1356 yılında İngiliz şövalyeleri, Poitiers Savaşı’nda Fransız ordusunu kısa sürede bataklıkta yok etmişti.
Yaşanan muharebe sonucunda Fransız Kralı 2. Jean, İngilizlere esir düşmüş; Fransız Krallığı başsız kalmıştı.
3 yıl sonra İngiliz Kralı 3. Edward, ordusunu toplayarak Fransız monarşisini değiştirmek ve Fransız tacını Reims Katedrali’nde kendi başına takmak amacıyla Fransa içlerindeki Chartres’e kadar ilerlemişti.
Ancak Fransızların asimetrik savaş taktikleri İngiliz ordusunu yıldırmış, buna İngilizlerin aleyhine olan hava koşulları da eklenince İngilizler ilerlemeyi durdurmuştu.
Savaşı sürdürmenin askeri ve ekonomik kayıplarını hesap eden pragmatik Kral Edward, diplomasiye dönmüş ve o güne kadar Yüz Yıl Savaşları’nın sona ermesi için en ümit vadeden anlaşma olan Brétigny Anlaşması imzalanmıştır.
Bu anlaşmaya en büyük muhalefet, varoluşu gereği Fransız Krallığına düşman olan Navarra Krallığı’ndan gelmişti.
Navarra Kralı Kötü Charles, anlaşmanın bozulması için elinden gelen kışkırtmaların sonunda kendisini İngiliz Krallığının desteği olmadan savaşın içinde bulmuş ve Cocherel Muharebesi’nde küçük düşürücü bir mağlubiyet almıştı.
İsrail, İran’ın 87 yaşındaki liderini öldürürken rejimin hızlıca yıkılmasını ummuştu.
Belki de içeriden isyanların başlayacağını ve kısa sürede bu işi bitirebileceklerini düşünüyorlardı.
Ancak o gün, 21'inci yüzyılın şimdiye kadarki en büyük krizini başlattıklarının farkında değillerdi.
İsrail, 28 Şubat öncesi kazanımlarını kaybettiği gibi, savaş öncesi köşeye sıkışmış İran ummadığı kazanımları elde ediyor.
İran için insani ve ekonomik kayıpların boyutunu tespit etmemiz imkânsız; ancak verilen tüm kayıplara rağmen İran için bu anlaşmayı kazanım olarak okumak gerçekçi olacaktır.
18 Haziran tarihinde imzalanan 14 maddelik anlaşma nihai bir metin olmasa da Tahran-Washington hattında barışa yönelen niyeti gösterir nitelikte.
İran açısından 300 milyar dolarlık fonun serbest bırakılması ve yaptırımların kaldırılması gerçekten önemli kazanımlar.
ABD tarafı ise İran’dan nükleer silaha sahip olunmaması sözünü ve ülkede bulunan zenginleştirilmiş uranyumun seyreltilmesi taahhüdünü aldı.
ABD bu sözde kazanımı belki çok az bedel ödeyerek, belki de hiç ödemeyerek kazanabilirdi.
Trump, İran’ın yeniden inşası için serbest bırakılacak fonların ABD’li şirketler aracılığıyla kullanılmasını isteyecektir.
Bu durum, tüm ideolojisini ABD düşmanlığı üzerine kuran İran rejiminin ABD ile işbirliği yapması anlamına geliyor. İran rejiminin söz konusu işbirliğini kendi halkına nasıl anlatacağı merak konusu.
Anlaşmanın bu kadar geç imzalanmasının belki de en büyük sebebi, İran’ın anlaşmaya tüm cepheleri ve dolaylı olarak müttefiklerini dahil etmek istemesiydi.
Kasım Süleymani’nin ölümünden beri müttefikleri zayıflayan İran, bu anlaşmayı fırsat bilerek Lübnan Hizbullah’ını ayakta tutmuşa benziyor.
Anlaşmanın ilk maddesi savaşın tüm cephelerde bitirildiğini, yani Lübnan’ın da bu metne dâhil olduğunu bize söylüyor.
Lübnan’ı da kapsayan barış, Hizbullah’ın her ne kadar zayıflamış olsa da tamamen yok edilmemesini garanti altına alıyor.
Nasrallah’ın öldürülmesi ve Esad rejiminin yıkıldığı son yılların ardından İran için bu madde ciddi bir kazanım.
İsrail, 14 maddelik anlaşmanın tarafı değil.
İsrailli yöneticiler anlaşmanın hata olduğunu yüksek sesle dile getiriyorlar.
Ancak ABD tarafının aynı fikirde olmadığı açık.
Trump’ın savaşın ilk günlerinden beri çok hızlı bitecek dediği savaş aylar boyunca sonuç vermediği gibi, üstüne dünya ekonomisi için toparlanması zaman alacak sonuçlar doğurdu.
Kendi ülkesinde enerji fiyatları yükselirken Trump’ın ortaya çıkan ekonomik sonuçlar için Netanyahu’yu suçlamasını beklemek doğal olacaktır.
Bu savaşı ABD-İsrail ilişkileri açısından önemli dönemeçlerden biri olarak görebiliriz.
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana İsrail’i önceleyen bir dış politika çizen ABD, artık kendi ekonomik çıkarlarını öncelediği bir döneme girmiş olabilir.
Önümüzdeki seçimlerde ABD seçmeni İsrail yanlısı adaylar yerine ABD çıkarlarını önceleyen politikacıları tercih edebilir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Anlaşmanın bir diğer dikkat çekici noktası sözleşmenin ikinci maddesi; çatışmanın ilk gününden beri İran’daki muhaliflerin hamisi gibi hareket eden Trump, bu maddeyle beraber İran’ın mevcut rejimini kabul etmenin ötesinde işlerine karışmayacağının da sözünü vermiş oldu.
Muhaliflere her fırsatta yardım yolda diyen, hatta kendi açıklamalarında silah desteği gönderdiğini söyleyen Trump’ın görüşleri bu noktada değişmişe benziyor.
Bölgenin geleceği için önemli başlıkların başında Körfez-İran ilişkileri geliyor.
Savaş süresince İran’ın saldırılara maruz kalan Körfez Arap başkentlerinin bir gün içinde Tahran’la normalleşmesi beklenemez.
Ancak suyun iki tarafında yaşayanların birbirine ihtiyacı olduğu kesin.
İran’ın Körfez ülkelerine daha fazla ihtiyaç duyduğu, ekonomik sürdürülebilirliği için Körfez Arap ülkelerine ihtiyacı olduğu yadsınamaz bir gerçek.
İlerleyen süreçlerde Tahran’ın Körfez Arap ülkelerine jestler yaparak ilişki kurmaya çalıştığını görebiliriz.
Brétigny Anlaşması Yüz Yıl Savaşları’nı sona erdirmemişti.
9 yıllık barış sağlansa da sonrasında taraflar kalemlerini bırakıp silahlarına sarılmışlardı.
Çünkü taraflar taleplerinden taviz vermiyordu; bu da nihai barışı imkânsız hale getirdi.
Diğer taraftan savaşı sona erdirecek zaferin maliyeti de katlanılabilir değildi.
Bugün İran-ABD-İsrail cephesinde yaşanan durum farklı değil.
ABD, kara harekâtı olmadan İran rejimini yıkamayacağını savaş süresince anladı.
Bir taraftan Washington, İran’a yapılacak kara harekâtının maliyetine katlanamayacağının da farkında. İsrail ise İran’ın varlığından rahatsız.
İran tarafı zaten kendileri açısından savaşın sürdürülebilir olmadığını biliyor.
Denklem böyleyken savaşın tamamen sona erdiğini, bir daha çatışmaların yaşanmayacağını söylemek oldukça iyimser.
Ancak ABD’nin Pirus zaferi yerine anlaşma yoluna gitmesi, bir süre bölgede sıcak çatışmaların durulacağına dair ümidimizi artırıyor.
Her ne olursa olsun taraflar politikalarında köklü değişiklikler yapmadıkları sürece önümüzdeki yıllarda yeniden çatışma ortamına dönebiliriz.
Kendi yolsuzluk davasında Trump’tan yardım isteyerek kaderini Trump’ın iki dudağı arasına bırakan Netanyahu savaşın en büyük kaybedeni.
Trump, kendi siyasi geleceği için tüm bu olanları Netanyahu’ya fatura edecektir.
Bu durumda önümüzdeki dönemde daha ılımlı politikalar izleyen İsrailli politikacıların İsrail’in geleceğinde söz hakkı olduğunu görebiliriz.
Netanyahu’nun seçimlerde mağlup olması, denklemlerin değişmesi anlamına geliyor.
İsrail’in daha güvercin politikalar izlemesi bölge barışı ve istikrarı için olumlu sonuçlar doğuracağı gibi ABD çıkarları için de daha faydalı olacaktır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish