Türkiye’nin 1920’den günümüze dâhil olduğu askerî ve savunma paktları, rastgele bir dizi anlaşmadan ibaret değildir. Bunlar, coğrafyanın dayattığı güvenlik gerçekleri ile “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin kesişiminde şekillenen tutarlı bir arayışın ürünüdür. Bu yazı, tarihsel listeyi ve sebep-sonuç ilişkilerini temel alarak, bu paktların Türkiye’ye ve çevresine ne sağladığını; bugünden yarına nasıl bir işlev gördüğünü incelemektedir.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren Türkiye, bölgesel istikrarsızlığın sürekliliği karşısında yalnız kalmamak için kolektif güvenceler aramıştır. 1921 Türkiye-Afganistan İttifak Antlaşması, 1925 Türkiye-SSCB Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, 1934 Balkan Antantı (Türkiye, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya) ve 1937 Sadabad Paktı (Türkiye, İran, Irak, Afganistan) bu arayışın erken örnekleridir. Bu paktlar, sınır güvenliğini, saldırmazlığı ve danışmayı öne çıkarmıştır. II. Dünya Savaşı öncesi İngiltere ve Fransa ile 1939 Karşılıklı Yardım Antlaşması ile Almanya ile 1941 Saldırmazlık Paktı da aynı mantığın uzantısıdır: Tehdidi tek başına karşılamak yerine, denge unsurları oluşturmak.
Soğuk Savaş dönemi bu yaklaşımı kurumsallaştırmıştır. 18 Şubat 1952’de NATO’ya giriş, Türkiye’nin en uzun soluklu ve en kapsamlı güvenlik şemsiyesi olmuştur. 1953-1954 Balkan Paktı (Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya) ve 1955’te başlayan Bağdat Paktı’nın (sonradan CENTO) kurulması, Sovyet tehdidine karşı “Kuzey Kuşak” oluşturma çabasının parçasıdır. 1979’da CENTO’nun dağılması, bölgesel paktların kırılganlığını göstermiş; ancak NATO üyeliği temel çıpa olarak kalmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde, Kafkasya-Hazar alanında 2010 Türkiye-Azerbaycan Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması ile Ortadoğu alanında 7 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması (Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan), aynı geleneğin yeni halkalarıdır. Mekke Anlaşması, birine yönelik silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılacağını hükme bağlayan kolektif savunma unsuru taşımaktadır.
Bu paktların arkasındaki sebep-sonuç ilişkisi nettir. Türkiye’nin jeopolitik konumu – Avrupa, Asya, Ortadoğu ve Karadeniz’in kesişimi – sürekli güvenlik açığı üretmektedir. Balkanlardaki revizyonizm, Sovyet baskısı, Ortadoğu’daki savaşlar, enerji koridorları üzerindeki rekabet, terör ve hibrit tehditler, tek başına yönetilemeyecek kadar çok katmanlıdır. Bu ortamda Türkiye, saldırgan bir yayılma politikası yerine, statükoyu koruyan, barış ve istikrarı önceleyen bir dengeleme arayışına yönelmiştir. Paktlar, bu arayışın somut aracıdır: Güvenlik açığını kolektif güvencelerle kapatmak, yalnızlığı azaltmak ve kriz anında manevra alanı yaratmak.
Türkiye’ye sağladığı başlıca kazanımlar üç başlıkta toplanabilir. Birincisi, caydırıcılıktır. Ulusal savunma kapasitesinin yükseltilmesi (özellikle savunma sanayiindeki yerlilik ve insansız sistemler) ile ittifak katmanlarının birleşimi, saldırı maliyetini artırır. NATO’nun kolektif savunma hükmü ana güvence iken, Azerbaycan ve Mekke paktları tamamlayıcı sinyal üretir. İkincisi, stratejik özerklik ve çok vektörlülüktür. Tek bir güce aşırı bağımlı kalmadan, farklı coğrafyalarda eşzamanlı güvenlik ilişkileri kurma imkânı sağlar. Üçüncüsü, savunma sanayii ve operasyonel yetkinlik transferidir. Ortak tatbikatlar, teknoloji paylaşımı ve üretim işbirliği, Türkiye’nin kendi kapasitesini büyütmesine katkıda bulunur.
Çevresi için ise bu paktlar, istikrarsızlık ortamında “kontrol edilebilir bir denge” unsuru oluşturur. Balkan ve Sadabad örneklerinde olduğu gibi, bölgesel statükonun korunmasına yönelik sinyaller üretir. NATO üzerinden Euro-Atlantik güvenlik mimarisine bağlanırken, Mekke Anlaşması gibi yapılar Ortadoğu ve daha geniş İslam coğrafyasında caydırıcılık ve kriz danışma mekanizmaları vaat eder. Azerbaycan ile olan ilişki, Kafkasya’da güç boşluğunun tek taraflı doldurulmasını engelleyici bir denge unsuru işlevi görür. Bu kararlı çaba, “zafer” arayışından ziyade “durum değişikliğini yönetme” yaklaşımına dayanır: Çatışmayı önlemek, tırmanmayı sınırlamak ve uzun vadeli istikrara katkı sağlamak.
Bugünden yarına bakıldığında, beklentiler gerçekçi tutulmalıdır. NATO temel çıpa olarak kalmaya devam edecektir; Türkiye’nin ittifak içindeki ağırlığı, savunma sanayii katkısı ve güney kanattaki konumu üzerinden artma potansiyeli taşımaktadır. Mekke Anlaşması’nda kısa vadede kurumsal mekanizmaların (bakanlar ve genelkurmay düzeyinde), müşterek tatbikatların ve savunma sanayii ortaklığının (özellikle insansız sistemler, elektronik harp ve yapay zekâ) öne çıkması beklenmektedir. Bu yapı, NATO’ya alternatif değil, tamamlayıcı niteliktedir. Azerbaycan ile ilişkiler ise en olgun ve en az sürprizli ayağı oluşturmaya devam edecektir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin savunma anlaşmaları ve askerî paktları, coğrafyanın ürettiği sürekli risklere karşı geliştirilmiş bir güvenlik mimarisinin parçasıdır. Bunlar Türkiye’ye caydırıcılık, özerklik ve kapasite; çevresine ise denge, danışma ve istikrar sinyali sağlar. Tarihsel süreklilik, bu çabanın tepkisel değil, yapısal olduğunu göstermektedir. Yarının sınavı ise, kâğıt üzerindeki taahhütlerin kriz anlarında ne ölçüde işlevsel olacağı ve ulusal kapasitenin bu ağları ne kadar destekleyeceğidir. Türkiye’nin jeopolitik denge ve caydırıcılık arayışı, bu iki unsurun birlikteliğine bağlı olarak şekillenmeye devam edecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish