Aynı vaatleri veren iki siyasetçiden biri milyonlarca insanı peşinden sürüklerken, diğeri neden aynı karşılığı bulamaz?
Siyasi tarihimizde de pek çok örneği olduğu üzere, kapsamlı projeler ortaya koyan, hitabeti güçlü birçok siyasetçi, toplumda beklediği karşılığı bulamadı. Buna karşılık bazı liderler, insanların düşünme biçimini, konuşma dilini ve hatta kendilerini tanımlama şeklini bile değiştirebildi.
Peki neden?
Liderlik üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü hâlâ liderin kişisel özellikleri etrafında dönüyor. Güçlü hitabet, karizma, cesaret, vizyon, kriz yönetimi, stratejik zekâ… Bunların her biri tabii ki önemli. Ancak bütün bunlar aynı soruyu cevapsız bırakıyor.
Neden aynı özelliklere sahip iki siyasetçiden biri "lider" olarak kabul edilirken diğeri yalnızca başarılı ya da başarısız bir politikacı olarak kalıyor?
Liderliği açıklamaya çalışırken bütün odağımızı sahnedeki kişiye yöneltiyoruz. Fakat aynı kişi, farklı toplumlarda, hatta aynı toplumun farklı kesimlerinde birbirinden tamamen farklı karşılıklar bulabiliyor. Eğer liderlik yalnızca bireysel özelliklerden oluşsaydı bunu açıklamak mümkün olurdu.
Belki de odaklanmamız gereken liderin kim olduğu değildir, toplumun onu hangi anlamın içine yerleştirdiğidir.
Bu yazıda cevabını aradığımız soru da tam olarak bu.
Lideri değil, takipçiyi anlamak
Liderlik üzerine yapılan çalışmalar genellikle başarılı liderleri tanımlamaya, başarılı liderlerin ortak özelliklerini bulmaya odaklı.
Bu arayışın doğal sonucu olarak, liderlerin kişilik özellikleri, karar alma biçimleri, hitabet güçleri, karizmaları ve yönetim tarzları konuşuluyor. Liderliği açıklamak için gözler sürekli "sahnedeki kişiye" çevriliyor.
Esas odaklanılması gerekenin takipçi olduğuna inanıyorum ve tartışmanın yönünü değiştirmek istiyorum: İnsanlar neden belirli bir kişiye liderlik etme hakkı tanır?
İnsanların gönüllü olarak kabul etmediği bir otorite, liderlik olamaz. En fazla makam olabilir. Onu lider konumuna getiren ise insanların gönüllü biçimde takip etmesi.
Dolayısıyla liderliği anlamak istiyorsak, önce "takip etmeyi" anlamamız gerekiyor.
Peki insanlar kimi takip ediyor?
Hemen aklımıza "güçlü olanı, kararlı olanı, iyi konuşanı ya da en deneyimli olanı" gibi cevaplar vermek gelebilir.
İnsanlar çoğu zaman kendilerini temsil ettiğine inandıkları kişiyi takip ediyor.
Bu noktada "sosyal kimlik yaklaşımı" devreye giriyor.
Tajfel ve Turner’ın sosyal kimlik yaklaşımı, insanların dünyayı yalnızca bireysel kimlikleri üzerinden deneyimlemediklerini ortaya koyuyor. İnsan aynı zamanda ait olduğu grupların da bir üyesidir. Bir milletin, bir siyasi hareketin, bir kuşağın, bir şehrin ya da ortak bir davanın parçası olmak bireyin kendisini tanımlama biçimini etkiliyor.
Siyasal liderlik de ortak bir "biz" duygusunun nasıl kurulduğuyla ilgilidir.
İnsanlar lideri, "bizden biri", "bizim için mücadele eden biri" ve daha önemlisi "bizim kim olduğumuzu en iyi temsil eden kişi" olarak gördüklerinde liderlik ilişkisi güçleniyor.
Buradaki "bizden biri" ifadesi yanlış yorumlanmaya çok açık.
Toplum aslında liderde kendisinin bir kopyasını aramıyor. Tam tersine, çoğu zaman kendisinin olmak istediği hâlin en inandırıcı temsilini arıyor.
İnsanlar lideri kendilerine benziyor diye değil, kendilerinden parçaları o liderin içinde görebildikleri ölçüde takip ediyor.
Temsil yetmez, kimlik inşa etmek gerekir
İnsanlar, kendilerini temsil ettiğine inandıkları kişiyi takip etmeye daha yatkın fakat büyük liderliği açıklamak için bu bile yeterli değil, çünkü "temsil etmek" ile "liderlik etmek" aynı şey değil.
Bir siyasetçi toplumun mevcut duygu ve beklentilerini doğru okuyabilir. Belirli bir toplumsal kesimin sesi hâline gelebilir. Bu, ona güçlü bir temsil kabiliyeti kazandırır. Ancak tarih boyunca kalıcı iz bırakan liderlere baktığımızda bundan daha fazlasını görüyoruz.
Modern liderlik literatürü bunu identity leadership olarak tanımlıyor. Bu yaklaşıma göre etkili liderler dört şeyi aynı anda yapıyorlar. Önce grubun doğal bir parçası olarak görülüyorlar. Ardından grubun çıkarlarını kendi çıkarlarının önüne koyduklarına dair güven oluşturuyorlar. Daha sonra ortak bir "biz" duygusu inşa ediyorlar. Son aşamada ise bu ortak kimliği söylemde bırakmayıp kurumlara, alışkanlıklara, ortak davranışlara ve siyasi kültüre dönüştürüyorlar.
Bu dört aşama dikkatle incelendiğinde önemli bir ayrıntı ortaya çıkıyor.
Büyük liderler politikadan önce kimlik üretiyor.
Topluma şu soruları sorduruyorlar:
Biz kimiz?
Neyi temsil ediyoruz?
Bizi bir arada tutan ortak değer nedir?
Bunların yanında, belki de en önemlisi:
Birlikte nasıl bir geleceğe yürüyoruz?
Bu soruların cevabı verilmeden açıklanan politikalar çoğu zaman teknik öneriler olarak kalıyor. Ortak bir kimlik etrafında şekillenen politikalarsa, insanların hem aklına hem de aidiyet duygusuna hitap ediyor.
Toplum, liderde kendi geleceğinin inandırıcı bir taslağını arıyor.
Bu nedenle büyük liderler insanlara günlük, kısa vadeli tespitler yapmıyor, mevcut sorunları anlatmıyor.
Onlara birlikte kim olabileceklerini de anlatıyor.
Temsil ile liderlik arasındaki fark tam da bu.
Temsil, mevcut kimliği görünür kılıyor.
Liderlik, o kimliği yeniden tanımlıyor.
Bu ayrımı tarih boyunca farklı coğrafyalarda görmek mümkün.
Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Millî Mücadele’nin ardından kurulan Cumhuriyet, siyasal bağımsızlığın yanında yeni bir ulusal kimlik ve yurttaşlık anlayışının inşasını da beraberinde getirdi. Yeni kurumlar ve vatandaşlık tanımı, yeni bir "biz"in oluşmasında merkezî rol oynadı.
Nelson Mandela’nın liderliği ise farklı grupları ortak bir Güney Afrika tahayyülü içinde buluşturma ve uzlaşma arayışıyla şekillendi. Winston Churchill'in 1940'taki savaş konuşmaları da askerî gelişmeleri aktarmanın ötesinde Britanya toplumunu direnme iradesi etrafında seferber eden ortak bir anlatı üretti.
Bugün "We shall fight…" sözleriyle hatırladığımız konuşması, savaşın en kritik anlarından birinde toplumsal dayanıklılığı güçlendirmeyi amaçlayan bir çağrı niteliğindeydi. Konuşmanın tarih boyunca etkisini koruması da büyük ölçüde bu ortak direnç duygusunu görünür kılabilmesinden kaynaklanıyor.
İçinde bulunduğumuz günlerde 25. yılını kutlayan AK Parti’nin Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın "büyük lider"in tam karşılığı olma başarısı da bu çerçevede okunmalı. Siyasi başarısını, yaptığı başarılı seçim kampanyalarıyla açıklamak eksik kalır.
Erdoğan'ın uzun yıllara yayılan etkisinin önemli bir bölümü, toplumun çoğunluğunun temsilcisi olarak konumlanmasından kaynaklandı. Uzun yıllar boyunca kamusal alanda yeterince temsil edilmeyenlerin temsilcisi oldu.
"Millî irade", "milletin adamı", "biz ve onlar" ayrımı, vesayet eleştirisi ve "millete hizmet" vurgusu belirli bir ortak kimlik anlatısının parçalarıydı. Bu anlatı, onu takip edenlerin kendisini siyasal merkezin asli öznesi olarak görmesini sağladı. Liderlik literatürü açısından bakıldığında burada görülen şey, ortak bir "biz" anlatısının uzun yıllar boyunca istikrarlı biçimde kurulabilmiş olmasıdır.
Dikkat edilirse bu örneklerin ideolojileri, tarihleri ve hedefleri birbirinden tamamen farklı. Fakat ortak noktaları aynı.
Hiçbiri bir siyaset programı sunarak başarılı olmadı.
Önce bir "biz" tanımladı.
Sonra o "biz"e bir yön verdi.
Ve ancak ondan sonra geniş toplumsal liderlik üretebildi.
"Biz" kelimesi lider yapmaz
Lider iletişimi üzerine yapılan tartışmaların büyük bir kısmı hitabet, beden dili, slogan üretimi, televizyon performansı ya da sosyal medya stratejileri etrafında şekilleniyor.
En önemlisi, liderin insanlara kendilerini aynı hikâyenin parçası gibi hissettirip hissettiremediği.
Bu yüzden liderleri kürsüde iyi konuşan insanlar olarak tanımlamak eksik kalıyor. Başarıları, insanların kendi kimliklerini o konuşmanın içinde bulabilmesinde yatıyor.
2013 yılında yayımlanan dikkat çekici bir araştırma, Avustralya'da 1901 ile 2010 yılları arasında gerçekleştirilen 43 federal seçimin resmî kampanya konuşmalarını inceledi. Araştırmada seçimleri kazanan başbakan adaylarının konuşmalarında "we" ve "us" ifadelerini rakiplerinden anlamlı ölçüde daha fazla kullandığı görüldü.
Kazanan adaylar, kaybedenlere göre yaklaşık yüzde 61 daha fazla kolektif zamir kullanıyor, bu ifadeler ortalama her 79 kelimede bir görülürken, kaybeden adaylarda yaklaşık her 136 kelimede bir kullanılıyordu. Araştırmanın dikkat çekici bulgularından biri de bu örüntünün incelenen seçimlerin yaklaşık yüzde 80'inde tekrar etmesiydi.
Burada "Konuşmalarınızda daha fazla 'biz' kullanın" demeye çalışmıyorum. Nitekim araştırmacılar da böyle bir iddiada bulunmuyor.
İnsanlar, kelimelerin temsil ettiği ortak kimliği takip ettiği için, "biz" derken altını doldurabilmekten bahsediyorum.
Bir siyasetçi konuşmasının her paragrafında "biz" diyebilir. Eğer dinleyenler kendilerini o "biz"in içinde görmüyorsa, kullanılan zamirin elbette hiçbir stratejik değeri kalmaz.
Liderlik yetkisi
Bütün bu çalışmaların ortaklaştığı noktaya baktığımızda, liderliği seçim sonuçlarıyla ya da kişisel özelliklerle açıklamanın eksik kaldığını görüyoruz.
Bütün bu çalışmaların ortaklaştığı noktaya baktığımızda, liderliği yalnızca seçim sonuçlarıyla ya da kişisel özelliklerle açıklamanın eksik kaldığını görüyoruz.
Bu ilişkiyi açıklamak için "liderlik yetkisi" ifadesini kullanmayı öneriyorum.
Burada kastettiğim şey hukuki ya da anayasal bir yetki değil; toplumun belirli bir siyasetçiye psikolojik ve siyasal düzeyde tanıdığı temsil ve yön gösterme meşruiyeti.
Bir siyasetçi seçim kazanarak yönetme yetkisi elde edebilir. Anayasal sistem ona belirli görev ve sorumluluklar verir. Ancak her seçim kazanan siyasetçi toplum tarafından aynı ölçüde lider olarak görülmez.
Özünde liderlik, hukuki bir statü olmanın ötesinde toplumsal olarak verilen bir kabuldür.
Toplumun belirli bir kesimi, bir siyasetçiyi geleceğini emanet edebileceği kişi olarak görmeye başladığında, bana göre orada liderlik yetkisi oluşmaya başlar.
Bu nedenle liderlik yetkisi sandıkta kazanılmaz.
Sandık ancak hukuki meşruiyet üretir. Liderlik yetkisi ise zaman içinde inşa edilir.
Bu yetki, ortak kimliği temsil edebilme, güven oluşturabilme, kriz anlarında yön gösterebilme ve toplumun geleceğine ilişkin inandırıcı bir çerçeve kurabilme kapasitesinden beslenir.
Tam da bu nedenle aynı makamı işgal eden iki siyasetçi, toplum üzerinde tamamen farklı etkiler bırakabilir.
Bakış açımız, liderliği kişilik özelliklerinden ibaret gören klasik yaklaşımlardan ayrılıyor. Çünkü burada liderliği, bireyin tek başına sahip olduğu bir nitelik yerine toplum ile lider arasında sürekli yeniden üretilen bir ilişki olarak ele alıyoruz.
Şuna da değinmek lazım: Liderlik yetkisi bir kez kazanıldıktan sonra sonsuza kadar devam eden bir statü değil.
Toplumun ortak kimliğini temsil etme kapasitesi zayıfladığında, kurduğu gelecek tasavvuru inandırıcılığını kaybettiğinde ya da temsil ettiğini söylediği toplumsal kesimle arasındaki bağ koptuğunda bu yetki de aşınmaya başlar.
Liderlik her gün yeniden üretilen bir toplumsal ilişkidir.
Bu yüzden bazı liderler görevde olmasalar bile toplum üzerindeki etkilerini uzun yıllar sürdürebilirken, bazıları görevleri devam ettiği hâlde liderlik vasfını hızla kaybeder.
Bu ayrım, siyasal iletişimciler açısından da önemli bir sonuç doğuruyor.
Liderin her konuşması, yaşanan her kriz, her sembol, alınan her karar ve her siyasi tercih toplumun o ortak hikâyeye olan inancını ya güçlendirir ya da zayıflatır.
Bu nedenle büyük liderliği, tek bir seçim başarısıyla açıklayamayız.
Başarılı liderlik dediğimiz şey insanların yıllar boyunca aynı hikâyenin içinde kalmaya devam etmesini sağlayabilmektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish