ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

ABD Enerji Bakanı Chris Wright, İçişleri Bakanı Doug Burgum ve Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, iki ülke arasında sivil nükleer iş birliği anlaşmasını imzaladı / Fotoğraf: AFP

Amerika Birleşik Devletleri ile Suudi Arabistan, Temmuz ayında Washington'da sivil nükleer işbirliğine ilişkin bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, ABD'nin 1954 tarihli Atom Enerjisi Yasası'nın 123. maddesi temelinde hazırlandı. ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman tarafından imzalanan metin, 30 yıllık bir işbirliği çerçevesi oluşturuyor.

Anlaşmayla Amerikan nükleer teknolojisinin, reaktör ekipmanlarının ve nükleer yakıtının Suudi Arabistan'a transfer edilmesinin hukuki zemini hazırlanıyor.

İlk bakışta bu, enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik bir nükleer teknoloji anlaşması gibi görülebilir. Oysa kapsamı daha geniş.

Riyad'ın nükleer santral kurmasının yanı sıra kendi uranyum kaynaklarını değerlendirmesi, yakıt çevrimi alanında kapasite geliştirmesi ve uzun vadede nükleer teknoloji konusunda daha bağımsız hale gelmesi ihtimali, anlaşmayı bölgesel güç dengesi açısından önemli kılıyor.


Peki anlaşmanın en tartışmalı tarafı ne?

Asıl mesele uranyum zenginleştirme ve kullanılmış yakıtın yeniden işlenmesi konusunda ortaya çıkan formül. Washington ile Riyad arasındaki müzakereleri yıllarca kilitleyen konu tam olarak buydu.

ABD, Suudi Arabistan'a hemen ve koşulsuz bir zenginleştirme hakkı vermiyor. Riyad'ın bu hakkından kalıcı olarak vazgeçmesi de istenmiyor.

Taraflar, Suudi Arabistan'da uranyum zenginleştirmenin teknik ve ticari açıdan uygulanabilir olup olmadığını değerlendirmek üzere yaklaşık iki yıl sürecek ortak bir fizibilite çalışması yapacak.

Bu çalışmanın olumlu sonuçlanması halinde Suudi Arabistan'da bir zenginleştirme tesisi kurulmasının önü açılabilecek.

Öngörülen model, Amerikan şirketlerinin mülkiyetinde olacak bir "kara kutu" sistemi. Tesis Suudi Arabistan topraklarında bulunacak. Suudi personelin hassas santrifüj teknolojisine doğrudan erişimi ise sınırlandırılacak.

Washington'ın tesise onay vermemesi halinde Riyad'ın on yıl boyunca kendi başına veya üçüncü ülkelerle zenginleştirme faaliyeti yürütmemesi öngörülüyor.

Burada asıl mesele, zenginleştirmenin teknik olarak mümkün olup olmamasından daha büyük.

Bir ülkenin kendi topraklarında nükleer yakıt çevrimi konusunda bilgi, insan kaynağı ve altyapı biriktirmesi, enerji üretiminin ötesinde stratejik bir kapasite yaratabilir.


Bu ne anlama geliyor?

Anlaşmanın önemi, Washington'ın Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji sağlamasından çok, hangi nükleer kapasitenin hangi denetim koşulları altında kurulmasına izin verdiğinde yatıyor.

Denetim meselesi de burada öne çıkıyor.

Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın Kapsamlı Güvenlik Denetimi standartlarına dayanıyor. İkili bir güvenlik denetimi protokolü de içeriyor.

Ancak UAEK Ek Protokolü, anlaşmanın zorunlu bir unsuru haline getirilmiş değil. Ek Protokol'ün sağladığı daha geniş denetim ve doğrulama imkânlarının bulunmaması, Suudi Arabistan'ın gelecekteki nükleer faaliyetlerinin şeffaflığı konusunda soru işaretleri yaratıyor.


Peki Washington neden böyle bir düzenlemeye yöneldi?

Bunun cevabı nükleer enerjinin ötesinde aranmalı.

ABD açısından Suudi Arabistan'ın nükleer pazarını Amerikan şirketlerine açmak önemli bir ticari fırsat. Riyad'ı Amerikan teknolojisi, yakıt tedariki ve düzenleyici standartlarına bağlamak ise daha geniş bir stratejik hedefe işaret ediyor.

Washington, bu yolla Çin ve Rusya'nın Körfez'deki etkisini sınırlamaya çalışıyor. Suudi Arabistan'ın nükleer enerji programında hangi teknoloji sağlayıcıların öne çıkacağı da böylece büyük güç rekabetinin bir parçası haline geliyor.

Ancak bunun Washington açısından siyasi bir maliyeti de var.

ABD Kongresi'ndeki silah kontrol çevreleri, Suudi Arabistan'a zenginleştirme seçeneğinin açık bırakılmasını ciddi bir risk olarak görüyor.


Sorun nerede?

Temel sorun İran.

Washington, İran'ın nükleer yakıt çevrimi kapasitesini sınırlamaya çalışırken Suudi Arabistan'a daha esnek bir model sunarsa, bölgedeki diğer ülkeler de benzer taleplerde bulunabilir.

Böyle bir emsal, ABD'nin uzun süredir savunduğu nükleer yayılmayı önleme politikasını zayıflatabilir.

İsrail açısından da benzer bir ikilem ortaya çıkıyor.

Riyad ile diplomatik normalleşme, Tel Aviv açısından stratejik bir kazanım olabilir. Suudi Arabistan'ın kendi topraklarında nükleer yakıt çevrimi kapasitesi edinmesi ise farklı bir mesele.

İsrail güvenlik bürokrasisi, Orta Doğu'da başka bir ülkenin nükleer eşik kapasitesine yaklaşmasını ciddi bir risk olarak değerlendiriyor.

ABD Başkanı Donald Trump'ın anlaşmanın yürürlüğe girmesini Suudi Arabistan'ın İbrahim Anlaşmaları'na katılması ve İsrail ile diplomatik ilişkilerini normalleştirmesi şartına bağlaması da nükleer dosyayı bölgesel siyasi pazarlığın içine çekiyor.

İran'ın tepkisi ise anlaşmanın başka bir boyutunu gösteriyor.

Tahran açısından sorun, nükleer rejimde farklı ülkelere farklı standartların uygulanması.

İran'ın nükleer faaliyetleri nedeniyle ağır baskı altında olduğu bir dönemde Suudi Arabistan'a yakıt çevrimi konusunda daha geniş bir alan açılması, İran'ın güvenlik hesaplarını değiştirebilir.

Körfez'deki diğer ülkeler açısından da benzer bir soru ortaya çıkıyor.

Riyad böyle bir kapasiteye sahip olursa, bölgedeki diğer devletler neden aynı yolu izlemesin?

Birleşik Arap Emirlikleri bu açıdan önemli bir örnek.

Abu Dabi, 2009 yılında ABD ile yaptığı 123 Anlaşması'nda uranyum zenginleştirme ve kullanılmış yakıtın yeniden işlenmesinden kalıcı olarak vazgeçmişti.

Bu yaklaşım, Washington'ın nükleer işbirliğinde "Altın Standart" olarak tanımladığı modeldi.

Suudi Arabistan için daha esnek bir düzenlemeye gidilmesi, bu standardın gelecekte ne ölçüde korunabileceği sorusunu gündeme getiriyor.

Rusya ve Çin de gelişmeleri sadece ticari açıdan değerlendirmiyor.

Her iki ülkenin nükleer şirketleri Suudi Arabistan'ın nükleer enerji pazarında yer edinmeye çalışıyordu. Amerikan teknolojisinin öne çıkması, Rosatom ve Çin Ulusal Nükleer Şirketi'nin Körfez'deki hareket alanını daraltabilir.

Bu yüzden anlaşma, Suudi Arabistan'ın enerji altyapısının geleceği kadar ABD, Çin ve Rusya arasındaki rekabet açısından da önem taşıyor.


Peki Türkiye açısından tablo ne söylüyor?

Türkiye, Mersin'deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile nükleer enerji üreticisi ülkeler arasına giriyor.

Ancak Akkuyu modeli, Rusya'nın Yap, Sahip Ol, İşlet yaklaşımına dayanıyor. Türkiye'nin kendi topraklarında uranyum zenginleştirme veya nükleer yakıt üretimi gerçekleştirmediği bu model, Suudi Arabistan'ın gündeme getirdiği yakıt çevrimi kapasitesinden farklı.

Bu fark, uzun vadede bölgesel bir yetkinlik asimetrisi yaratabilir.

Nükleer santral sahibi olmak başka. Nükleer yakıt çevrimi üzerinde teknolojik kapasite geliştirmek başka.

Türkiye'nin Sinop ve Trakya projelerinde bu ayrımı dikkate alması gerekiyor.

Washington'ın Riyad'a sunduğu model, Ankara için de diplomatik bir emsal oluşturuyor.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nın IV. maddesi, barışçıl nükleer teknolojiden yararlanma hakkını tanıyor.

ABD, Suudi Arabistan için zenginleştirme konusundaki "Altın Standart" yaklaşımını esnetiyorsa, Türkiye'nin gelecekte yerli yakıt üretimi, uranyum ve toryum kaynaklarının değerlendirilmesi ve teknoloji transferi gibi konularda daha geniş bir müzakere alanı talep etmesi mümkün.

Ankara'nın çıkarı yeni bir nükleer yarışa katılmak değil. Ortaya çıkan güç dengesini doğru okumak.

Türkiye'nin nükleer enerji programını tek bir ülkeye bağımlı bırakmadan geliştirmesi önem taşıyor.

Farklı teknoloji sağlayıcılarla ilişkilerin sürdürülmesi de bu açıdan önem taşıyor. Yerli mühendislik kapasitesinin artırılması ise programın uzun vadeli niteliğini belirleyecek.

ABD ile Suudi Arabistan arasındaki anlaşmanın bütün sonuçları henüz ortaya çıkmış değil.

ABD Kongresi'nin onay süreci, İsrail ile normalleşme şartı, İran'ın tepkisi ve Çin ile Rusya'nın karşı hamleleri anlaşmanın geleceğini etkileyebilir.

Ancak temel eğilim şimdiden görülüyor.

Orta Doğu'da nükleer enerji artık sadece enerji politikasının konusu değil. Büyük güç rekabetinin ve bölgesel güvenlik hesaplarının da bir parçası.

Türkiye'nin bu süreçte iki noktaya odaklanması gerekiyor.

İlk olarak nükleer yayılmanın yaratabileceği riskleri dikkate almalı.

İkinci olarak barışçıl nükleer teknoloji alanındaki haklarını korumalı ve kendi teknik kapasitesini geliştirmeli.

Körfez'de oluşabilecek yeni nükleer dengelerin de yakından takip edilmesi gerekiyor.

Asıl stratejik mesele reaktör sayısı değil. Reaktörlerin arkasındaki teknoloji ve yakıt çevrimi kapasitesinin kimin kontrolünde olduğu.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU