7-8 Temmuz 2026 - Türkiye: Bir zirvenin ötesinde
7-8 Temmuz 2026 NATO Liderler Zirvesi, yalnızca Ukrayna’nın üyeliğinin, savunma harcamalarının veya Rusya tehdidinin konuşulacağı rutin bir diplomatik toplantı değildir. Bu zirve, aynı zamanda uluslararası sistemin yeni güç dengelerinin şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin hangi jeopolitik eksende konumlanacağına ilişkin önemli bir eşiktir.
Dünya siyaseti son 30 yıldır alışık olduğu düzeni kaybetmektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde şekillenen tek kutuplu dünya düzeni artık ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Rusya’nın askeri ve jeopolitik kapasitesini yeniden inşa etmesi, Çin’in ekonomik gücünü siyasi ve askeri nüfuza dönüştürmesi, Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik arayışları ve bölgesel güçlerin giderek daha bağımsız hareket etmeye başlaması yeni bir uluslararası tablo ortaya çıkarmıştır.
Uluslararası ilişkiler literatüründe “çok kutupluluk” olarak tanımlanan bu süreç, aslında yalnızca güç merkezlerinin çoğalmasını değil, aynı zamanda küresel karar alma mekanizmalarının dağılmasını ifade etmektedir. Artık tek bir merkezin belirlediği kurallar yerine, farklı aktörlerin pazarlıklarıyla şekillenen daha karmaşık bir dünya düzeni oluşmaktadır.
Türkiye tam da bu dönüşümün merkezinde yer almaktadır.
Çünkü Türkiye’nin jeopolitik değeri yalnızca coğrafyasından kaynaklanmamaktadır. Türkiye aynı zamanda farklı güç bloklarının kesişim noktasında bulunan nadir devletlerden biridir. Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Ortaoğu’ya, Balkanlar’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada Ankara’nın attığı her adım yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar üretmektedir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bu nedenle Türkiye artık Soğuk Savaş dönemindeki gibi sadece Batı’nın ileri karakolu olarak tanımlanamaz. Bugünün Türkiye’si aynı anda hem NATO üyesi, hem Karadeniz aktörü, hem enerji koridoru, hem göç yönetiminde kritik ülke hem de bölgesel krizlerin çözümünde vazgeçilmez diplomatik aktör konumundadır.
Aslında Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika da bu dönüşümün bir sonucudur. Ankara bir taraftan NATO içerisindeki yükümlülüklerini sürdürürken, diğer taraftan Rusya ile diyalog kanallarını açık tutmakta, Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirmekte ve Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden yeni bölgesel açılımlar gerçekleştirmektedir. Bu durum bazı çevreler tarafından eksen kayması olarak yorumlansa da gerçekte yaşanan şey, çok kutuplu dünyada stratejik özerklik arayışıdır.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Türkiye artık kendisini yalnızca Batı’nın güvenlik perspektifi üzerinden tanımlamak istememektedir. Ankara, ulusal çıkarlarını merkeze alan daha bağımsız bir devlet aklı inşa etmeye çalışmaktadır. Savunma sanayisinden enerji politikalarına, terörle mücadeleden göç yönetimine kadar birçok alanda görülen bu yaklaşım, yeni dönemin temel karakterini oluşturmaktadır.
NATO Zirvesi’nde gündeme gelecek Ukrayna meselesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye için mesele yalnızca Ukrayna’nın üyeliği değildir. Asıl mesele Karadeniz’in geleceği, Rusya ile Batı arasındaki gerilimin yönetilmesi ve bölgesel istikrarın korunmasıdır. Ankara bir taraftan Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunurken, diğer taraftan Rusya’nın tamamen dışlanmasının yeni krizler doğurabileceğinin farkındadır. Bu nedenle Türkiye, çatışmanın tarafı olmaktan ziyade dengeleyici güç rolünü sürdürmeye çalışmaktadır.
Benzer şekilde NATO’nun terörle mücadele politikaları da Türkiye açısından zirvenin en kritik başlıklarından biri olacaktır. Ankara uzun yıllardır PKK ve onun Suriye uzantıları konusunda müttefiklerinden beklediği desteği alamadığını düşünmektedir. Türkiye’nin temel itirazı, bir güvenlik ittifakının bazı tehditleri ortak tehdit olarak kabul ederken bazılarını görmezden gelmesidir. Bu nedenle Ankara’nın zirvede vereceği mesaj büyük ölçüde şu olacaktır: Müttefiklik yalnızca savunma harcamalarında değil, güvenlik tehditlerinin tanımlanmasında da ortaklık gerektirir.
Temmuz ayında gerçekleştirilecek NATO Liderler Zirvesi yalnızca askeri stratejilerin konuşulacağı bir toplantı olmayacaktır. Zirve aynı zamanda Türkiye’nin yeni dünya düzenindeki yerini, devlet aklının yönünü ve çok kutuplu sistemde nasıl bir rol üstleneceğini gösterecek önemli bir sınav niteliği taşımaktadır. Çünkü bugün tartışılan konu sadece NATO’nun geleceği değil, aynı zamanda Türkiye’nin 21'inci yüzyıldaki jeopolitik kimliğidir.
Bugün dünya, Soğuk Savaş sonrasında oluşan tek kutuplu düzenden uzaklaşmaktadır.
1991 sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde kurulan uluslararası düzen;
- Rusya’nın yeniden yükselişi,
- Çin’in küresel güç haline gelmesi,
- Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik arayışları,
- Bölgesel güçlerin etkinliğinin artması
nedeniyle ciddi bir dönüşüm yaşamaktadır.
Tam da bu noktada Türkiye’nin önemi ortaya çıkmaktadır.
Çünkü Türkiye artık yalnızca Batı’nın sınır ülkesi değildir.
Türkiye;
- Avrupa ile Asya arasında,
- Karadeniz ile Akdeniz arasında,
- NATO ile Rusya arasında,
- Batı ile İslam dünyası arasında
bir denge merkezi haline gelmiştir.
Bu nedenle NATO Zirvesi’ne ilişkin tartışmalar yalnızca askeri değil, aynı zamanda tarihsel, siyasal ve ideolojik boyutlarıyla ele alınmalıdır.
I. Gramsci ve hegemonya mücadelesi: NATO’nun yeni arayışı
İtalyan düşünür, modern devletlerin yalnızca zor kullanarak değil, rıza üreterek de egemenlik kurduğunu ileri sürmüştür.
Gramsci’ye göre hegemonya; yalnızca askeri üstünlük değil, aynı zamanda;
- ekonomik liderlik,
- kültürel etki,
- ideolojik meşruiyet
üzerinden kurulmaktadır.
Bugün NATO’nun karşı karşıya olduğu temel kriz de budur.
Soğuk Savaş boyunca NATO’nun temel amacı Sovyet yayılmasını engellemekti. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO’nun varlık nedeni yeniden tanımlanmak zorunda kaldı.
Afganistan, Irak, Libya, Kosova, Ukrayna gibi süreçler NATO’nun yeni meşruiyet alanlarını oluşturdu.
Bugün ise NATO yeni bir hegemonik mücadele içerisindedir. Karşısında yalnızca Rusya değil, aynı zamanda Çin’in temsil ettiği alternatif güç merkezleri bulunmaktadır.
Bu nedenle Ukrayna’nın üyeliği meselesi aslında NATO’nun hegemonik alanını genişletme girişimidir.
II. Çok kutuplu dünya ve Türkiye’nin yeni konumu
1990’lı yıllarda Türkiye’nin dış politika seçenekleri sınırlıydı.
Türkiye’nin NATO zirvelerinde en güçlü argümanlarından biri kuşkusuz terörle mücadele ve ittifakın güney kanadının güvenliğidir. Ankara uzun yıllardır Irak-Suriye hattında faaliyet gösteren PKK/YPG yapılanmasının yalnızca Türkiye için değil, NATO’nun tamamı açısından bir güvenlik riski oluşturduğunu vurgulamaktadır. Özellikle NATO’nun 2016 sonrasında PYD/YPG ile PKK arasındaki organik bağı görmezden gelen yaklaşımı, Türkiye’nin en temel itiraz noktalarından biri olmuştur.
Bu nedenle Türkiye, “Irak-Suriye hattında oluşan terör koridoru yalnızca Türkiye’nin sınırlarını değil, NATO’nun güney sınırlarını da tehdit etmektedir” tezini daha güçlü şekilde dile getirmektedir. Ankara’nın yaklaşımına göre, bir yandan terör örgütleriyle mücadele eden bir müttefikten daha fazla fedakârlık beklenirken, diğer yandan aynı örgütlerle ilişkilendirilen yapılara destek verilmesi ittifak ruhuyla bağdaşmamaktadır.
Ayrıca İdlib ve Kuzey Suriye’de kalıcı istikrarın sağlanamaması halinde ortaya çıkacak yeni göç dalgalarının yalnızca Türkiye’yi değil, Avrupa’nın güvenlik ve sosyal düzenini de doğrudan etkileyeceği açıktır. Bu nedenle Türkiye, terörle mücadeleyi yalnızca ulusal güvenlik meselesi olarak değil, NATO’nun ortak güvenliği ve Avrupa’nın istikrarı açısından da stratejik bir konu olarak gündeme taşımaktadır.
Ancak bugün durum farklıdır. Türkiye aynı anda;
- NATO üyesidir,
- Türk Devletleri Teşkilatı içerisindedir,
- Karadeniz’in en önemli kıyı devletlerinden biridir,
- Ortaoğu’nun merkez aktörlerinden biridir,
- Afrika’da genişleyen diplomatik ağlara sahiptir.
Bu durum Türkiye’yi klasik ittifak siyasetinin ötesine taşımaktadır.
Uluslararası ilişkiler literatüründe buna “stratejik özerklik” denilmektedir.
Stratejik özerklik; ittifaklardan kopmak değil, ittifaklar içerisinde ulusal çıkarları koruyabilecek hareket alanına sahip olmaktır.
Türkiye’nin NATO politikası da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
III. Ukrayna dosyası: Bir üyelikten fazlası
Ukrayna’nın NATO üyeliği teknik bir genişleme meselesi değildir. Aslında üç farklı mücadele alanının kesişim noktasıdır.
Birinci boyut: Rusya’nın güvenlik algısı
Rusya tarihsel olarak sınırlarında NATO genişlemesini tehdit olarak görmektedir. Moskova açısından Ukrayna yalnızca bir komşu ülke değildir. Aynı zamanda;
- Karadeniz’e açılan kapı,
- Slav dünyasının merkezi,
- Rus güvenlik kuşağının parçasıdır.
İkinci boyut: NATO’nun genişleme stratejisi
NATO ise Ukrayna’nın üyeliğini Avrupa güvenliğinin parçası olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle iki tarafın güvenlik algıları çatışmaktadır.
Üçüncü boyut: Türkiye’nin denge politikası
Türkiye ise her iki tarafla da ilişki kurabilen nadir aktörlerden biridir. Bu nedenle Ankara’nın “şartlı destek” yaklaşımı yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur.
IV. Karadeniz: 21'inci yüzyılın yeni jeopolitik merkezi
Uluslararası ilişkiler literatürünün önemli jeopolitik kuramcıları, dünya siyasetinin yalnızca ideolojiler veya ekonomik çıkarlar üzerinden değil, aynı zamanda stratejik coğrafyalar üzerinden şekillendiğini ileri sürmüşlerdir. Bu çerçevede Avrasya’yı küresel güç mücadelesinin merkezi olarak gören Kalpgah (Heartland) Teorisi ile kıyı kuşaklarının dünya hâkimiyeti açısından belirleyici olduğunu savunan Rimland yaklaşımı günümüzde de önemini korumaktadır.
Karadeniz ise bu iki jeopolitik perspektifin kesişim noktasında yer almaktadır. Avrupa’yı Kafkasya’ya bağlayan, Rusya’nın Akdeniz’e açılan en kritik geçiş hattını oluşturan ve enerji koridorlarının merkezinde bulunan Karadeniz, yalnızca bölgesel değil küresel güç dengeleri açısından da stratejik bir havzadır. Bu nedenle Karadeniz üzerinde nüfuz kurabilen aktörler, yalnızca askeri değil ekonomik ve diplomatik açıdan da önemli avantajlar elde etmektedir.
Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusundaki hassasiyeti de tam olarak bu jeopolitik gerçeklikten kaynaklanmaktadır. Ankara, Karadeniz’deki güç dengesinin korunmasını yalnızca ulusal güvenlik meselesi olarak değil, aynı zamanda bölgesel istikrarın ve uluslararası dengenin sürdürülebilmesi açısından da hayati bir unsur olarak görmektedir.
V. Terör, Kürt meselesi ve güvenlik paradoksu
Türkiye’nin NATO gündeminde öncelikli başlıklarından biri terörle mücadeledir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunmaktadır.
Terörle mücadele yalnızca askeri bir mesele değildir. Aynı zamanda;
- siyasal temsil,
- demokratikleşme,
- bölgesel kalkınma,
- toplumsal bütünleşme
boyutlarını da içermektedir.
Türkiye’nin güvenlik politikalarının başarısı yalnızca sınır ötesi operasyonlarla değil, içeride toplumsal bütünleşmeyi güçlendirecek politikalarla da ilişkilidir. Bu nedenle terör meselesi NATO zirvesinde güvenlik başlığı olarak ele alınırken, Türkiye’nin kendi iç reform kapasitesi de stratejik önem taşımaktadır.
Türkiye’nin NATO gündeminde öncelikli başlıklardan biri hiç kuşkusuz terörle mücadeledir. Ancak terör olgusunu yalnızca askeri yöntemlerle çözülebilecek bir güvenlik sorunu olarak değerlendirmek, meselenin karmaşık doğasını eksik okumak anlamına gelir.
Modern güvenlik çalışmaları, terörün yalnızca silahlı unsurlardan değil; siyasal temsil mekanizmaları, ekonomik eşitsizlikler, bölgesel kalkınma farklılıkları ve toplumsal aidiyet sorunlarıyla da yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle sürdürülebilir güvenlik yalnızca sınır ötesi operasyonların başarısıyla değil, aynı zamanda vatandaşların demokratik süreçlere katılımını güçlendiren, bölgesel kalkınmayı destekleyen ve toplumsal bütünleşmeyi artıran politikalarla mümkündür.
Türkiye açısından terörle mücadele, devletin meşru güvenlik kaygıları ile toplumsal barışı güçlendirme hedefi arasında dengeli bir strateji geliştirmeyi gerektirmektedir. Nitekim günümüz güvenlik paradigmaları, askeri kapasite kadar toplumsal dayanıklılığın da ulusal güvenliğin temel unsurlarından biri olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda NATO zirvesinde terörle mücadele başlığı güvenlik ekseninde tartışılırken, Türkiye’nin demokratik kurumlarını güçlendirme, kapsayıcı kalkınmayı destekleme ve toplumsal bütünleşmeyi derinleştirme kapasitesi de ülkenin stratejik gücünü belirleyen önemli faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
VI. Göç ve yeni güvenlik anlayışı
21'inci yüzyılda güvenlik kavramı değişmiştir.
Artık tehditler yalnızca tanklardan ve füzelerden oluşmamaktadır. Göç hareketleri de ulusal güvenliği etkileyen temel unsurlardan biri haline gelmiştir.
Türkiye yaklaşık 10 yıldır dünyanın en büyük mülteci nüfuslarından birine ev sahipliği yapmaktadır. Bu durum;
- ekonomi,
- sosyal uyum,
- kamu hizmetleri,
- siyasal dengeler
üzerinde etkiler yaratmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’nin NATO’dan beklentileri yalnızca askeri değil, aynı zamanda sosyal güvenlik boyutunu da içermektedir.
VII. Çin ve yeni Soğuk Savaş tartışmaları
Bugün dünya siyasetinde yükselen temel soru şudur:
21'inci yüzyılın yeni küresel rekabeti Çin ile ABD arasında mı şekillenecektir?
Birçok uzmana göre evet. Ancak Türkiye açısından mesele daha karmaşıktır.
Türkiye’nin çıkarı yeni bir kutuplaşmanın parçası olmak değildir.
Türkiye’nin çıkarı;
- ticaret yollarını açık tutmak,
- çok yönlü diplomasi yürütmek,
- ekonomik çeşitliliği korumaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin Hint-Pasifik yaklaşımı askeri değil, stratejik ve ekonomik olmalıdır.
Sonuç: Türkiye’nin yeni devlet aklı
2026 NATO Zirvesi Türkiye açısından yalnızca bir diplomatik toplantı değildir. Bu zirve Türkiye’nin gelecekte nasıl bir devlet olacağına ilişkin önemli ipuçları verecektir.
Türkiye’nin önünde 2 seçenek bulunmaktadır:
- Birincisi; krizlere tepki veren, sürekli savunmada kalan, yalnızca güvenlik kaygılarıyla hareket eden bir ülke olmak.
- İkincisi ise; jeopolitik konumunu avantaja dönüştüren, ittifaklar arasında denge kurabilen, Karadeniz’den Afrika’ya, Ortaoğu’dan Türk Dünyası’na kadar uzanan geniş bir vizyon geliştiren bölgesel ve küresel bir aktör haline gelmek.
7-8 Temmuz 2026 Zirvesi’nin asıl önemi burada yatmaktadır.
Çünkü mesele yalnızca Ukrayna değildir. Mesele yalnızca NATO da değildir. Mesele, çok kutuplu yeni dünya düzeninde Türkiye’nin hangi rolü üstleneceğidir.
Ve görünen odur ki Türkiye’nin gerçek gücü ne veto hakkından ne de askeri kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin gerçek gücü, Doğu ile Batı arasında kurabildiği dengeden, krizleri yönetebilme becerisinden ve jeopolitiğini stratejiye dönüştürebilme kapasitesinden doğmaktadır.
Özet
Ukrayna’nın NATO üyeliğine karşı çıkılmadan şartlı destek verilmelidir.
Şartlı destek şu şekilde olmalıdır:
Ukrayna’nın NATO üyeliğini destekliyoruz. Bu Avrupa’nın güvenliği için şarttır ancak üyelik savaş bittikten sonra, Karadeniz’in statüsü korunarak ve tüm müttefiklerin mutabakatıyla olmalıdır.
7-8 Temmuz 2026 NATO Liderler Zirvesi için Türkiye’nin masaya koyması gereken başlıklar:
1. Terör (Türkiye’nin güney kanadı ve terörle mücadele)
2. Karadeniz
3. F-16
4. Ege
5. Göç
Bu 5 başlıkta net sonuç alınırsa zirve Türkiye için kazanım sayılır.
Buna bir madde daha ekleyelim mi?
ABD’nin Hint-Pasifik ve Çin politikasına Türkiye’nin yapacağı ekleme, pazarlık gücünü iki katına çıkarır. ABD şu an Rusya ve Çin’e karşı tek cephe istemektedir ve Türkiye’yi Hint-Pasifik’e çekmek istemektedir. Türkiye’nin teklifi şu olmalıdır:
NATO küresel ortak olsun, Türkiye Hint-Pasifik’te ABD’ye lojistik, istihbarat ve diplomatik köprü olsun.
Türkiye’nin karşılığı olarak ABD, Türkiye’yi F-35 programına geri almalıdır. ABD’den küresel ortak statüsü ve teknoloji transferi talep edilmelidir.
Bu madde ile Türkiye’nin NATO’daki en güçlü zirve pozisyonu ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklaması olur. Güçlü NATO = Küresel NATO’dur. Türkiye’siz olmaz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish