İmam Hüseyin devleti ele geçirmek için mi yola çıktı? Acaba İslam'da "din devleti" var mıdır?

Hasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdı

Kerbela’da yaşanan ve İslam tarihinin en trajik olaylarından biri olarak kabul edilen mücadeleyi tasvir eden tarihî bir betimleme / Kerbela Savaşı’nı konu alan bir resim

İslam'da "din devleti" konusuyla ilgili, gelenekçi ve aydın Müslümanlar arasında 5 görüşün bulunduğunu söyleyebiliriz.

1- Usulcülerin görüşü:

Bunlar konu hakkında şunu derler:

İslam devletini tesis etmek, dinî esaslardan biridir.


Dolayısıyla: "Dinimiz siyasetimiz ve siyasetimiz de dinimizdir."

Bunlara göre İslam, hayatın tüm alanını kapsar. Sünni-Şii tüm siyasal İslamcıların görüşleri böyledir. Bunlara göre:

Siyasi iktidar, dinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Elbette ki böyle bir düşünce, kimilerince kabul edilebilir bir görüş değildir. Zira bu görüşü kabul etmeyenlere göre siyaset değişken ve çıkara dayalıdır. İslam ise değerler üzerine kurulan ilahi bir dindir ve onun asla değişmeyen "sabit" değerleri vardır.

Örneğin İslam'da, değerlerden müteşekkil sabit "ahlaki esaslar" vardır. Allah, insanları bunlara davet eder. Fakat siyaset böyle değildir ve onda maslahat (çıkar) vardır.

Örneğin maslahat, kimi zaman "tevhidi" nefyedip putları yaymayı gerektirebilir. Onu öyle yapmada birtakım maslahatlar gözetilebilir.

Yani devlet siyaseti, kimi yerde hükümeti maslahata davet edebilir. Bu durumları göz önünde tutarak bazıları "din devleti görüşünü" kabul etmemekte ve şöyle demektedir:

Her ne kadar Nebi ve Raşit halifeler devlet kurmuş olsalar da bu durum, onun (devletin) dinin zatından olduğunu ispatlamaz. Çünkü devlet, dinin arızî konularındandır. Ayrıca din ve dinin dışındaki her şeyin hem zatî hem de arızî boyutları vardır.


Örneğin, insan ve ağaç bile böyledir. Değişken olan şey zat değil, arazlardır.

Mesela dindeki "tevhid", "nübüvvet" ve "mead/kıyamet" gibi konular dinin zatî konularındandır ve bunlarda herhangi bir değişiklik söz konusu olamaz.

akat devlet ve ahkâm gibi konular değişkendir. Hatta kültürler de değişebilir, zaman ve mekân bunların üzerinde de etki bırakabilir.


2- Modern Müslümanların görüşü:

Örneğin, Mısırlı düşünür Nasr Hamid Ebu Zeyd, İranlı Ayetullah Şebüsteri, Pakistanlı Muhammed İkbal, Hindistanlı Sir Seyyid Ahmed Han gibi modern düşünce sahipleri, din üzerine kurulu siyasi devletlerin dinin zatından değil arazlarından olduğunu söylerler. Yani bunlara göre İslam, asla siyasete önem vermemiştir.


3- Sünni (Hilafet) ekolüne mensup olanların görüşü:

Bunların büyük çoğunluğu şöyle demişlerdir:

İslam, siyasi iktidar ile ilgili 9 kuralı şart koşmuştur. Bunlardan birisi (Ömer b. Hattab'ın yaptığı gibi) ‘şura' (danışma)dır. İkincisi (Ebu Bekir'in yaptığı gibi) ‘tavsiye' şartıdır. Çünkü Ömer onun yerine, onun tavsiyesi ile geçmiştir. Üçüncüsü (Muaviye'nin yaptığı gibi) ‘galibiyet' (fiilî güç)tir. Çünkü o, İmam Ali'ye galip gelmiş ve o şekilde hilafeti tarafına geçirmiştir. ‘Biat edilmek', ‘adil olmak', ‘ilim sahibi olmak', ‘erkek olmak', ‘Müslüman olmak' ve ‘Kureyşli olmak' gibi şartları da vardır.


Fakat bu şartlar içerisinde, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin istişare ve adalet ile hilafet görevlerini yürütmelerinden dolayı onlara "Raşid halifeler" unvanı takılmıştır.

Sonradan gelen Muaviye ve diğerlerine ise "Sultan" lakabı verilmiş ve özellikle bunlardan sonra gelenlerin hilafeti saltanata dönüştürdüklerinden söz edilmiştir. Bununla birlikte şunu da ilave etmişlerdir:

Bu şahısların hilafet ve saltanat makamında bulunmalarında ve buralara gelmelerinde kesinlikle ‘Allah'ın izni' söz konusudur.


Yani,nAllah bunlara "meşruiyet" vermiştir. Dolayısıyla Sünni ekole mensup bu kesimin bu tür inançlarına bakıldığında din devleti (siyasal İslam) dindendir.

Çünkü onların iddialarına göre bu işte Allah'tan bir onay (meşruiyet) söz konusudur.


4- Şii (İmamiye) ekolüne mensup olanların görüşü:

Bu ekole mensup büyük çoğunluğun görüşü şöyledir:

İmam/yönetici hem Allah tarafından ismen tayin edilmeli hem de meşruiyetini O'ndan almalıdır.


Yani, İmam Ali ve on bir evladını imamete tayin eden Allah'tır. On iki imamın imametinin sona ermesinden sonra (büyük gaybet döneminde) ise "genel vasilik" başlamıştır.

Yani masum imam, kendinden sonra fakih birisinin hükümeti kurup hükümranlıkta bulunmasını tavsiye etmiştir. Dolayısıyla böyle bir fakih meşruiyetini Allah'tan almış bulunmaktadır.


5- Mutasavvıf ve ariflerin görüşü:

Tasavvuf ve irfan mektebine mensup olanların görüşü şöyledir:

Siyasal İslam devleti ne dinin zatındandır ne de arazlarındandır. Dolayısıyla Şiilerin dedikleri gibi masum imam kesinlikle adil bir fakihin devleti tesis etmesi gerektiği gibi bir tavsiyede bulunmamıştır.


Yani tasavvuf der ki:

Din, Allah ile kul arasında bir irtibattır. Siyaset ve hükümet işleri ise dünyevî işlerdendir. Dünyevî olan bir iş ise dinin ne zatında vardır ne de ona arız olanlardandır.

Devlet tesis etmek, örneğin aynen evlilik ve alışveriş gibidir.

Bir kızı eş olarak almak ya da sahip olmak kastıyla bir arabayı satın almak acaba dinin müdahil olduğu bir alan mıdır?

Ve yine acaba bu gibi şeyler dinin zatından ya da arazlarından sayılır mı?

Elbette ki öyle değildir.

Burada üçüncü bir konu daha vardır ve o da şudur:

Din, hayata dair her şey için bir ‘sıbğat' (boya/renk) sahibidir. Daha açık bir ifadeyle din, dünya hayatında insana dair her şeyi ilahi boya ile boyar.

Kur'an bu hususta şöyle der:

Allah'ın boyası. (Yani Allah'ın diniyle şekillenmek.) Boyası Allah'ınkinden daha güzel olan var mıdır? (Bakara: 138)


Yani bir Müslüman alışveriş ve evlilik yaparken ona ilahi bir renk vermelidir. Evlilik her ne kadar örfî olsa da yine de ona dinî bir renk verilmelidir. Kurulan devlete de öyle yapılmalıdır.

Yani devlet ne İslam'ın zatındandır ne de ona arız olanlardandır. Dolayısıyla ona ilahi bir renk verilmelidir.

Kısacası Allah'ın Müslüman topluluklardan talebi, kurdukları devlet örfî dahi olsa ona ilahî bir renk vermeleri, yöneticilerinin kalbinde Allah'a dair iman olması, maneviyatı sevmeleri ve halkı da maneviyata yönlendirmeleridir. Dolayısıyla devlet de aynen evlilik ve alışveriş gibidir.


Örfî evlilik ile şer'î evliliğin farkı şudur:

Gerçekte ikisi de aynı şeydir. Fakat şer'î evlilikte ‘din rengi' vardır. Yani bir insan dini mabetler olan kilise, cami ya da mabet olmayan resmi bir dairede hâkimin huzurunda da evlenebilir.

Bunların her ikisi de gerçek evliliktir. Fakat kilise ve camide gerçekleştirilen evlilikte ilahi renk vardır.

Bununla eşler arasındaki sevgi daha çok olur, bağlar daha güçlü olur. Yani buradaki evlilik, Allah'a iman esası üzerine dayalıdır. İşte "ilahi renk" denilen şey budur.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

"Dinî devlet" ile ilgili görüşleri aktardıktan sonra, şimdi de İmam Hüseyin (as)'ın Medine'den Kerbela'ya hareket etmesindeki hedefinin ne olduğu hususundaki farklı görüşleri aktarmaya çalışacağız.

Farklı görüşleri aktarmadan önce şunu belirtmeliyiz ki tarihî olaylarda hedefi tespit etmek pek de mümkün değildir.

Çünkü o olayı gerçekleştiren şahıs her kim ise, onu yapmadaki niyetinin ne olduğunu en iyi bilen kendisidir.

Fakat konuyla ilgili araştırma yapan tarihçiler, o olayı gerçekleştiren şahsın söylediği kimi sözlerden ve yapmış olduğu kimi hareketlerden yola çıkarak kimi tespitlerde bulunabilirler. Ama asıl olan o şahsın niyetidir.

İlmî mübahaselerin "niyet" ile işi olmaz. Fakat din, niyetlerle ilişkilidir. Nitekim bir hadiste buna şöyle işaret edilmiştir:

Hareketler değerini niyetlerden alır ve herkes de niyetinin karşılığını görür.


Dolayısıyla din açısından niyetin harekete etkisi vardır.
 

Kerbela, asırlardır dinmeyen bir acı olarak İslam tarihinin hafızasında yerini korurken, bugün de insanlığın çatışma ve adalet arayışına dair güçlü bir hatırlatma niteliği taşıyor / Fotoğraf: AA
Kerbela, asırlardır dinmeyen bir acı olarak İslam tarihinin hafızasında yerini korurken, bugün de insanlığın çatışma ve adalet arayışına dair güçlü bir hatırlatma niteliği taşıyor / Fotoğraf: AA

 

İmam Hüseyin (as)'ın gerçekleştirmiş olduğu harekete gelince, bununla ilgili birçok görüş söylenmiştir.

Fakat ben burada onlardan en önemli 6 tanesini aktarmaya çalışacağım.


1- Nasibi, inkârcı, laik ve seküler düşünceye sahip olanların görüşleri

Onlar şöyle derler:

Hüseyin'in Kerbela hareketini gerçekleştirmesindeki gayesi, yönetimi ele geçirmekti. Hüseyin, bu hareketiyle otoriteyi ele geçirip kendisi hâkimiyet kuracak ve toplumun ipini eline alacaktı. Daha açıkçası Hüseyin yönetimi, halka sulta kurmak ve topluma musallat olmak için istiyordu. O da aynen Muaviye, Yezid ve diğer dünya sultanları gibiydi.


Elbette bunların bu görüşünü kabullenmek mümkün değildir. Yani İmam Hüseyin'in çıkarcı bir hedef peşinde koşması düşünülemez. Çünkü tarihî kayıtlara göre Peygamber onun hakkında:

"Hüseyin cennet gençlerinin efendisidir" demiştir.

Dolayısıyla öyle birinin geçici bir makam uğruna bu kadar öldürme ve öldürülmeye yönelmesi mümkün gözükmüyor.

Şayet Hüseyin bir makam peşinde olsaydı, gidip Yezid ile sulh ederdi.

Yezid'in de ona önemli bir makam vermesi ve insanlar arasında ona saygın davranması mümkün olabilirdi. Dolayısıyla bu kanalla da hem kendini hem de ailesini ölümden kurtarmış olurdu.


2- İkinci görüş

Evet, Hüseyin bir makam elde etme peşindeydi; fakat bu makama sahip olmayı kendi nefsi için arzu etmiyordu. İnsanlara hizmette bulunmak, adaleti ikame etmek ve zulmü ortadan kaldırmak için arzuluyordu.


Yani bu görüş sahipleri derler ki, İmam Hüseyin de Raşit halifelerin ve İmam Ali'nin gördüklerini görüyordu.

Yezid'in zalim ve fasık biri olduğunu müşahede ediyordu. Ve yine adil birinin imam/halife olması gerektiğine inanıyordu.

Dolayısıyla bunu da ancak Yezid ve Emevîleri ortadan kaldırıp kendisinin yönetimi ele geçirmesiyle mümkün olabileceğini düşünüyordu.

Bunu (önceden de işaret ettiğimiz gibi) kendi maslahatı için değil, insanların faydasına olacağını düşünerek yapmak istiyordu.


3- Genel Sünnilerin görüşleri

Onlar şunu derler:

İmam Hüseyin aldatıldı. Zira Medine'ye Kufeliler tarafından binlerce mektup gönderildi ve İmam Hüseyin'in Kufe şehrine gelmesi ve mazlumlara yardım etmesi kendisinden talep edildi. İmam da Kufe'ye gelince ve Kufelilerin de ahitlerini bozup imama oyun oynadıkları anlaşılınca, imam geri dönmek istedi. Fakat hükümet ordusu tarafından muhasara altına alındı ve kendisine ‘ya Yezid'e biat edeceksin ya da öldürüleceksin.' denildi ve imam da ölümü tercih etti.


Yani İmam Hüseyin herhangi bir inkılap vb. peşinde değildi. Fakat oyuna getirildi.

Benim şahsi görüşüme göre Sünnilerin büyük bir çoğunluğu, İmam Hüseyin'i karalamak ve eleştirmek istemediklerinden böyle söylemekteler.

Çünkü İmam Hüseyin'i karalamak çok ağır bir suçtur. Zira İmam, Nebi'nin torunu ve kızı Fatıma Zehra'nın çocuğudur. Yani İmam Hüseyin'i "asi" bir insan olarak nitelemek mümkün değildir.

Diğer taraftan Sünniler, Yezid'in haklı olduğuna inanırlar. Çünkü onların inançlarında "emir/halife" ile ilgili birçok rivayet vardır. Örneğin:

"Sırtını kamçılasa, malını gasp etse ve ırzını kirletse dahi emire itaat edeceksin" türünden rivayetler mevcuttur.

Yani bir insan hilafeti güç zoruyla ya da hile ile elde etse ve yine fasık ve facir dahi olsa, Sünni ekolü açısından ona itaat etmek vaciptir.

Dolayısıyla İmam Hüseyin'e "harici/asi" bir insandır diyemedikleri, Yezid'in de hak sahibi olduğuna iman ettikleri ve bununla birlikte İmam Hüseyin'i öldürttüğü için Yezid'i sevme hususunda muallakta kalmaktadırlar.

Bu gibi nedenlerden dolayı Yezid'i bir nebze temizlemek maksadıyla suçu Kufelilerin üzerine yıkmaları gerekir.

Evet, Sünnilerin birçoğu ve özellikle de Emevî propagandasının etkilemediği insanlar Yezid'e lanet okur, onun mücrim olduğunu ve onu sevmediklerini söylerler.

Kanaatimce bunun nedeni yalnızca Yezid'in İmam Hüseyin'i öldürmesi değildir. Bununla birlikte onun 3 yıllık iktidarı boyunca 3 önemli cinayeti işlemiş olmasıdır.

Örneğin Yezid, iktidarının ilk senesinde İmam Hüseyin'i ve taraftarlarını katlettirdi. İkinci senesinde Medine'de birçok sahabeyi öldürttü.

Üçüncü yılında da Mekke'de Kâbe'yi yıktırıp Abdullah b. Zübeyir'in birçok adamını öldürttü. Kısacası Yezid, 3 yıllık iktidarı döneminde 3 önemli cinayet işlemiştir.


4- Genel Şiilerin görüşü

Şiilerin çoğunluğu şöyle derler:

İmam Hüseyin'in Kerbela'ya gelişindeki gayesi iktidarı elde etmek değildi. Çünkü o biliyordu ki beraberindeki 70 kişilik küçücük bir güçle kocaman bir imparatorun ordularını alt edip iktidarı elde etmesi mümkün değildir. Nitekim kavminin akil insanları olan ve ‘Abdullahlar' olarak bilinen Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyir ve Abdullah b. Ömer de ona Kufe'ye gitmemesini söylemişlerdi. Bunların her üçü de Arap kavminin akil insanlarıydı. Fakat İmam Hüseyin gitmekte çok ısrar etti. Çünkü birazdan da izah edeceğimiz gibi onu gitmeye mecbur kılan şey vicdanı idi.


Evet, insandaki akıl "çıkarcı bir güçtür". Dolayısıyla akıl, imamın o denli zorba Emevîler karşısına çıkmasını istemezdi. Ayrıca Kufelilerin vefasız oldukları da bilinen bir şeydi.

Çünkü Kufeliler, İmam Hüseyin'den önce abisi İmam Hasan'a ve ondan önce de babası İmam Ali'ye çok büyük vefasızlıklar gösterip harici (asi) oluvermişlerdi.

İşte bu kesim Şiilere göre İmam Hüseyin aslında şehit olmak için Kerbela'ya geldi. Bundaki amacı da Yezid'in meşruiyetini yok etmekti.

Çünkü Yezid dini bir kıyafete bürünerek hilafetini ilan etmişti. Yani Yezid derdi ki:

Bu hükümet Allah'ın hükümetidir.


O da aynen Osman ve Muaviye'nin sığındıkları şeyin (Allah'ın) arkasına sığınırdı.

İşte Hüseyin öldürüldüğünde ancak insanlar onun meşru bir halife olmadığını anlayacak ve hükümetinin de iddia ettiği gibi ilahî bir hükümet olmadığını bileceklerdi.

Kısacası bu kesime göre İmam Hüseyin'in hedefi buydu ve onlara göre gerçekten de İmam Hüseyin bu konuda başarılı oldu.

Çünkü onlar derler ki İmam Hüseyin'in şehit edilmesinden hemen sonra iç isyanlar başladı.

Örneğin Tevvabun, Muhtar es-Sekafî, Zeyd b. Ali, Abdullah b. Zübeyir vb. hareketler baş gösterdi.

Böylece 50 yıl içerisinde iktidara karşı birçok hareket yapıldı ve Abbasilerin iş başına gelmesiyle birlikte Emevîlerin de sonu geldi. Dolayısıyla bu hususta kazanan İmam Hüseyin oldu.


5- Gulat'ın (aşırı Şiiler) görüşü

Günümüzdeki Şirazi ve ona tabi olanlar aşağıda nakledeceğimiz görüşe sahiptir.

Bunlar slogana, Ehl-i Beyt'i kabul etmeyenlere saldırmaya, gelenek ve göreneklere, sahabeye hakaret etmeye, Peygamberin eşleri Ayşe ve Hafsa'ya küfürler yağdırmaya ve hakaret etmeye çok isteklidirler.

Diğer bir deyişle bunların dini hakaret ve küfür dinidir. Ayrıca bunlar ölüyü diriltme gibi enbiya hakkında nakledilen tüm mucizeleri imamlara da nispet ederler.

Örneğin şöyle derler:

Hüseyin'e yerdeki ağaçlar ağladı, hangi taş kaldırılsa altından kan çıktı, gökyüzü ağladı, onun ağlayışı kanın yağmur damlaları şeklinde yeryüzüne yağması şeklinde oldu vb.


Onlar imam hakkında bu gibi birçok mucize naklederler.

İşte bu gulat Şiilerin görüşüdür ve vicdan sahibi Şiiler bu gibi hurafeleri kesinlikle kabul etmezler.

Gulat Şiilerin bu görüşleri gerçekte Hıristiyanlardan alınmadır. Onlar da derler ki:

Mesih'in darağacına çekilmesinin nedeni insanlara şefaat etmesi ve günahlarına kefaret olması içindir.


Bu 5. görüşe göre de İmam Hüseyin, Şiilerin günahlarına kefaret olsun ve onlara şefaatte bulunsun diye ölmeyi kabul etmiştir.

Yani onlara göre bir Şii'nin günahlarının affedilmesi için yalnızca İmam Hüseyin'e iman etmesi yeterli olur.

Nitekim Hıristiyanlar da "Mesih'e iman etmek geçmiş ve gelecek günahların affına vesile olur" inancına sahiptir.


6- Mutasavvıfların (ariflerin) görüşü

Sûfî ve arifler şöyle derler:

İmam Hüseyin'in Kerbela'ya hareket etmesindeki gayesi ne hükümeti elde etmek ne de şehit olmaktı. İmam Hüseyin yalnızca vicdanının emrini icra etmek için Kerbela'ya hareket etmiştir. Yani imamın böyle bir harekette bulunmasına vicdanı icbar etmiştir.

Nitekim İmam Hüseyin'in kendisi de bir sözünde şöyle der:

Bizde alçalma yoktur.


Yani şayet İmam Hüseyin Yezid'e biat etmiş olsaydı zelil olurdu (alçalırdı). Zillet ise insanın onuruna ters bir durumdur.

Dolayısıyla Hüseyin'in bu hareketi vicdan hareketiydi; din ya da akıl ile planlanmış bir hareket değildi.

İmam o sözünde demek istiyor ki bizim bir onurumuz vardır. Bu, benim Yezid'e biat etmeme engel oluyor. Çünkü Yezid mücrim ve fasık biridir.

Böyle birine biat etmek benim şanıma ve şerefime yakışmaz. Ben öldürülmeye razı olurum ama boyun eğmeye razı olmam.

Nitekim bu sözünü şu vecizeler ile de ifade etmiştir:

Ben ölümü saadet, zalimler ile yaşamayı ise alçaklık görüyorum.
 

Kerbela olayı, tarih boyunca farklı mezhep ve düşünce gelenekleri tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmıştır
Kerbela olayı, tarih boyunca farklı mezhep ve düşünce gelenekleri tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmıştır

 

Bunlar İmam Hüseyin'in sözleridir ve bizler onun bu sözlerinden hareketinin "vicdan hareketi" olduğunu anlıyoruz.

Hüseyin'in bu hareketi İslami bir hareket değildir. Zira Kur'an'da zalimlere karşı hareket etmeye dair açık bir emir görülmemektedir. Ayetler çoğunlukla "Ulü'l-emr'e" itaat etmeyi vurgular. Örneğin:

İtaat ediniz Allah'a ve itaat ediniz Resule ve sizden olan Ulü'l-emre de. (Nisa: 59)

Bir tek ayette de şöyle der:

Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da görmezsiniz. (Hud: 113)


Kur'an ayette "la terkenu/meyletmeyiniz" der, "suru/başkaldırınız" demez.

"Meyletmeyiniz" demek, onlarla yan yana gelmeyiniz demektir.

Yani fasık ve facir olan devlet yetkilileri ya da başkanlarıyla bir arada olmayınız.

Oysaki gerçeği söylemek gerekirse arif ve sûfîlerden birçoğu, itaat ayetinden korkarak zalim yöneticiler ile bir araya gelmekte ve siyasetçilerle yan yana olmaktadır.

Hâsılı, ariflerin görüşüne göre (ki ben de bu görüşe sahibim) İmam Hüseyin'in bu hareketi İslam devletini kurmak ya da yönetimi devirmek için yapılan bir hareket değildir.

Böyle bir hareketin temeli ne Kur'an'da ne de sünnette vardır.

Çünkü ne Sünnilerin ne de Şiilerin elinde Nebi'den "şayet hâkim güç zulmederse ona karşı başkaldırmak size farzdır" şeklinde bir rivayet yoktur.

Öyleyse "İmam Hüseyin bu hareket emrini nereden aldı?" denilirse, "vicdanından aldı" derim.

Ayrıca vicdanından bu emri almakla birlikte insanların vicdanlarını da ihya etti. Bundan dolayı bu harekete "vicdani hareket" diyoruz.

Yani imamın bu hareketi ne dinî ne de aklî bir harekettir. Zira akıl der ki sen şu 70 kişi ile bir imparatorun ordularına karşı baş kaldırırsan mutlaka öldürülürsün.

Dolayısıyla vicdan sahibi olan birisi, ortam bozuk olduğunda "zelil olarak yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim" der ve ölür.

Örneğin, Arjantinli Che Guevara komünist biriydi. Allah'a iman etmiyordu. Fakat halkı korumak ve onları zillet içerisinde yaşatmamak için kendini ölümün kucağına verdi.

Vicdanından aldığı güç ile mazlumlar için hayatını ortaya koydu.

İşte bu dava "vicdanî davadır" ve "vicdanî hareket" de budur.

Denilebilir ki, "Şayet Hüseyin Yezid'e tabi olsaydı kendini, çocuklarını ve etrafını o şekilde perişan etmezdi."

Derim ki:

Peki Medine'deki sahabe niçin Yezid'e muhalif davrandı?

Yani "Hirre olayı" baş gösterince ve 3 gün Medine'deki her şey Yezid'in askerlerine mübah kılınınca neden sahabe ona karşı baş kaldırdı?

Ondan sonra Mekke'de Abdullah b. Zübeyir ile birçok sahabe de baş kaldırdı. Tüm bunların nedeni onların Yezid'in önünde eğilmenin bir "zillet" olduğunu bilmelerindendi.

Bu da İslam'ın tersine olan bir şeydir. Zira Allah zillet içerisinde olan hiçbir şeyden razı olmaz.

Dolayısıyla Medine halkının kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedeni de buydu. Çünkü tarihî kayıtlara göre Medine'de bin çocuk babası belli olmadan dünyaya gelmişti.

Denilebilir ki:

"Peki, İmam Hüseyin onları da inkılaba davet etmişti, neden o zaman onlar da İmam ile değil de Hirre olayı geldikten sonra harekete geçtiler?"

Bu sorunun cevabını verebilmek için biraz izahata ihtiyaç vardır:

Nebi Muhammed dinî inkılabı gerçekleştirmek için ortaya çıktığında etraftaki tüm şirke dayalı inanç ve kültürleri alt etti ve şirk dinini tevhid dinine dönüştürdü.

Yine kabilevî kültürler iman ve tevhid kültürüne geçiş yaptı. Böylece Nebi tüm inanış ve kültürleri değiştirmiş oldu.

Fakat halkın vicdanı değişmedi. Bunu da Nebi'nin vefatından hemen sonra sahabe arasındaki ortaya çıkan kavgalarla anlıyoruz.

Zira Nebi'den hemen sonra getirdiği dine giren insanlar arasında öldürmeler başladı. Bunun nedeni sahip oldukları vicdanın ya çok zayıflığından ya da tamamen yok olmasındandır.

Ayrıca o insanlar dinî fetihlerden de büyük ganimetler elde etmişlerdi. Bu da vicdanın zayıflığına veya ölmesine neden olan faktörlerdendir. Bundan dolayı din, ganimet elde etmenin bir vesilesine dönüştü.

Nebi Muhammed ve birinci ve ikinci halife dönemlerindeki fetihler dine hizmet için yapılıyordu.

Fakat Muaviye, Yezid ve Emevî sultanlar döneminde bunun tam tersi oldu. Yani din yönetimin hizmetinde oldu ve fetihlere hizmet etmek için kullanıldı.

Daha doğrusu din ganimet elde etmenin aracı hâline geldi ve sonraları kıtaller, kadınların cariye edinilmesi ve ganimet dönemi başladı.

Öyle ki ünlü komutan Halid b. Velid Irak'a saldırdığı zaman Fars ordusunu Ayn-ı Temr savaşında mağlubiyete uğratınca onlardan 30 bin kişiyi esir aldı.

"Ayn-ı Temr" denilen o bölge şu anda bile Irak'ta Kerbela'ya yakın bir yerde eski izlerini korumaktadır.

Bu 30 bin kişinin tümü elbette Fars ordusundaki askerler değildi. Halid b. Velid köy ve kasabalardan erkekleri topluyor ve onları esir alıyordu.

Sonra da onların öldürülmesini emrediyordu. Oysa o 30 bin kişiye İslam dinini anlatıp en azından yarısını Müslüman edebilirdi. Ama yapmadı.

İşte bu olanlardan bakıldığında anlıyoruz ki Halid b. Velid gibilerinin fetih savaşlarındaki kastı insanlara dini anlatmak değil, ganimet elde etmekti.

Çünkü şayet o 30 bin insan hayatta kalsaydı Kur'an'a tabi olurlardı ve İslam orduları onların kadın ve kızlarını cariye olarak alamazdı.

Dolayısıyla erkekleri öldürdüklerinde o bölgelerdeki tüm emlak, mal, kadın ve çocuklar İslam ordusunun malı oluyordu.

İşte bu durum gerçeklerden yalnızca birisidir. Yoksa bunun gibi Kuzey Afrika, Tunus vb. yerlerde ve birçok şehir ve kabilede İslam dini anlatılmadan binlerce insan öldürüldü ve ganimet olarak her şeye el kondu.

Nebi Muhammed ilk önce dinî inkılabı gerçekleştirip onu hâkim kıldı. Fakat yaptığı bu inkılap eksik kaldı. İmam Hüseyin de gelip "vicdan" inkılabı yaptı.

Yani din inkılabını kemale ulaştırmak için vicdan inkılabını başlattı. Çünkü vicdansız bir dinî inkılap yalnızca nifak oluşturur ve insanları dünya ehli yapar.

Dolayısıyla Nebi'nin yaptığı o din inkılabının vicdandan beslenmesi gerekirdi. Onu ikame ettiren de İmam Hüseyin oldu.

Çünkü daha önce de dediğimiz gibi İmam Hüseyin vicdanları diriltti. Zira insanlar zalime karşı koymaktan çekiniyorlardı.

İmam Hüseyin'in bu olayda yaptığı ilk şey, zalim Yezid ve Emevî yöneticilerden meşruiyeti kaldırmak oldu ve bunu da ölümüyle gerçekleştirdi.

Çünkü o bir peygamber torunuydu ve herkes bunun öyle biri olduğunu biliyordu. Zira Peygamber ona "cennet gençlerinin efendisidir" demişti. Bundan dolayı böyle birinin öldürülmesi mümkün değildi.

Özetlersek Hüseyin ilk önce Emevî yönetiminin meşruiyetini ortadan kaldırdı, sonra da Allah'ı tenzih etti.

Yani Emevî yönetimler ne yapsalar onu Allah'a nispet eder ve "bunu yapan Allah'tır" derlerdi veya "Allah bize bunu böyle yapmamızı emretti" iddiasında bulunurlardı.

Kısacası onlar sürekli "biz bunu Allah'ın emriyle yaptık" görüşünü öne sürerlerdi.

Dolayısıyla diyebiliriz ki İmam Hüseyin yalnızca onların meşruiyetini ortadan kaldırmadı, aynı zamanda Allah'ı da onların çirkin fiillerinden temizlemiş oldu ve Allah adıyla yaptıkları her çirkinliği O'nun üzerinden kaldırdı.

Daha sonra da ölmüş olan ya da donmuş duyguları yeniden ihya etti.
 

Kerbela, İslam tarihinin farklı yorumlara açık en kritik dönüm noktalarından biri olarak hafızalarda yerini koruyor
Kerbela, İslam tarihinin farklı yorumlara açık en kritik dönüm noktalarından biri olarak hafızalarda yerini koruyor

 

Sizlerin de müşahede ettiği üzere Şiilerin duyguları Sünnilerinkinden daha fazladır. Çünkü sürekli Hüseyin’e ağlıyor ve bu şekilde de duygularını canlı tutuyorlar.

Ve yine Zeynep’in esir olduğunu hatırlıyor ve hatırlatıyorlar. Yani hem "isar"da bulunuyor hem de "empati" yapıyorlar.

Bununla da tarihin mazlumlarına yardımda bulunmaktalar. Mazluma yardım etmek gibi şeyler ise insanî ve vicdanî değerlerdendir ve bunların tümü de Hüseyin’in bu kıyamından iktibas edilmiştir.

Bilindiği üzere Gazze’ye yalnızca Şii Müslümanlar yardımda bulundu. Fakat Sünni İslam dünyası ve özellikle de 22 Arap Müslüman ülkesi içerisinde bir tek devlet dahi onlara askerî, manevî ve ekonomik katkıda bulunmadı.

Bu kadar onların kafalarına bombalar yağdı, hastaneler, okullar, evler yıkıldı ve bu kadar çoluk çocuk, yaşlı genç bombalanarak ve aç bırakılarak öldü ve hâlâ da ölüyor, yine de onlardan bir ses çıkmadı.

Oysaki mazlumlara destek Hüseyin’in nefesi ile yapılmıştır. Yani Hüseyin Kufelilere yardım etti ve mazlumlara yardımda bulundu, Şiiler de mazlumlara yardım etmeyi o olaylardan öğrendi. İşte bu, "vicdan inkılabıdır."

Yoksa "Kur’an’dan yola çıkarak bunu yaptılar, zira Kur’an’da zalim yöneticiye karşı gelmek ve mazlumdan yana olmak emrediliyor" gibi bir söz doğru değildir, çünkü Kur’an’da alenî olarak böyle bir hüküm mevcut değildir.

Bu duygular, yani mazluma yardım etmeleri ve zalimin karşısında durmaları vb. tümüyle İmam Hüseyin’in bu hareketinden iktibas edilmiştir.

İmam Hüseyin’in şehadetinden sonra diyebiliriz ki her yıl yönetime karşı başkaldırılar oldu.

Tevvabun hareketi, Muhtar-ı Sekafî isyanı, Zeyd b. Ali’nin başkaldırışı, aynı yıl içerisinde Mekke’de gerçekleşen Abdullah b. Zübeyir’in öncülüğünde halkın topluca karşı çıkması, Medine ayaklanması ve en sonunda da Abbasîlerin iş başına gelmeleri ve bunlar gibi isyan hareketleri, Emevîlerin çöküşü gerçekleşene kadar devam etmiştir.

Şu anda dahi Hüseynî hareketin Yemen, Lübnan, İran, Irak vb. ülkelerde semeresinin devam ettiğini müşahede etmek mümkündür.

Irak’taki Haşdi Şabi, Hüseyin’in nefesi hürmetine DAEŞ’i alt etmiştir. Çünkü DAEŞ çok güçlü bir örgüttü.

Onların insanları katletmeleri, aşırı derecede güçlenmeleri, modern silahlarla donanmaları, örneğin el-Kaide, DAEŞ vb. gibi güçleri oluşturmaları ve de yaptıkları zulümleri İslam adına yapmaları, hatta Irak’ın resmî ordusunun dahi onların önünde bir gün dahi dayanamaması, o örgütlerin çok önemli bir güce sahip olmalarındandı.

Fakat buna rağmen Haşdi Şabi’nin önünde duramamaları, İmam Hüseyin’in bereketiyleydi.

Haşdi Şabi’nin "Ya Hüseyin" yazılı siyah bayrakların altında DAEŞ’i alt etmesi ve işine son vermesi ve hem de hafif silahlarla bu işi başarması, daha doğrusu basit bir "vicdanî hareket" ile bunları gerçekleştirmesi, İmam Hüseyin’den iktibas edilen "vicdanî hareketin" ta kendisidir.

Dolayısıyla İmam Hüseyin insanların vicdanını uyandırdı. Yani halk, Nebi’nin torunu olan Hüseyin’in kafasının kesildiğini ve ailesinin esir alındığını gördüklerinde ayaklanmaya başladı ve bu hareketi ilk gerçekleştirenler de "Tevvabun hareketini" yapanlar oldu.

Şöyle bir soru akla gelebilir:

Her ne kadar İran’daki ‘Velayet-i Fakih yönetimi’, ‘Hüseynî hareketin kendisidir’ denilse de bu iddia pek de inandırıcı gelmiyor. Çünkü o yönetim kendi evlatlarına (İran halkına) zulmediyor. Yani gerek Humeynî ve gerek Hamaney döneminde İran halkına karşı bu kadar zulümler işlendi, örneğin Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî gibi ilim irfan sahibi bir âlim gözaltına alındı ve hâlâ da ev hapsinde tutuluyor, Ayetullah Muntazirî ve diğer liberaller de öyle. Birçok insan da zindanlarda çürümeye terk edildi. Peki Hüseynî hareketten gelen vicdan nereye gitti ve yine o duygulara ne oldu?

Cevap:

Bu sorunun cevabında şu kadarını arz edebilirim ki "İslam Cumhuriyeti" ile "Hüseynî hareket" arasında fark vardır.

Yani "İslam Cumhuriyeti, Hüseynî hareket" gibi değildir. Evet, İmam Humeynî’nin (ra) Hüseynî kıyamdan iktibaslarda bulunduğu doğrudur.

Fakat İmam Hüseyin "cumhuriyet" diye bir hükümet kurmamıştır ki Humeynî de onu ondan iktibas etmiş olsun.

Gerçek şu ki "İran İslam İnkılabı", ABD, Şah, Siyonist ve emperyalistlerin zıddına olan bir inkılaptır ve onun bu durumu cidden gayet saygın, kutsal ve muhteremdir.

Fakat onun devamı olan "İslam Cumhuriyeti devleti" ondan farklı bir şeydir. Çünkü "devletin" sürekli korunmaya ihtiyacı vardır.

Örneğin gösteriş tertiplemek ve geniş katılımlı toplantılar düzenlemek bunların tümü düzeni ve sistemi korumak içindir.

Bu yapılması gereken şeyler ile hareket/inkılap birbirinden ayrı şeylerdir ve bu durumlar İmam Hüseyin’den iktibas edilmemiştir. Kısacası bunların ölçü ve miyarları apayrı şeylerdir.

Hareket şudur:

Örneğin ben İran’ı Filistin’e yardım edecek şekilde dizayn ediyorum ve yine onun (İran’ın) durumunu İsrail’in zıddına olacak şekilde tayin ediyorum. DAEŞ Irak halkına saldırdığında Irak halkını o harekâtla müdafaa ediyorum.


Bunlar hareketin hedefleridir. Nitekim İran DAEŞ’e karşı Irak’a yardım ettiğinde İran dışında hiçbir ülke Irak halkına yardım etmedi.

Yani devletin hem müspet hem de menfî yönleri vardır. Fakat "devlet" ile "hareket/kıyam" birbirinden farklı şeylerdir.

Evet Humeynî’nin kurduğu devlet "Hüseynîvari" (Hüseyin’in duruşunu yansıtan) bir devlettir ve yaptığı birtakım hareketler Hüseynî hareketlerdendir. Yani İslam Cumhuriyeti’nin kalbi "Hüseynî harekettir."

Fakat sistemin kalbi ile sistemi yeniden tesis etmek farklı şeylerdir. Çünkü yeni sistem oluşturmak; halkın oyunu almak, demokrasi, adalet ve bunların nasıl tahakkuk ettirileceği gibi başka miyarları gerektirir.

İşte bunlar hareketten farklı miyarlar.

Dediğim gibi, İran’da şu anda iş başında olan şey bir "devlettir."

Devlet Hüseynî hareketin fikirlerini iktibas etmez, ama rivayet, itikat ve sistemin maslahatlarından fikir alır. Oysaki İmam Hüseyin’in kıyamında sistemin maslahatı diye bir şey yoktu.

Hüseynî hareket sistemin kalbidir ama ölçüleri farklıdır. Yani devlet doğru ve yanlış ölçüleri tatbik edebilir.

Diğer bir ifadeyle devlet, yapısallığı gereği siyasete dâhil olur. Siyaset ise değişkendir. Onda birçok yalan ve dolan da olur.

Örneğin tüm dünya İran İslam Cumhuriyeti’ne muhalif olmasına rağmen İran’ın Filistin ile ilgili siyaseti hep sabit olmuştur ve doğru olanı budur.

Tabii ki ben İran’ın uyguladığı siyasetin tümünün doğru olduğunu söylemiyorum. İçerisinde yanlış siyasetin olması da mümkündür.

Fakat burada söz konusu olan, öteki yönetimler gibi bir yönetimin orada da bulunmasıdır. Diğer tüm hükümetler gibi bunun da doğru ve yanlış siyaseti vardır.

Kısaca söylemek gerekirse İran "İslâmî bir devlettir(.)" fakat "Hüseynî bir devlet değildir." Açıkçası İran’ın İslam’ı rivayetlerden alınmadır.

Şiî kelam ilmi ise kayıp imam ve kayıp imamın genel naipleri döneminde bir boyutuyla Hüseynî kıyama karşı yabancıdır. Benim sözlerim ise Hüseynî kıyam ile ilgilidir.

Ben "Velayet-i Fakih" yönetimine ihtiyatla yaklaşan biriyim. Fakat saygı duyarım. Ama "Velayet-i Fakih devleti Allah’tan mıdır?" diye sorulursa, "hayır, Allah’tan değildir" derim.

Böyle bir düşünce bir "içtihattır." İran’da Humeynî, Irak’tan da Şehit Sadr gibileri bunun böyle olması gerektiğini söylemişlerdir o kadar. Yoksa tüm Şiî müçtehitlerin görüşü böyle değildir.

Hatta Sünni ulemadan Cemaleddin Afgânî, Muhammed Abduh, Seyyid Kutub, Hasan el-Benna vb. Şiî ulemadan önce siyasal İslam devleti kurma teşebbüsüne geçmiş, fakat başaramamışlardır.

Ama merhum İmam Humeynî bunu kurmayı başarmış ve mezhepler tarihine de geçmiştir.

Akla şöyle bir soru gelebilir:

İmam Hüseyin’in söylediği sözler günümüze kadar biz Müslümanlar arasında korunmuş olmasına rağmen o sözlerin farklı biçimlerde yorumlanıp okunmasının nedeni ne olabilir?

Şunu diyebilirim:

Tarihî naslar da aynen Kur’an gibi kendi içlerinde farklı okuma biçimlerini barındırır.


Hermenötik ilminde şöyle denir:

Tarihçinin zihninde önceden yerleşen bilgiler onun tarihî yorumlamasında etki eder. Şayet o tarihçi/tefsirci/şarih Sünni ise o şahıs bir Şii’nin Hüseyin’in sözlerinde gördüklerinden daha farklı şeyler görür. Keza bir Hıristiyan da bir Şii’den daha farklı şeyler görebilir.


Yani bir tarihçinin zihnini önceden sahip olduğu düşünceler yönlendirir. Nitekim tefsircilerin görüşlerini yönlendiren şey de önceden zihnine yerleştirdiği inançlardır.

Şayet bir müfessir Şii ise onun yaptığı tefsir de Şii tefsiri olur. Şayet mutasavvıf ise o da Kur’an’ı tasavvuf yönünden tefsir eder.

Sünni ise onun tefsiri de Sünnilik üzerinden olur. Kısacası müfessirin ruhiyesi onun yapacağı tefsirde tesir bırakır.

Tarihçi de aynen tefsirci gibidir. Önceden de demiştim ki ilmî tefsirlerde (yorumlarda) zihnin herhangi bir dinin, mezhep ya da ırkın etkisi altında kalması söz konusu değildir.

Örneğin Firavun kavminin tarihini ilmî olarak okuduğunuzda orada sizin Müslüman, Hıristiyan, dinsiz vb. olmanızla ilgili bir durum söz konusu değildir.

Tarihte ilmî yöntem kadar güvenilir başka bir kanal mevcut değildir. Çünkü ilmî okumalarda manevî düşünceleri tarihî konular içerisine bulaştırmak doğru kabul edilmez.

Fakat şayet tarih dinî okuma ile yapılırsa haliyle onlarca farklı okuma ortaya çıkacaktır ve tümünün de sahih olma ihtimali vardır.

Şayet delil ve kanıtları olursa tümü de Kur’an tefsiri gibi doğru olabilir, şayet olmaz ise hurafe olur.

Örneğin Kur’an’da şöyle bir ayet vardır:

Allah hakikatleri beyan için bir sivrisineği, hatta küçüklük ve kıymetsizlikte ondan daha aşağı bir şeyi misal getirmekten çekinmez. (Bakara: 26)


Ayette geçen "Bauze/Sivrisinek"in İmam Ali olduğunu söyleyen müfessirler dahi olmuştur. İşte buna, güçlü ve inandırıcı bir delil getirilmedikten sonra hurafeden başka bir şey olmadığı kabul edilir.

İmam Hüseyin’e nispet edilen birçok görüş Gulat’a aittir ve bunlar batıldır. Çünkü o türden görüşler aklın hilafına olan sözlerdir.

Örneğin cinlerin ona ağlaması, ağaçların, yer ve gök yüzünün onun için gözyaşı dökmesi, her yıl Aşura gününde güneş ve ayın Hüseyin’e mersiye okuması vb. bunların tümü Gulat’ın uydurduğu batıl sözlerdir.

Onların İmam Hüseyin ile ilgili söyledikleri sözlerin içerisinde 4 veya 5 tanesi doğru olabilir o kadar.

Özetlersek tarih her zaman farklı görüşlere gebedir. Fakat benim de kabul ettiğim mutasavvıfların "tarihî vicdan üzerinden okumak" diye bir görüşleri vardır. Onu da ileride nakledeceğiz inş.

Denilebilir ki:

Kur’an’da ‘kılıç ile zalim yöneticiye karşı çıkmak’ diye bir hüküm bulunduğu söz konusu değildir. Fakat Kur’an’ın sürekli ‘Ulü’l-Emr’e’ itaatten bahsetmesi ve onlara itaatin farz olduğunu söylemesi mutlak fasık, facir ve zalim bir yönetimi kabullenmek gibi bir görüşün ortaya çıkmasına vesile olmaz mı?


Buna cevap olarak şunu söyleyebilirim:

İmam Hüseyin’den önce bir tek üçüncü halife Osman b. Affan’a başkaldırı bulunulmuştur. Fakat bu başkaldırı dinî bir başkaldırı değil ekonomik ve sosyal bir başkaldırı idi.

Çünkü halife Osman beytülmalı kendi akrabaları arasında paylaşıyordu. Yani ekonomik ve idarî konuları kendi akrabalarından olan Emevîlere teslim etmişti. Bundan dolayı da Müslümanlar isyan teşebbüsünde bulundular.

Bu isyan hareketi bir yıldan fazla devam etti. Sonunda isyancılar harekete geçip Osman’ı öldürdüler. Bu hareket vicdanî bir hareket değildi, ekonomik bir isyandı. Yani bu durum Osman’ın meşruiyetini ortadan kaldırmıyordu.

Bu isyanı yapanların hedefinde Osman’ın meşruiyetini ortadan kaldırmak diye bir şey yoktu. Osman’ın meşruiyeti kalıcı ve sabitti.

Hatta Muaviye’nin 20 yıl hükmetmesine rağmen İmam Hasan ve İmam Hüseyin de ona biat etmişlerdi. Bunlar biat ettikleri için onun hükümeti de meşru bir hükümetti.

On iki imam ile sahabe de ona biat etmişti. Dolayısıyla onun devleti meşru bir devletti. Bundan olsa gerek İmam Hüseyin Muaviye döneminde hareketini icra etmedi. Oysaki İmam ondaki nifak durumunu biliyordu.

Fakat Yezid öyle değildi. Yani İmam Hüseyin nezdinde Yezid yönetiminin meşruiyeti yoktu. İmam bu hareketiyle ona demek istedi ki:

Ey Yezid. Senin bir tek Allah tarafından değil, halk tarafından dahi meşruiyetin söz konusu değildir. Sen gasıpsın.


Bu durum (yani zalime kılıç ile karşı koymak) evet Kur’an’da geçmez, çünkü o dönemdeki hâkim güç Nebi idi ve Kur’an Nebi’nin yönetimine karşı kıyam edin diyemezdi.

Çünkü hâkim olan bizatihi Nebi’nin kendisiydi. Bundan dolayı da Kur’an itaat fikrini güçlendirmeliydi.

Bakıyorsunuz ki Kur’an’da onlarca ayette "İtaat ediniz Allah’a ve itaat ediniz Resul’e ve emir sahiplerine de" (Nisâ: 59) diye geçer.

Tek başına "Allah’a itaat ediniz" diye bir ayet bulamazsınız, fakat "Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur" (Nisâ: 80) diye ayet vardır.

Çünkü Kur’an bununla itaati pekiştirmek ve kalıcı kılmak istiyordu. Ayrıca cahiliye döneminde tek devlet diye bir şey de yoktu.

Bir tek Nebi yeni bir devlet tesis etmişti. Dolayısıyla Nebi’nin devlete itaati Arapların kalbinde pekiştirmesi gerekirdi.

Çünkü Araplar tek bir devleti güdümüne girmekten nefret ederlerdi. Zira onların içerisinde kabilecilik yaygındı. Bir kabilenin başka bir kabilenin emrine uyması asla görülmezdi.

Bundan dolayı Kur’an yeniden bir devlet tesis ettiği için itaat kavramını sıkıca vurgulayıp onların düşünce derinliklerine yerleştirmesi gerekirdi.

Fakat Nebi’nin tesis ettiği bu devlet dinin hizmetinde olan bir devletti. Oysaki Muaviye, Yezid ve diğer sultanlar döneminde din devletin/yönetimin hizmetinde oldu. Yani asıl olan din değil yönetim oldu.

Bundan dolayı Hüseyin için onların üzerinden meşruiyeti kaldırmak kaçınılmazdı ve Hüseyin’in dinin asıl, yönetimin ise tali bir konu olduğunu kanıtlaması gerekirdi.

İmam Ali de öyleydi.

Nitekim Abdullah b. Abbas şöyle diyor:

Ben Cemel Savaşı’ndayken İmam Ali’nin yanına gittim. Gördüm ki elinde ayakkabılarını tamir ediyor. Kafasını kaldırıp bana şöyle dedi: ‘Elimdeki şu ayakkabılarımın ederi nedir?’ Ben de ona: ‘Bunların hiçbir değeri yoktur’ dedim. İmam Ali: ‘Vallahi, sizin üzerinizde emir olmamın şu eski ayakkabıdan bile daha değersiz olduğunu düşünüyorum; ancak hak ortaya çıksın ve batıl yok olsun diye bunu istiyorum.’ dedi. (Nehcü’l-Belâğa, Hutbe: 33)


Demek ki önemli olan "adalettir." Yoksa Ali nezdinde hükümet başkanı olmanın asla bir değeri yoktur.

İmam Hüseyin nezdinde de babası İmam Ali gibi yönetici olmanın asla bir değeri yoktu. Çünkü onun kıyamından bunun vücut bulduğunu anlıyoruz.

Nitekim bir sözünde kendisi şöyle diyor:

Ben ceddimin ümmeti içerisinde ıslahı talep etmek için harekete geçtim.


Demek ki İmam Hüseyin için asıl olan budur ve bundan dolayı da Emevîlerin meşruiyetini yok etti. Çünkü onlar ne yapsalar "bunu yapan Allah’tır" derlerdi.

Onların döneminde özellikle de İslam ile yeni tanış olanlar, onların yönetim şekline bakıp hayretler içerisinde kalıyor ve şöyle derlerdi:

Bu İslam nasıl bir din ki halifesi dünya malıyla oynuyor, fısk ve fücur işler yapıyor, bununla birlikte ‘Allah’ diyor. Allah da ondan bunları kabul ediyor ve onlardan emin oluyor.


Fakat İmam Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra insanlar iki İslam’ın var olduğunu ve bunlar arasında hayli fark bulunduğunu anlamış oldular.

Diğer bir ifadeyle halk onun şehadetinden sonra yöneticinin Müslüman olabileceğini ama Allah adamı ve Allah’tan yana olamayacağını anlamış oldu. Allah ise mazlumlarla beraberdir, zalimlerle değil.

Kısacası İmam Hüseyin’in şehit edilmesiyle zalim ve mazlum insanlar arasındaki sınırlar da belli oldu.
 

Kerbela, tarihsel ve düşünsel tartışmaların merkezinde yer alan bir dönüm noktasıdır (Kerbela Savaşı'nı tasvir eden tarihi bir çizim)
Kerbela, tarihsel ve düşünsel tartışmaların merkezinde yer alan bir dönüm noktasıdır (Kerbela Savaşı'nı tasvir eden tarihi bir çizim)

 

İmam Hüseyin her zaman mazlumlarla birliktedir. Sebebi de Allah’ın zalimlere yardım etmemesidir. Çünkü Allah zalimlerin yaptıklarını teyit etmez.

Muaviye ile Yezid ise sürekli Allah’ın kendileriyle birlikte olduğunu Kur’an’daki bu ayet ile istidlal ederlerdi:

De ki: ‘Ey Allah’ım. Ey saltanatın (hükümranlığın gerçek) sahibi. Sen dilediğine saltanatı verir ve dilediğinden saltanatı alırsın. Dilediğine izzet verir ve dilediğini alçaltırsın. Her hayır ve iyilik senin elindedir. Kuşkusuz senin her şeye gücün yeter.’ (Âl-i İmran: 26)


Yani bu baba ile oğul halka demek istiyorlardı ki Allah bize mülkü (yönetimi) vermiştir.

Bunu bizim hakkımızda razı olmuştur. Sebebi de "çünkü onu bize vermiştir."

Fakat İmam Hüseyin geldi ve onların yaptıkları bu ayetin yanlış tefsirini düzeltti. Bundan dolayı İmam Ali diyor ki:

Bu Kur’an dilsizdir. (Ela testentiguhü) onu konuşturunuz.


Böylece Kur’an adına insan konuşmuş oldu. Yani Kur’an sessizdir ve yalnızca sayfaların üzerindeki mürekkepten ibarettir.

Kur’an’ı tefsir etmek ve konuşturmak ise adil ve ilahî olan adamın işidir. Herkesin gelip de onu zahiriyle tefsir etmeye hakkı yoktur.

Şayet Kur’an’da geçen:

"Tu’tül mülke men teşau / Sen dilediğine saltanatı verirsin" sözünden yola çıkarsak, o takdirde "Yezid’e o saltanatı veren Allah’tır" mı diyeceğiz?

Hayır. Allah ona o mülkü vermedi, ona o mülkü veren Muaviye oldu.

Elbette ki ben Şia’nın imamlar hakkında taşımış oldukları "onların Allah tarafından atandıkları" görüşünü kabul etmiyorum.

Fakat ben inanıyorum ki Allah adil imamı irade eder. Bunu ben değil, Nehcü’l-Belâğa kitabında İmam Ali’nin kendisi söylüyor. Zira Muaviye’ye yazdığı bir mektubunda şöyle diyor:

Şunu iyi bil ki, eğer muhacir ve ensar bir kişi üzerinde ittifak edip onu emir olarak seçmişlerse, bil ki Allah da ondan razıdır.

Yani "Allah bu işi irade edip razı oluyor" demektir.

Dolayısıyla günümüzdeki demokratik devletler gibi bu iş de halk ile ilgilidir. Yani şayet halk seçer ve oy verip salih bir hükümeti iş başına getirirse, Allah da onu imzalamış olur.

Bu da aynen birisinin evlenmesi ya da alışveriş yapması gibidir. Evlenmek ya da alışveriş yapmak helal şeylerdir ve Allah bu işleri imzalar.

Daha doğrusu Allah burada senin falanla evlenmeni ya da falan şeyi satmanı ya da almanı sana emretmiyor, yalnızca bu işleri yapmanı imza ediyor.

Hükümetler de öyledir. Yani örneğin Allah senin falan kızla evlenmeni emretmiyor veya teyit etmiyor, fakat kendi kriterlerine uyacak biriyle evlendiğin takdirde Allah onu teyit edip imzalıyor.

Çünkü bu işleri insanların şanına bırakmıştır ve bu işler nübüvvet gibi değildir.

Gelenekçi Şiiler imameti nübüvvetin yerine koymuşlardır. Diyorlar ki:

Nebinin seçimi nasıl ki insanlara bırakılmamış ise ve Allah Kur’an’da: ‘Allah, risaletini (elçilik görevini) nereye koyacağını daha iyi bilir.’ (En’am: 124) demiş ise, aynı şekilde imameti de halkın seçimine bırakmamıştır. Çünkü imamın masum olması gerekir. Bunun (ismet) de kimde bulunduğunu Allah’tan başkası bilemez. Bundan dolayı da imamı tayin etmek Allah’ın vazifesidir.


Fakat bununla ilgili getirilen deliller zayıftır. Ben bu görüşü kabul etmiyorum.

Örneğin İmam Ali "ene natiku’l-Kur’an / ben konuşan Kur’an’ım" demiştir. Bundan kastettiği şey, o dönemdeki Kur’an’ın mutlak misdakının (somut örneğinin ve dış dünyadaki karşılığının) kendisi olduğudur.

Kendisinden sonra birçok arifin de Kur’an’ın misdakı olma ihtimalleri vardır. Yani kendilerindeki görüşleri bir nur biçiminde Kur’an’a yansıtmaları da mümkündür. Yoksa Kur’an sayfalardaki mürekkepten ibarettir.

Özetlersek; "siyaset" ile "inkılabı/hareketi" birbiriyle karıştırmak doğru değildir. Dünyadaki hareketlerin İmam Hüseyin’in zalimlerin zıddına olan hareketinden iktibas edildiğini düşünmek ve o hareket liderlerinin kendilerinin de öyle yapmaları doğru ve mübarek bir iştir.

Mazlumlara yardım hususu da öyle olmalıdır. Onlar kıyamete kadar İmam’ın o hareketinden bu gibi durumları iktibas edebilirler. Fakat siyaset böyle değildir ve değişkendir.

Nitekim önceden de dedik ki İran’da hem İslam Cumhuriyeti hem de Hüseynî hareket vardır. Yani Hüseynî hareket zalimlerin, ABD’nin ve Şah’ın zıddınadır; İslam Cumhuriyeti ise hareket değil siyasettir.

Irak ve diğer bazı İslam ülkelerinde gerçekleşen inkılaplar da İmam Hüseyin’in hareketinden iktibas edilmiştir.

Fakat inkılabın siyasete ve maslahata dönüştürülmesine temel teşkil etsin diye onun hareketinden iktibas edilmemiştir.

Çünkü siyaset maslahattır (çıkardır.), Hüseynî hareket ise değişmez olduğu için siyaseti harap eder ve ona zarar verir. Ayrıca hareket barışçıl olmalıdır.

Ve yine şayet bir yönetim var ise, hareket yönetimden sonra yapılır. Fakat yönetim de kendini sürekli Hüseyin’e taraf yönlendirmemelidir.

Yani yönetim sürekli bir şekilde kendini Hüseyin ile uyum sağlamaya zorlamamalıdır. Nitekim böyle olmasın diye merhum İmam Humeyni, İran İslam İnkılabı’ndan 1 veya 2 yıl sonra "Mecma-i Teşhis-i Maslahat-ı Nizam / Sistem Yararını Belirleme Konseyi" diye bir sistem kurdu.

İran’da asıl olan sistem budur. Fakat bu konsey ne Kur’an’da vardır ne de Sünnette. Hatta tarihte bile örneği yoktur.

Merhum Humeyni’nin kurduğu bu sistem çok ilginç bir durumdur. Ne Sünni ne de Şii âlimlerden hiçbirisi o güne kadar böylesine bir yeniliği ortaya koymuş değildir.

Yani Humeyni’nin oluşturduğu bu sistem Kur’an dâhil her şeyin üstünde olan bir sistemdir.

Örneğin Kur’an diyor ki:

Hırsızın eli kesilmelidir. (Mâide: 38)

 

Gayrimüslimden cizye alınmalıdır. (Tevbe: 29) vs.


İmam Humeyni o sistemi kurduktan sonra Kur’an’da geçen bazı cezai müeyyideler durduruldu.

Zira denildi ki örneğin cizye almak sistemin yararına değildir, sistemin yararına olan şey "vatandaşlıktır."

İşte bu yeni bir görüştür. Bu ve bunun gibi yeni görüşlerin hatırına İran İslam Cumhuriyeti bu denli devam etti.

40 küsur yıldan beri, tüm dünya aleyhine olmasına rağmen hâlâ dimdik ayakta kaldı. Çünkü Şia ekolünde şiddet yoktur.

Bu görüş bir esneklik ve elastikiyettir (yumuşaklık ve liyakattir.). Fakat Afganistan’daki Taliban böyle değildir.

Onlar eski kurallara bağlı kaldıkları için ancak yönetimi 10 yıl kadar ellerinde tutabildiler. Sonra Amerika gelip onları görevden aldı. Şu anda dahi gizli ve soyutlanmış bir şekilde varlıklarını idame ettiriyorlar.

Hatta şu anda kendilerini kimi yenilikleri alıp uygulamaya koyma mecburiyetinde hissediyorlar.

Şimdiki Irak’ta bile Hüseynî hareketi onaylamalarından dolayı Haşdi Şa’bi denilen bu halk gücü, El-Kaide ve DEAŞ gibi terörist güçlere büyük darbeler indirdi.

Tabii ki Irak ve Lübnan resmî devleti ayrı şeylerdir. Bu devletler maslahatları üzere hareket ediyorlar. Bunların Hüseyin ile bir ilişkisi yoktur.

Kısacası Müslüman devletler bunların her ikisinden de istifade etmelidir. Yalnızca Hüseynî harekete bağlı kalmamalıdır. Yani devletler hem devletliğini yapmalı hem de Hüseynî hareketten iktibasta bulunmalıdır.

Şayet devlet tümüyle Hüseynî hareketten uzak kalır ise, aynen Suud ve Körfez ülkeleri gibi olur. Bunlar trilyonlarca doları Amerika’ya verdiler, fakat tek bir dirhem Gazze’deki dindaş ve ırkdaşlarına vermediler.

Milyonlarca Müslüman açlıktan ölürken Körfezdeki devletler, her ne kadar kocaman servetlere sahip olsalar da devletlerinde Hüseynî ruh olmadığı için sürekli dış güçlerin boyunduruğuna koşulmaktan kendilerini kurtaramadılar.

Bu gibi ülkelerin Pakistan gibi devletlerden "şeref" kesp etmeleri gerekir. Zira Pakistan Gazze ve İran konusunda hayli şerefli bir tavır takındı ve diğerlerine örnek olacak şekilde yerini aldı.

Evet, Pakistan İran’ın yanında yer aldı ama İran’ın yaptığı her şeyi de onaylamadı.

Pakistan ve İran arasında anlaşamadıkları hayli konu vardır, fakat İsrail söz konusu olunca Müslümanların tevhid/birlik içerisinde olmaları gerektiğini de anlıyor ve bu anlayış çok şerefli bir konudur.

Cezayir de öyledir. Yani 50 küsur İslam ülkesi içerisinde yalnızca 3-5 ülke birliğin ne olduğunu anlamıştır, diğer tüm Müslüman ülkeler ya sessiz kalmış ya da İsrail’in o zulmünü teyit etmiştir.

Denilebilir ki:

30 ya da 40 yıl önceden Hüseynî meclisler bir matem şeklinde icra ediliyordu, fakat şimdi bir siyaset şeklini aldı. Yani ‘İmam Hüseyin nasıl kendi dönemindeki Yezid’in tağut/zorba devletinin aleyhine baş kaldırdıysa, bizler de şimdilik bize hükmeden tağut/zorba devletlerin aleyhine baş kaldırmalıyız’ gibi mesajlar verilmeye başlandı. Dolayısıyla yas meclisleri siyasi meclislere dönüştürüldü. Bu doğru bir davranış mıdır?


Bu hususta şunu söyleyebilirim:

Evet, doğrudur. Sünniler tağuti sistemlere karşı isyan başlatma hususunda Şiilerden daha öndeydiler. Seyyid Kutub, Mevdudi vs. gibi siyasal İslamcılar İslam devletinin kurulmasının gerekliliğinden bahsetti. Mevcut yönetimlerin ise şayet İslami sistem ile ülkelerini yönetmiyorlarsa kâfir ve tağut olduklarını ve derhal yıkılması gerektiğini söyleyip durdular. Kısacası bu Sünni ulemâ, siyasal İslam devletinin kurulmasının gerektiğini Şii ulemadan önce söylemiştir.


Şiiler, İran’daki Şah ve Irak’taki Saddam döneminde onların birçok baskılarına maruz kalıp işkencelere tabi tutulduktan, hatta birçok kayıplar verdikten sonra bir İslam devleti kurma fikrine yöneldiler.

Yoksa bin yıl kadar Şiiler asla bir devlet kurma fikrinde bulunmadılar. Çünkü Şii inancında sahih kabul ettikleri şöyle bir rivayet vardır:

Kâim (Mehdi) ortaya çıkmadan önce yükselen her bayrak sahibinin bir zorba (tağut) olduğunu gösterir.


İmam Humeyni İran’da, Şehit M. Bâkır es-Sadr da Irak’ta yönetim tarafından birçok baskı, işkence ve zorluklara maruz kalıp zindana atıldıktan sonra ve özellikle de Şehit Sadr’ın Irak’taki Saddam’ın "ya Baas partisinden olacaksın ya da cepheye gidip İranlılar veya Kürtler ile savaşacaksın" tehdidiyle karşı karşıya gelince siyasal bir İslam devleti kurma düşüncesine yöneldiler.

Gerçek şu ki İran ve Irak’taki gayri İslami yönetimler insanlık ve İslam için en büyük tehlike sayılırlardı. Keza sosyalizm de öyleydi ve o da İslam için büyük bir tehdit oluşturuyordu.

Fakat 19'uncu yüzyılda İslam tehlikede değildi. Yani Şiiler Osmanlı döneminde gayet rahattı; namazlarını kendi içtihatları üzere kılıyor, oruçlarını tutuyorlardı ve onlar için Osmanlı tarafından Sünniliğe geçmeleri hususunda herhangi bir baskı söz konusu değildi. Ya da insanları sosyalist olmaya icbar etmiyorlardı.

Fakat Osmanlı sonrası onun küllerinden ortaya çıkan laik devletler, Baas ya da sol ideolojiler vasıtasıyla insanları sosyalizme tabi tutup dinlerini asimile etmek için yoğun çaba harcadılar.

Bu gibi durumları göz önüne alırsak, âlimlerden bir kısmı bir devlet kurma fikrine yöneldiler. Çünkü hâkim güçler onlara başka bir çare bırakmadı.

Yani İslam ya yok edilecekti ya da varlığını koruyacaktı. Dolayısıyla İslam’ı tehlikeden kurtarmak için devlet tesis ettiler.

Yani onlar da aynen İmam Hüseyin gibi düşündüler: "Şayet Yezid kalırsa İslam tehlikede olur" dediler.

Muaviye döneminde İslam tehlikede değildi. Çünkü Muaviye nasıl bir oyun oynayacağını çok iyi biliyordu.

Araplar arasında "Muaviye’nin siyasetinde hile ile sabır bir aradadır" diye ünlü bir söz vardır. Fakat Yezid öyle değildi. Onun İslam’a olan düşmanlığı aleniydi. Dolayısıyla din tehlikedeydi.

İmam Humeyni ve Şehit Sadr döneminde de din tehlikede olduğu için böyle bir devletin teşkil edilmesi kaçınılmazdı. Fakat Sünni âlimler bunlardan önce böyle bir düşüncedeydi.

Örneğin 19. yüzyılın sonlarında Cemalettin Afgani, Seyyid Kutub, Mevdudi vs. İslam devleti kurmak için seslerini yükseltmeye başlamıştı.

Kısacası bunlar bu işe Şiilerden daha önce başladılar ve böylece İslam dini siyasallaşmış oldu.

Dolayısıyla bunun bir ucu da Hüseyin’in yas meclislerine uzandı. Bunun doğru bir davranış olup olmadığını halkın takdirine bırakmak gerekir.

Denilebilir ki:

İran’da Şii olarak Şah ve Kum ilim havzası vardı, dolayısıyla bunların Şii olmalarından dolayı pek de tehlikede değillerdi. Fakat tehlike Irak’ta olabilirdi, çünkü Saddam hem sosyalist hem de Sünni biriydi ve Şiilere karşı da alerjisi vardı.

Derim ki:

Evet, bu düşünce doğrudur. Fakat İmam Humeyni’nin daha başka bir düşüncesi vardı ve o da şuydu:

İmam Humeyni derdi ki evet, Amerika öz Şiiliği tehdit edip kabuk Şiiliği teyit ediyor. Yani hakiki ve Alevi Şiiliği dışlıyor, sahte ve Safevî Şiiliği onaylıyor. İran’daki hükümet Şii’dir derken Şah’ın Şiiliği kastediliyor. Fakat gerçek böyle değildi. Yani Şah’ın Şiiliği gerçek Şiilik değil kabuk Şiilikti. Bunun delili de İslam ülkeleri arasında İsrail’in büyükelçiliğinin kendi ülkesinde açılmasını kabul eden ilk devletin İran’daki Şii Şah devleti olmasıydı. Oysaki İsrail isyan, küfür ve zulmün simgesidir. Hatta son zamanlara kadar Amerika bile öyle değildi. Onlar Amerika’yı ele geçirdikten ve Amerika da dünyayı ele geçirdikten sonra onu da bozdular.


Daha doğrusu Siyonistler önceleri İsrail devleti olarak Orta Doğu’da yoktu. Sonra gelip Filistin bölgesini işgal ettiler.

Dolayısıyla bunlar daha önceleri herhangi bir ulusal kimliğe sahip değillerdi. Filistin’e yerleştikten sonra kimlik kazanmaya çabaladılar.

Evet, Amerika ve bunun gibi bir takım emperyalist ülkeler zalimdirler fakat gayrimeşru değillerdir. O devletler halkları tarafından kurulmuştur. Örneğin Fransız halkı Fransa’yı, İngiliz halkı İngiltere’yi kurmuştur.

Fakat İsrail devletinde böyle bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla İsrail salt batıl bir devlettir. İran Şahı da onları teyit edenlerdendi ve onlara petrolünü ihraç ediyordu.

İşte merhum Humeyni’yi öfkelendiren şey de bu oldu, çünkü Şah’ın bu tavrı hayli tehlikeliydi.

Şah ve Saddam gibilerinin varlığı İslam’ı yok edebilirdi. Çünkü onlar ve onlar gibi olanların Müslümanlıkları yalnızca "kabuktan ibaretti".

Onlar perde gerisinden İsrail ile iş birliği yapıp Filistin ve İslam aleyhine hareket ediyorlardı. Görünürde ise mazlumdan yana olduklarını göstermek maksadıyla Filistin halkı için sahte gözyaşı döküyorlardı.

İmam Humeyni bunları uzaktan görüyordu ve Şah’ın da günümüzdeki Körfez kralları gibi olacağını söylüyordu.

Şayet Şah da kalsaydı onun da Trump geldiğinde Müslümanların hazinesinden ona trilyonlarca doları hibe edeceği muhakkaktı.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU