Ortadoğu’da güvenlik dengeleri yeniden kurulurken 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel siyasette yeni bir dönemin işaretlerinden biri oldu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı anlaşma, taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı diğerlerine yapılmış kabul eden kolektif savunma anlayışına dayanıyor. Bu yönüyle klasik bir diplomatik istişare mekanizmasından daha ileri bir güvenlik taahhüdü ortaya koyuyor.
Fakat dikkat çekici olan, anlaşmanın dışında kalan ülke. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın oluşturduğu Bölgesel Dörtlü, yani R4, aylar boyunca ortak bir istişare zemini olarak işletildi. Buna rağmen Mekke’deki imza töreninde Mısır yoktu.
Peki Mısır neden böyle bir tercihte bulundu?
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İlk neden, Kahire’nin otomatik savaşa girme yükümlülüğünden kaçınması. Mısır açısından Yemen, Basra Körfezi veya Kızıldeniz’de çıkabilecek bir çatışmada Suudi Arabistan’ın yanında doğrudan askeri müdahalede bulunmak ciddi bir stratejik risk oluşturuyor. Kahire, dış politika kararlarında hareket alanını mümkün olduğunca açık tutmak istiyor. Mekke Anlaşması’nın kolektif savunma maddesi ise bu alanı daraltabilir.
Burada anayasal boyut da önem taşıyor. Mısır yönetimi, ordunun ülke dışında muharip görev üstlenmesini ve üçüncü tarafların çatışmalarına katılmasını çeşitli siyasi ve hukuki mekanizmalara bağlıyor. Bağlayıcı bir savunma anlaşmasına imza atmak, Kahire açısından sıradan bir diplomatik anlaşma imzalamaktan farklı. Böyle bir taahhüt, ileride ortaya çıkabilecek krizlerde Mısır’ın karar alma özgürlüğünü sınırlandırabilir.
İkinci mesele, Mısır’ın Suudi Arabistan merkezli bir güvenlik eksenine bütünüyle bağlanmak istememesi. Kahire, Riyad ile yakın ilişkilerini koruyor. Ancak bölgedeki bütün güvenlik meselelerinin aynı çerçevede değerlendirilmesini tercih etmiyor. Özellikle İran ve Husiler üzerinden şekillenen güvenlik yaklaşımı, Mısır açısından dikkatle ele alınması gereken bir konu.
Çünkü Kahire’nin İran ile doğrudan bir savaşın tarafı olmak gibi bir çıkarı yok. Mısır’ın temel öncelikleri Süveyş Kanalı’nın güvenliği, Kızıldeniz’de deniz ulaşımının korunması, Libya ve Sudan’daki gelişmelerin sınırlarına etkisi ve ekonomik istikrar. İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabetin doğrudan askeri bir cepheleşmeye dönüşmesi, bu önceliklerin tamamını olumsuz etkileyebilir.
Üçüncü neden, Mısır’ın Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkileri. Kahire’nin ekonomik ve askeri ilişkilerinde Abu Dabi önemli bir yere sahip. Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri her konuda aynı stratejik çizgide hareket etmiyor. Özellikle Sudan, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki nüfuz mücadelesi, iki ülkenin çıkarlarının zaman zaman ayrışmasına yol açıyor. Mısır’ın Riyad merkezli bir askeri ittifaka katılması, Abu Dabi ile ilişkilerinde gereksiz bir maliyet oluşturabilir.
Dördüncü başlık ise İsrail ve Camp David düzeni.
Mısır’ın 1979’dan beri İsrail ile yürürlükte olan barış anlaşması, Kahire’nin dış güvenlik politikası üzerinde belirleyici bir çerçeve oluşturuyor. Mısır’ın Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerle bağlayıcı bir karşılıklı savunma ilişkisine girmesi, İsrail ile olası bir kriz durumunda hukuki ve siyasi sorunlar doğurabilir. İsrail ile ilişkiler bugün geçmişteki kadar istikrarlı görünmese de Camp David düzeni, Mısır’ın bölgesel stratejisinin temel unsurlarından biri olmaya devam ediyor.
Buna Doğu Akdeniz dengesi de ekleniyor. Kahire son yıllarda Ankara ile ilişkilerini düzeltmeye çalışırken Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile enerji ve deniz yetki alanları konularındaki işbirliğini de sürdürüyor. Türkiye’nin askeri ağırlığının bulunduğu yeni bir kolektif savunma sistemine katılmak, Mısır’ın bu çok yönlü denge politikasını zorlaştırabilir.
Ancak Mısır’ın dışarıda kalmasını sadece Kahire’nin tercihiyle açıklamak eksik olur. Riyad’ın da Mısır konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor.
Suudi Arabistan, yıllar boyunca Mısır ekonomisine önemli mali destek sağladı. Buna karşılık Riyad, özellikle Yemen savaşı sırasında Kahire’den beklediği askeri katkıyı tam anlamıyla alamadı.
Mekke Paktı’nın üçlü yapısı bu açıdan anlamlı. Türkiye gelişmiş savunma sanayii ve özellikle insansız hava araçları kapasitesiyle öne çıkıyor. Pakistan ise nükleer caydırıcılığı ve güçlü kara ordusuyla farklı bir askeri kapasite sunuyor. Suudi Arabistan’ın sermayesi bu iki ülkenin askeri kapasitesiyle birleşiyor. Riyad açısından ortaya çıkan tablo, belirli güvenlik ihtiyaçlarına doğrudan cevap veren daha dar ve yönetilebilir bir çekirdek oluşturuyor.
Burada daha geniş bir değişim de görülüyor. ABD’nin Ortadoğu’daki güvenlik rolünün tartışmaya açıldığı bir dönemde bölge ülkeleri kendi güvenlik mekanizmalarını geliştirmeye çalışıyor. Mekke Paktı bu arayışın bir ürünü olarak okunabilir. Fakat bu yeni mimari henüz bütün bölge ülkelerini kapsayan bir sistem değil.
Mısır’ın dışarıda kalması da bu parçalı yapının göstergesi. Kahire, R4 masasından bütünüyle kopmak istemiyor. Ancak istişare, istihbarat paylaşımı ve deniz güvenliği gibi esnek işbirliği alanları ile otomatik askeri müdahale yükümlülüğü arasında önemli bir fark görüyor.
Sonuçta Mısır’ın Mekke Anlaşması’na katılmaması bir taraf seçme meselesinden çok, stratejik esneklik arayışı. Kahire aynı anda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye, İsrail, Yunanistan ve İran ile ilişkilerini yönetmek zorunda. Bu kadar karmaşık bir denklemde bağlayıcı bir askeri ittifaka girmek, Mısır’ın manevra alanını daraltır.
Diğer yandan Mısır’ın dışında kaldığı bir ittifakın da Arap dünyası için önemi tartışılır. Muhtemelen önümüzdeki dönemde Mısır’ın ittifaka ilgisi takip edilmeye devam edilecek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish