair algıyı yeniden şekillendirdi.

Bu değişim en belirgin biçimde Avrupa’da hissedildi. G7 Zirvesi, Batılı müttefiklerin ortak bir çizgide buluşmakta zorlandığını gösterdi.

Zirveden kapsamlı bir ortak bildiri çıkmadı; bunun yerine farklı başlıklarda hazırlanan sınırlı metinler yayımlandı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Avrupa ülkeleri Washington ile tam bir uyum görüntüsü vermedi, fakat açık bir kopuş sergilemeyi de tercih etmedi. Böylece hem gerilimi tırmandırmayan hem de siyasi mesafeyi koruyan bir denge kurmaya çalıştılar.

Bu yaklaşım, Trump’ın Avrupa’ya yönelik söylemindeki değişimle de örtüşüyor. Geçmişte gümrük tarifeleri, NATO harcamaları ve ticaret başlıkları üzerinden sert baskı kurmaya çalışan ABD Başkanı, bugün daha dikkatli bir dil kullanıyor.

Elbette anlaşmazlıklar ortadan kalkmış değil. Buna rağmen İran operasyonu öncesindeki sert üslubun yerini daha temkinli bir yaklaşımın aldığı görülüyor. Bu değişimi yalnızca iletişim tarzındaki bir farklılık olarak değerlendirmek eksik kalır. Asıl değişen, uluslararası güç dengesinin yarattığı siyasi zemindir.

Benzer bir tablo Rusya açısından da ortaya çıktı. Moskova, Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünün Ukrayna konusunda Batı’nın kararlılığını zayıflatacağını hesaplamıştı.

Beklentiler gerçekleşmedi. Ateşkes sağlanamadı, yaptırımlar devam etti ve Avrupa’nın Ukrayna’ya verdiği destek kesilmedi. Kremlin’in, Batı’nın kendi içinde derin bir ayrışma yaşayacağı yönündeki öngörüsü şimdilik karşılık bulmuş görünmüyor.

Avrupa’nın bu süreçte izlediği politika da dikkat çekici. Almanya savunma harcamalarını artırdı. Fransa ve İngiltere, Ukrayna’nın uzun vadeli güvenliği için Avrupa merkezli güvenlik düzenlemelerini tartışmayı sürdürdü.

Doğu Avrupa ülkeleri ise savunma bütçelerini büyüterek caydırıcılık kapasitesini güçlendirmeye yöneldi. Bu adımlar tek başına belirleyici olmayabilir.

Birlikte değerlendirildiğinde ise Avrupa’nın güvenlik anlayışında kalıcı bir dönüşüme işaret ediyor. Putin açısından bunun anlamı açık: Batı’nın parçalanacağı varsayımına dayanan stratejik hesap eskisi kadar güvenilir görünmüyor.

İran operasyonunun ortaya çıkardığı bir başka gerçek ise ABD’nin müttefiklerine duyduğu ihtiyacın devam ettiğidir. Körfez ülkeleri belirli ölçüde lojistik destek sağladı.

Buna karşılık operasyon güçlü bir uluslararası siyasi destek üretemedi. Avrupa’nın mesafeli tavrı da Washington’u diplomatik açıdan büyük ölçüde yalnız bıraktı. Bölgesel bir güç üzerinde askerî, ekonomik ve siyasi baskıyı aynı anda sürdürebilmek, tek bir ülkenin kapasitesini zorlayan bir yük oluşturuyor.

Zaten Amerikan dış politikasının uzun yıllardır dayandığı temel yaklaşım da budur. Washington, küresel etkisini kendi askerî gücüyle değil, kurduğu ittifak ağları sayesinde sürdürebildi. NATO bunun en görünür örneği oldu.

Asya’daki güvenlik ortaklıkları, Körfez’deki savunma düzenlemeleri ve Batılı kurumlarla kurulan ilişkiler de aynı mantığın parçalarıydı. Trump bu yapıyı seçim kampanyalarından itibaren sık sık sorguladı.

İran operasyonu ise bu tartışmayı teoriden çıkarıp pratiğe taşıdı. Ortaya çıkan sonuç, ittifakların hâlâ Amerikan gücünün temel çarpanlarından biri olduğunu gösterdi.

Bu gelişmeler önümüzdeki dönemin dengelerini de etkileyebilir. Avrupa ortak savunma kapasitesini güçlendirdikçe ve dış politikada daha eşgüdümlü hareket ettikçe, Washington’un kıta üzerindeki baskı araçları eski etkisini yitirebilir.

Çünkü pazarlık gücü çoğu zaman karşı tarafın kırılganlığına dayanır. Daha koordineli hareket eden bir blok üzerinde aynı yöntemleri uygulamak giderek zorlaşır.

Trump’ın son dönemde daha ihtiyatlı bir dil kullanması bu çerçevede okunabilir. İran’da beklediği sonucu alamadı.

Avrupa’nın kritik başlıklarda ortak hareket edebildiğini gördü. Rusya’nın Ukrayna konusunda beklediği kırılma da gerçekleşmedi. Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, askerî kapasitenin tek başına siyasi sonuç üretmeye yetmediği daha net anlaşılıyor.

Bu tablo Trump’ın dış politika anlayışını bütünüyle değiştirdiği anlamına gelmiyor. Taktik esneklik ile stratejik dönüşüm aynı şey değildir.

Buna rağmen uluslararası sistemin koyduğu sınırlar artık daha görünür durumda. İran’da kaybedilen yalnızca bir askerî mücadele değildi.

Asıl aşınan unsur, Washington’un istediği sonucu her koşulda elde edebileceği yönündeki algı oldu. Uluslararası siyasette bazen en büyük kayıp, tam da bu algının zedelenmesidir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU