Edebiyatın öykü türüne dair metinler son yıllarda çokça yazılmaya, karalanmaya başlanmıştır. Bunda içimizdekini dökme iştiyakı kadar içimize kapanma gerekliliği de muhtemelen büyük bir etkendir. Dergiler öykülere yer veriyor, yayınevleri öykü kitaplarına düne nazaran burun kıvırmayıp yayınlıyor, hatta online edebi sitelerde bile öykü türüne dair metinler görebiliyoruz.
Yeni Şafak gazetesi ile Gerçek Hayat dergisinde röportajları ile bildiğimiz Emeti Saruhan, “Süper Selma” isimli yeni öykü kitabıyla arz-ı endam eyledi. Mekân-atmosfer tasvirleri güçlü, kendini okutan, muzip ve ironik dili metinlerine serpiştirmiş, hayattan beslenen ama aynı zamanda öykünün rahle-i tedrisatından geçmemiş, hem modern hem de postmodern öyküler yazan bir öykü yazarı kendisi. Yolu belki öykü atölyelerine uğramamış ancak kurduğu öykü tekniği ile ilk yazar acemilikleri yok denecek kadar az; profesyonel bir kıvamı da yakaladığı görülüyor.
Gazeteci Emeti Saruhan ile son çıkan kitabı “Süper Selma” vesilesiyle neden öyküyü tercih ettiğini, yazma sürecini, öykülerde kullandığı dili ve hayat-edebiyat ilişkisine dair bakışını konuştuk.
"Öykü, 'ben'den izler taşıyan, sözümün görünür duyulur olması için kullandığım enstrüman"
Röportajlarınızı derlediğiniz “Zamanın Tanıkları” ile “Türkiye’de Din Algısı” eserlerinizden sonra “Süper Selma” isimli öykü kitabınız ile okurlarınızla buluştunuz. Edebiyat, özelde öykü türü ile teşrik-i mesainiz nasıl oluştu ve neden öykü?
Zamanın Tanıkları ve Türkiye’de Din Algısı işimin bir yansıması. Yaptığım röportajları bir araya getirdiğim kitaplar. Kamuoyuna mal olmuş birçok kişinin hayatlarını kısıtlı bir çerçevede de olsa anlattım.
Öyküye gelince… Şimdiye kadar bunu pek düşünmemiştim ama sanırım öykü de “ben”den izler taşıyan, sözümün görünür, duyulur olması için kullandığım enstrüman. Neden roman değil? Çünkü sabırsızım. Lafı uzatmaktansa bir an önce sadede gelmek gibi bir aceleciliğim var. Bu manada öykü bana çok uyuyor.
Son eserinizde yer alan 12 öyküde modern ve postmodern öykü türünden hikâyeler var. Mesela Klişe Hikâye ile Vesikalık öykünüz kurgu tekniği açısından postmodern tarzda. Klişe Hikâye’de pastiş ve üstkurmacanın yanında kurgu, gerçek ve rüya iç içe geçmiş ve okur bu üçünün nerede başlayıp nerede bittiğini ayırt etmekte zorlanıyor adeta. Ne dersiniz?
Klişe Hikâye’de olanlar gerçek mi, rüya mı yoksa zihni bulanmış bir yazar adayının hezeyanları mı? Ben de net bir cevap veremiyorum. Belki hikâyenin devamı gelir. Cevabı o zaman alırız.
Vesikalık’ta ise aynı olayı farklı zihinlerden okuyoruz. Yaratılmış insan sayısı kadar farklı anlama ve düşünme biçimleri var ne de olsa. Sorun şu ki üçü de benim zihnimden çıkma. Tek bir yerden bakıp üç farklı dimağı anlatmaya çalışırken modern öyküye göz kırptıysam ne mutlu…
"Öykü yazmak benim için bir iç dökme, bir rahatlama biçimi"
Modern öyküde sıklıkla görülen iç monologlar, iç diyaloglar, zamanın kronolojik akışının bozularak geçmişe dönülmesi (flashback) ile bilinç akışı tarzında yazılmış öyküleriniz de söz konusu. Uğursuz Pazartesi ve Yıkım öykünüz böyle geldi bana. Yazarken bu teknikleri göz önünde bulunduruyor musunuz yoksa zihninize ve kaleminize geldiği şekliyle mi yazıyorsunuz öykülerinizi?
Sorunuza “Yaratım süreci çok sancılı geçti…” diyerek cevap vermek havalı olurdu. Böyle anlarda Özlü Söz Ozanı’nın kahramanı Ferhat Çölgeçer çıkıveriyor içimden. Ama doğrusu şu: Oturup yazdım. Öykü yazmak benim için bir iç dökme, bir rahatlama biçimi. Hiçbir zaman metnin başında hesap yapıp ölçüp biçerek yazmadım. Yapabilmeyi isterdim. Belki yapsam daha iyi metinler çıkardı, kim bilir? Fakat bir rahleden geçmedim. Dolayısıyla topa gelişine vuruyorum. Kurallarına bağlı kalmaya dikkat ederek yazdığım tek metin haber metinleri. Şu an yine Ferhat Çölgeçer içeriden “Karakter kendini yazdırıyor. Öykü kendini yazdırıyor de” diye ünüyor. Ama ona kulak asmıyorum.
"Öyküyü yazarken içinde yaşıyorum, kendimi de orada hissettiğim için mekânı betimlemek zor olmuyor"
Öykülerinizde mekânın atmosferini okura iyi hissettirdiğinizi gördüm. Özlü Söz Ozanı, Kamkat Reçeli ve Temizlik öyküleriniz hariç. Bu atmosferde karakterler güçlü işlenmiş ve hikâyeler kendini okutturuyor adeta. Öyküde mekân-atmosfer-karakter uyumunu nasıl sağlıyorsunuz?
Öyküyü yazarken içinde yaşıyorum, kendimi de orada hissettiğim için mekânı betimlemek zor olmuyor. Çevrede gördüklerimi anlatmak gibi bir şey. Ben öyle hissedince sanırım okur da öyle hissediyor.
Özlü Söz Ozanı, Kamkat Reçeli ve Temizlik hikâyelerinde ise karakter ve zihin dünyası daha çok öne çıktığı için mekânı daha geride hissetmiş olabilirsiniz…
"Vahim bir olayın hassasiyetini iliklerime kadar hissederken, bir yandan da içimdeki muzip çocuğu susturamayanlardanım"
Hikâyelerinizde ironik, tariz ve muzip dili öykülerinizde serpiştirdiğinizi görüyoruz. Deprem gibi dramatik ve dehşet verici bir atmosferi anlattığınız Yıkım öykünüzün içinde ironik ve muzip dili de elden bırakmıyorsunuz. Süper Selma, Kamkat Reçeli, Akrep ve Yılan öykülerinizde de bu dil belirgin. Bu kişisel hayatınızda olan bir hasletinizin öyküye yansıması mı yoksa okuru acının (Yıkım öyküsü), haksızlığın (Süper Elma öyküsü) içine çekerken ironik ve muzip dille keyiflendirme isteğinizden mi kaynaklı?
Bugün Gazze’nin acısına tanıklık ediyoruz. “Başlarına gelenlere nasıl dayanıyorlar” diye soruyoruz kendimize. Çektikleri videoları görünce şaşırıyoruz. Çünkü onlar yıkılan evlerini süpürüp çeki düzen verdikten sonra kahve keyfi yapıyorlar. Okul niyetine kullandıkları derme çatma bir çadırın içinde neşeyle şarkı söylüyorlar. Yüzlerinden mutluluk akan gençler füzelerin altında evleniyorlar. Yanı sıra şehit oluyorlar, sakat kalıyorlar, eksiliyorlar… Keder ve mutluluk yan yana. Hayat böyle değil mi?
Bense vahim bir olayın hassasiyetini iliklerime kadar hissederken, bir yandan da içimdeki muzip çocuğu susturamayanlardanım. Belki bu da ayakta-hayatta kalmanın bir yoludur…
"Edebiyatım hayattan besleniyor, hayatı da edebiyat çoğaltıyor"
Söylence isimli öykünüzde sorunlu bir karı-koca ilişkisi hatta sorunlu bir baba-çocuk ilişkisini iyi tasvir etmişsiniz. Kitap-aile-okumak-yalnızlık-mutsuzluk sarmalında Rüknettin karakteri doğrusu içimi acıttı. Kızı Sultan Saraylı’nın yaşarken sevmediği babasını ölümünden sonra sevdirmesini sağladığınız bu hikâye ile ne yapmaya çalıştınız?
Söylence’nin anlatıcısı her ne kadar ailenin kızı olsa da bu bir baba-oğul hikâyesi. Saray doktorluğu yapmış başarılı büyük dedenin gölgesinde kendisi olmayı seçtiği için hoş karşılanmayan, rüştünü ispatlayamayan bir oğul… O da yaşadıklarını kendi oğullarına yansıtıyor. Çünkü başka şekilde bağ kurmanın yolunu bilmiyor.
Ve Rüknettin Saraylı. Yalnızlığın ve kıymeti bilinmemenin acısını kitap satırlarıyla sarhoş olarak dindirmeye çalışırken bir yandan da kızı için ilmek ilmek bir imparatorluk kuruyor. Fakat biraz da çevredekilerin etkisiyle, onun da kızıyla düzgün bir ilişkisi olamıyor. Söylence ile ne yapmaya çalıştım? Belki çocuklarınızı sevin, çok geç olmadan, demek istemişimdir.
"Edebiyatım hayattan besleniyor, hayatı da edebiyat çoğaltıyor"
Öykü yazımında yazarın kişisel hayatından zaman zaman serpintilerin metinde dolaştığı söylenir ki bu edebiyat-hayat ilişkisi bağlamında normal görülür. Yıkım, Süper Selma, Kamkat Reçeli ve Okeyle Açan Kazanır öykülerinizde bunun olduğunu düşünüyorum. Öyle mi? Bir de hayat edebiyatın ne kadar içinde ne kadar dışında olmalı?
Her öykümde illa ki benden bir parça var. Ancak hiçbir öyküm de tümden beni anlatmıyor. Öykülerim de hayat gibi; bazen ironik, bazen acı, bazen komik, bazen keyifli… Benim edebiyatım hayattan besleniyor. Hayatı da edebiyat çoğaltıyor. Yani hayatsız edebiyat, edebiyatsız hayat düşünülemez. Zaten olmaz da.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish