Savaşın öncesi, icrası ve sonuçlanması. Buradaki konular politikayla, stratejiyle, güçle ve konjonktürle ilgili bize çeşitli tartışma konuları verir. Savaş kararı nasıl verilir? Tarihi Kadeş Savaşı’ndan başlayacağız. Sonra günümüze gelecek ve Çin, Tayvan, Suudi Arabistan, Rusya, Ukrayna, İsrail, İran, ABD arasındaki meseleleri analiz edeceğiz; savaşları, gerilimleri ve savaş sonrası dönemleri inceleyeceğiz.
Bu analizde yer alan belli tarifler olacak: Büyük ve orta güçler, sürtünme alanı, güç mücadelesi, varoluşsal savaş, saldırganlık, önleyici savaş, güç boşluğu, yeni strateji inşası, barışçıl entegrasyon, stratejik belirsizlik gibi. Savaş yapmanın yanı sıra barışçıl politikalara da örnek vereceğiz: Türkiye-İran ilişkilerindeki barışçıl rekabet. Bu da bir strateji! Bundan başka son konjonktüre bağlı ortaya çıkan Avrupa’yı ele alacağız, yükselen dinamizm konusunu işleyeceğiz.
Giriş
Savaş, insanlıkla yaşıttır. Tarihin her döneminde, çeşitli gerekçelerle (toprak, kaynak, ideoloji, prestij veya hayatta kalma) çatışmalar yaşanmıştır. Bu, insana özgü bir davranış biçimi olarak tanımlanır. Günümüzde ise savaşların niteliği değişmiştir: Teknoloji, küresel şartlar, strateji ve politikanın iç içe geçtiği bir arenada şekillenir.
Peki, strateji ile politikayı nasıl yan yana getiririz?
Strateji, ulusal hedeflere ulaşmak için güç unsurlarını (askeri, ekonomik, diplomatik) rasyonel ve uzun vadeli bir planla yönetirken; politika, bu hedefleri iç ve dış dinamiklerle uyumlu hale getirerek meşruiyet ve fırsat yaratır. İkisi birleştiğinde, diplomasi sertleşir, gri alanlar genişler ve bazen savaş kaçınılmaz hale gelir. Ancak savaş, her zaman son çare değildir; güç mücadelesi, diplomatik ortamda yönetildiği sürece zafer, kan dökülmeden de elde edilebilir. Tarih, bunu hem acı hem de öğretici örneklerle gösterir.
Savaş kararı
Strateji ile politikayı savaş yapıp yapmamak karar noktasında formülleştirecek olursak şu denklem öne çıkar:
“Savaş Kararı = Strateji × Güç × Konjonktür × Politika”
Savaş kararında 4 unsur:
- Strateji: Ulusal hedeflere (güvenlik, egemenlik, genişleme veya denge kurma) ulaşmak için rasyonel, uzun vadeli planı belirler. “Ne istiyoruz ve bunu en düşük maliyetle nasıl elde ederiz?” sorusunu cevaplar.
- Güç: Askeri kapasite, ekonomik dayanıklılık, teknolojik üstünlük, ittifaklar ve vekil unsurların toplamıdır. Güç dengesi bozulduğunda veya üstünlük sağlandığında savaş eşiği düşer.
- Konjonktür: Zamanlama, fırsat penceresi ve küresel/dönemsel şartlardır (rakibin meşguliyeti, ekonomik kriz, büyük güçlerin desteği veya zayıflığı gibi). Fırsat doğduğunda “şimdi veya asla” mantığı devreye girer.
- Politika: Kararı meşrulaştırır, iç kamuoyunu hazırlar, uluslararası destek toplar ve ikincil gerekçeleri (nükleer tehdit, insan hakları, yayılmacılık) ön plana çıkararak birincil stratejik amacı gizler veya güçlendirir.
Bu 4 unsurun çarpımı, kritik eşiği aştığında diplomasi yerini sert güce bırakır ve savaş “en rasyonel seçenek” haline gelebilir. Çarpım sıfır veya düşük kalırsa (örneğin güç yetersiz veya konjonktür elverişsizse), gri alan rekabeti, ekonomik baskı veya barışçıl anlaşma tercih edilir. Bu formül, karar vericilerin “savaş olacaksa olur” realist mantığını matematiksel bir çerçeveye oturtur.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İmparatorların savaşları, Haçlı Seferleri vb. hepsi için söylenecek olursa, olacaksa olur. Geç kalan karar zaaftır.
Kural buydu! Değişen ne?
Strateji ile politikayı yan yana getirmek ise şu anlama gelir: Strateji hedefi koyar, politika ise bu hedefi iç siyaset, diplomasi ve propaganda ile destekleyerek güç ve konjonktürü harekete geçirir. İkisi birleştiğinde diplomasi sertleşir, gri alanlar genişler ve bazen savaş kaçınılmaz hale gelir. Ancak savaş her zaman son çare değildir; güç mücadelesi diplomatik ortamda yönetildiği sürece zafer, kan dökülmeden de elde edilebilir. Tarih, bunu hem acı hem de öğretici örneklerle gösterir.
Tarihi Kadeş Savaşı örneği
Tarihin en çarpıcı örneklerinden biri, MÖ 1274’te Suriye’nin Kadeş (günümüz Tell Nebi Mend) bölgesinde yaşanan Kadeş Savaşı’dır. Mısır Firavunu II. Ramses, Hitit İmparatoru Muvattalli II’ye karşı Orontes Nehri kıyısında büyük bir meydan savaşı verdi. Her iki taraf da ağır kayıplar yaşadı; ne Mısır ne de Hititler kesin zafer kazandı. Savaş, uzun süren düşmanlığın doruk noktasıydı: İki imparatorluk Akdeniz egemenliği için asırlardır çarpışıyordu.
Ancak 5 yıl sonra, MÖ 1259/1258’de III. Hattuşili ile II. Ramses arasında imzalanan Kadeş Antlaşması, tarihin ilk yazılı barış metni olarak dikkat çeker. Gümüş tabletler üzerine Akadca çivi yazısıyla kazınan antlaşma, eşitlik ilkesine dayanıyordu; her iki taraf da birbirine saldırmayacağını, ittifak kuracağını taahhüt ediyordu. Mısır tapınak duvarlarında ve Hitit başkenti Hattuşa’daki kil tabletlerde bulunan kopyaları, günümüze ulaşmıştır. Antlaşma, yalnızca bir metin değil; ortak tehditler (Deniz Kavimleri ve Asurluların yükselişi) karşısında stratejik bir zorunluluktu.
Savaş olmasaydı diye hayıflanmak mümkün mü?
Tarihçiler belgelerle sebepleri açıklar ama “keşke olmasaydı” demek, dönemin güç dengesini göz ardı etmektir. Savaş, olmuş ve tarihe damgasını vurmuştur.
Formül burada net şekilde eşiği aşmıştı:
- Strateji: Her iki imparatorluk Akdeniz egemenliği ve ticaret yolları hedefini koymuştu.
- Güç: Her ikisi de dönemin en büyük ordularına (Mısır’da yaklaşık 20 bin, Hitit’te 17-20 bin savaşçı) sahipti ve teknolojik denge (savaş arabaları) mevcuttu.
- Konjonktür: Hititlerin kuzeyden, Mısır’ın güneyden yayılması tam bir fırsat penceresi yaratmıştı; hiçbir büyük rakip yoktu.
- Politika: Ramses “tanrı-kral” propagandasıyla iç desteği sağlamış, Hititler de ittifaklarını (Amurru krallığı) meşrulaştırmıştı.
- Çarpım kritik eşiği aştığı için savaş kaçınılmazdı. Ancak ağır kayıplar sonrası (beş yıl içinde) Kadeş Antlaşması (MÖ 1259/1258) imzalandı. Bu, formülün “savaş sonrası” yeni bir uygulamasıydı: Strateji “ortak tehditler”e kaydı, güç dengelendi, konjonktür değişti ve politika eşitlik ilkesiyle barışı meşrulaştırdı. Alternatif (barış antlaşması) ancak savaşın bedeli ödendikten sonra mümkün oldu. Savaş riski alınmış, bedeli ödenmiş ve yeni bir statü inşa edilmişti.
Çin-Tayvan sorunu: Büyük güçlerin “sürtünme alanı”
Çin’in Tayvan politikasına bakalım. Pekin, Tayvan’ı “Çin’in ayrılmaz parçası” olarak görür ve ulusal yeniden canlanma hedefinin (Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2049’daki 100. yıl dönümü) vazgeçilmezi sayar. Şi Cinping’in vizyonunda, Tayvan’ın “özgürleştirilmesi” (kapitalist sistemden komünist Çin yönetimine entegrasyonu) stratejik bir zorunluluktur.
Çin’in askeri modernizasyon planları bunu netleştirir: 2027’ye kadar Halk Kurtuluş Ordusu’nda mekanizasyon, enformasyon ve zekileştirme entegrasyonuyla “Tayvan’da stratejik kesin zafer” kapasitesi hedeflenir; 2035’te tam modernizasyon, 2049’da ise dünya standartlarında bir ordu.
Amerika Birleşik Devletleri ise Tayvan Boğazı’nda olası bir çatışmayı “alternatif senaryo” olarak görür ve hazırlıklarını buna göre yapar (Tayvan İşbirliği Anlaşması ile taahhütler).
Peki, savaş şart mı?
Çin, doğrudan amfibi harekâtı (Tayvan Boğazı’nı aşarak hükümeti ele geçirme) gibi bir hibrit operasyonu düşünebilir; Rusya’nın Ukrayna’da denediği gibi. Veya diplomasi ve ekonomiyle şartları öyle düzenleyebilir ki ABD “ben karışmıyorum” der, Tayvan barışçıl bir anlaşmayla Pekin’in istediği düzleme gelir.
Alternatifler mümkün: Savaş olmadan da ulusal hedefe ulaşmak, gri alan rekabeti, vekil güçler veya ekonomik baskıyla yapılabilir. Ancak strateji, konjonktür ve güç birleşirse savaş en “doğru” çözüm haline gelebilir.
Formül: Burada “strateji × güç × konjonktür × politika” çarpımı eşiği aşar ise savaş en “olağan” çözüm haline de gelebilir.
Formül burada henüz kritik eşiği aşmamıştır:
- Strateji: Çin “tek Çin” hedefini koymuştur ama en düşük maliyetli yol aranmaktadır.
- Güç: Çin’in amfibi kapasitesi artmaktadır ancak Tayvan Boğazı’nın coğrafi zorluğu ve ABD’nin deniz üstünlüğü dengeyi bozmaktadır.
- Konjonktür: “Üç safhalı ulusal hedef: 2027-2035-2049” pencereleri açıktır; ancak Rusya’nın Ukrayna meşguliyeti ve küresel ekonomi gibi faktörler zamanlamayı belirsiz kılmaktadır.
- Politika: Pekin diplomasi ve ekonomik baskıyla (ticaret, yatırım) meşruiyet sağlamaya çalışırken ABD de “stratejik belirsizlik” politikasıyla destek toplamaktadır.
- Çarpım düşük kaldığı için alternatifler boldur: Doğrudan amfibi harekât yerine hibrit operasyon (Rusya-Ukrayna tarzı), gri alan rekabeti, ekonomik abluka veya diplomasiyle “barışçıl entegrasyon”. Savaş ancak dört unsur çarpımı eşiği aştığında (örneğin 2030’larda ABD desteği zayıflarsa) gündeme gelecektir.
Çin bugün Tayvan Boğazı’na doğrudan savaş ilan etmemiştir. Hesabını yapmıştır: Strateji (2049 ulusal yeniden canlanma ve “tek Çin” hedefi) net olsa da güç (amfibi harekât zorluğu), konjonktür (ABD deniz üstünlüğü) ve politika (ekonomik-diplomatik baskı) çarpımı henüz kritik eşiği aşmamıştır. Çin risk almamayı tercih etmiş, alternatif yolları (hibrit operasyon, gri alan rekabeti, ekonomik entegrasyon) değerlendirmektedir. Bu, büyük güçlerin orta ve küçük devletlerden farklı olarak daha sağlam hesap yapmak zorunda olduğunu gösterir.
İran ve Suudi Arabistan “güç mücadelesi” örneği
Güç mücadelelerine yakından bakalım. İran ve Suudi Arabistan örneği tipiktir.
İki ülke Hürmüz Boğazı üzerinden petrol akışı, mezhepçilik, nükleer denge ve vekil güçler üzerinden rekabet eder.
Formül burada kasıtlı olarak düşük tutulmaktadır:
- Strateji: Her iki taraf da petrol egemenliği ve bölgesel üstünlük ister ama “yıpranma maliyeti” yüksek görülür.
- Güç: Her ikisi de modern ordulara sahiptir ancak doğrudan savaşta ekonomik çöküş riski büyüktür (petrol yolları tıkanır).
- Konjonktür: Küresel enerji fiyatları ve büyük güçlerin (ABD-Çin) dengesi her an değişebilir; bu yüzden “şimdi savaş” fırsatı görülmez.
- Politika: Diplomasi (OPEC+ görüşmeleri) ve vekil çatışmalarla meşruiyet korunur.
- Çarpım eşiği aşmadığı için alternatif gri alan rekabeti (siber, vekil milisler, ekonomik baskı) tercih edilir. Doğrudan savaş yerine “yıllarca sürdürülen diplomasi” modeli hâkimdir.
Rusya-Ukrayna savaşı: “Varoluşsal savaş”
Devam eden bir savaş. Başladığı tarihte ben buna, “bu Avrupa’nın üçüncü 30 Yıl Savaşı olmaya aday savaş” demiştim.
Riski üstlenen Rusya idi. Varoluşsal gerekçelerle (NATO genişlemesi, jeopolitik güvenlik) savaşa girdi. Strateji ve güç unsurları (jeopolitik avantaj, sert güç kapasitesi) ile konjonktürü lehine çevirmeye çalıştı. Savaş devam ederken Rusya yıprandı ama aynı zamanda yeni fırsatlar yarattı. Başlangıçta ABD ve Batı, Rusya’yı yaptırımlar ve enerji piyasası hâkimiyetiyle yıpratarak avantaj elde ediyordu.
Ancak İran’daki gelişmelerle konjonktür tersine döndü. Rusya, İran sorunlarının devam etmesinden yana tavır alarak kazanımlar elde etme ve jeopolitik avantajını güçlendirme fırsatını yakaladı. Bu, realist politikanın doğal sonucudur: Savaşa girmeyen veya dolaylı kalan taraflar, güç boşluğunu değerlendirerek yeni stratejik hamleler geliştirir.
Rusya-Ukrayna Savaşı, formülün çarpımının kritik eşiği aştığı ve hâlâ yüksek seviyede seyrettiği bir örnektir. Şubat 2022’de başlayan tam ölçekli işgal, Nisan 2026 itibarıyla dördüncü yılına girmiş durumdadır. Savaş, yavaş ilerleyen bir yıpratma savaşına dönüşmüştür: Rus kuvvetleri 2025-2026 döneminde sınırlı ilerlemeler kaydetmiş (örneğin Mart 2026’da ortalama günlük 5-11 km² kazanç), ancak Ukrayna karşı saldırıları ve uzun menzilli vuruşlarla inisiyatifi bazı sektörlerde ele almayı başarmıştır. Kremlin’in Nisan 2026’da Ortodoks Paskalyası için tek taraflı kısa süreli ateşkes ilan etmesi, cephedeki yorgunluğu ve bilgi operasyonlarını yansıtmaktadır.
Formülün unsurları şu şekilde işlemektedir:
- Strateji: Rusya, varoluşsal güvenlik kaygılarını (NATO genişlemesi, Ukrayna’nın Batı’ya entegrasyonu) merkeze koyarak “Özel Askeri Operasyon”u başlattı. Hedefler başlangıçta hızlı rejim değişikliği ve toprak kontrolü iken, zamanla “Donbas’ın korunması, Ukrayna’nın askersizleştirilmesi ve tarafsızlaştırılması” gibi maksimalist taleplere evrildi. 2026’da Kremlin, 2022 İstanbul müzakere taslağının “gerçekliklerle uyumsuz” olduğunu belirterek yeni talepler hazırlığına girmiştir. Strateji, uzun vadeli jeopolitik tampon oluşturma ve Rus etkisini restore etme üzerine kuruludur.
- Güç: Rusya, nükleer caydırıcılık, büyük kara ordusu, füze ve drone kapasitesi ile ekonomik dayanıklılığını (savaş ekonomisi, paralelleşen ticaret ağları) devreye soktu. Ancak ağır personel ve ekipman kayıpları, düşük kaliteli askerlere bağımlılık ve infiltrasyon taktiklerindeki zorluklar gücü aşındırmıştır. Çin, İran ve Kuzey Kore’den aldığı destek (drone, füze, teknoloji) kritik rol oynamaktadır. Ekonomik olarak yaptırımlara rağmen enerji ihracatı ve paralel ekonomilerle ayakta kalmıştır.
- Konjonktür: 2022’de Rusya, Batı’nın bölünmüşlüğü ve hızlı zafer beklentisiyle fırsat gördü. Ancak Ukrayna direnişi, Batı silah yardımı ve NATO’nun birleşmesi konjonktürü aleyhe çevirdi. 2025-2026’da ise İran Savaşı (Şubat-Mart 2026) önemli bir dönüm noktası oldu: ABD’nin Orta Doğu’ya odaklanması, Avrupa’da dikkat dağılması ve küresel enerji piyasalarındaki dalgalanma Rusya’ya jeopolitik nefes aldırdı. Rusya, İran krizinin devam etmesinden yana tavır alarak enerji fiyatlarındaki yükselişten ekonomik kazanç sağladı ve “Çalkantı Ekseni” ittifaklarını güçlendirdi. Nisan 2026’da cephedeki yavaşlama ve Ukrayna’nın enerji altyapısına yönelik Rus saldırıları, konjonktürün hâlâ dinamik olduğunu gösteriyor.
- Politika: Putin yönetimi, iç kamuoyunu “varoluşsal tehdit” ve “Nazizm’den arındırma” söylemiyle mobilize etti. Uluslararası alanda “Batı hegemonyasına karşı” söylemiyle Küresel Güney’de destek aradı. Savaşın uzaması, maksimalist taleplerin meşrulaştırılması için kullanıldı; Peskov gibi yetkililer “gerçeklik değişti” diyerek yeni müzakere zeminini hazırlamaktadır.
- Çarpımın Sonucu: 4 unsurun çarpımı 2022’de eşiği aşarak savaşı başlattı. Bugün ise çarpım hâlâ yüksek seviyede; Rusya inisiyatifi elinde tutsa da hızlı zafer imkânsız hale geldi. Savaş, yıpratma ve “savaş sonrası savaş” (siber, drone, enerji saldırıları) döngüsüne evrilmiş durumda. Rusya riski üstlendi, bedelini (insan, ekonomik, itibar) ödedi ancak yeni fırsatlar (İran Savaşı’nın yarattığı güç boşluğu, Çin ile derinleşen bağlar) yarattı.
Rusya-Ukrayna Savaşı, İran Savaşı ile birleşince küresel güç boşluğunu derinleştirdi. Rusya, Ukrayna’da yıpranırken İran krizinden jeopolitik ve ekonomik kazanç elde etti: Enerji piyasalarındaki dalgalanma Rusya’nın ihracat gelirlerini destekledi. Savaş sonrası dönemde Rusya, daha fazla haksızlığa uğramış hisseden ancak hâlâ tehditkâr bir aktör olarak ortaya çıkacaktır. Ukrayna’da tam zafer yerine “donmuş çatışma” veya müzakereyle belirli kazanımlar elde etme olasılığı yüksektir.
Bu süreçte Rusya, Çin ile koordineli hareket ederek “çok kutuplu dünya” düzenini güçlendirmekte, enerji ve silah ticaretinde yeni rotalar oluşturmaktadır. Avrupa ise Ukrayna’da ABD desteğinin azalmasıyla kendi dinamizmini artırmak zorunda kalmıştır.
Risk alan taraf (Rusya Ukrayna’da, ABD-İsrail İran’da) güç boşluğu yaratmıştır. Çin bu boşluğu Küresel Güney, yuan ve yeşil teknolojiyle doldururken; Avrupa ekonomik, teknolojik ve enerji alanlarında yeniden konumlanmaktadır. Türkiye gibi aktörler ise dengeli, savaşsız rekabet modeliyle manevra alanını genişletir.
Savaş sonrası muhasebe, risk alan tarafın yıpranmasıyla yeni kapılar aralamakta; savaşa girmeyenler ise konjonktürü lehlerine çevirerek statü inşa etmektedir. Gücü olanlar bu gücü formülize eder ve bir sonraki riske kadar tartar.
İsrail-İran gerilimi ve savaşları: “Saldırganlık mı, önleyici savaş mı?”
Bu savaş, iki ülkenin bir ülkeye, sınırları olmaksızın, çıkarları ve kendilerine göre tarif ettikleri bir tehdide göre saldırması örneğidir. Buna “önleyici savaş” dediler.
Benzer şekilde İsrail-İran gerilimi: İsrail, İran’ı “varoluşsal tehdit” olarak görür; vekil unsurlar (Hizbullah, Suriye, Irak’taki milisler) üzerinden İran’ın “yanı başına sokulmasını” engellemek ister. 2020’lerdeki doğrudan gerilimler, ABD desteği olmadan İsrail’in tek başına yapamayacağı bir çatışmaydı.
Tarihsel olarak İsrail, Mısır veya diğer Arap ülkeleriyle komşu olduğu dönemlerde doğrudan savaşlar yaşadı ve bu çatışmalarda Soğuk Savaş dinamikleriyle büyük güçlerin (ABD, İngiltere veya Sovyetler) desteği kritik rol oynadı.
İran’la ise durum farklıdır: Doğrudan sınır komşusu olmamalarına rağmen, vekil savaşlar üzerinden uzun süreli bir gölge çatışma yaşandı. 2024-2025’teki doğrudan füze ve drone değişimleri, Haziran 2025’teki “On İki Gün Savaşı” ve nihayet Şubat 2026’da başlayan geniş çaplı çatışmalar (ABD ve İsrail’in ortak operasyonu “Destansı Öfke”), bu gerilimin zirvesini oluşturdu.
Bu operasyonlarda İsrail ve ABD, İran’ın nükleer tesislerini, balistik füze altyapısını, askeri üslerini ve hatta üst düzey liderliğini (dini lider Ali Hamaney dahil) hedef aldı. İran ise misilleme olarak İsrail’e ve bölgedeki ABD üslerine saldırılar düzenledi, Hürmüz Boğazı’nı kısmen kapattı ve vekil gruplar aracılığıyla koordineli eylemler başlattı. İsrail bu süreci tek başına yürütmedi; ABD’nin askeri, istihbarat ve lojistik desteği olmadan böylesine geniş çaplı bir harekâtı gerçekleştirmesi zor olurdu. Netanyahu dönemi politikasında İran, “tekâmül etmiş tehdit” olarak tanımlandı ve stratejik fırsat (Rusya’nın Ukrayna meşguliyeti gibi) değerlendirildi.
Burada strateji, güç ve çıkarlar yan yana geldi: Birincil hedef Çin’in önünü kesmek veya bölgesel dengeyi yeniden kurmak iken, ikincil gerekçeler (nükleer program, vekil güçler, Hürmüz Boğazı kontrolü, Şii yayılmacılığı) devreye sokuldu. Savaş, gri alan rekabetinden doğrudan çatışmaya evrildi ve tarihsel bir gerçek haline geldi.
İsrail-İran gerilimi (ABD desteğiyle), formülün en acımasız işlediği güncel örnektir. İsrail, İran’ı varoluşsal tehdit olarak görür ve vekil unsurlar (Hizbullah, Suriye, Irak milisleri) üzerinden yayılmayı engellemeye çalışır. 2025’teki “On İki Gün Savaşı” ve Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail ortak operasyonu (2026 İran Savaşı), formülün kritik eşiği aştığını gösterdi:
- Strateji: İsrail “tekâmül etmiş tehdit”i ortadan kaldırmayı, ABD ise “Çin’in önünü kesme”yi birincil hedef yaptı.
- Güç: İsrail’in hava-teknolojik üstünlüğü ve ABD’nin istihbarat ve lojistik desteği eziciydi.
- Konjonktür: Rusya’nın Ukrayna meşguliyeti ve İran’ın iç protestoları mükemmel bir fırsat penceresi yarattı.
- Politika: Netanyahu dönemi “nükleer, vekil güçler, Hürmüz Boğazı, Şii yayılmacılığı” gibi ikincil gerekçelerle iç ve uluslararası meşruiyet sağladı.
- Çarpım eşiği aştığı için gri alan rekabeti doğrudan füze-drone savaşına evrildi. Alternatif (diplomasi veya vekil sınırlama) mümkünken fırsat değerlendirildi ve savaş tarihsel bir gerçek haline geldi. Nisan 2026 itibarıyla kırılgan ateşkes sürse de formülün yeniden işleyebileceği açıktır.
Nisan 2026 itibarıyla kırılgan bir ateşkes sürse de Hürmüz Boğazı krizi ve müzakerelerin tıkanması, formülün yeniden işleyebileceğini gösteriyor.
Savaşın sonucu henüz netleşmese de dönüştürücü etkileri başlamıştır. Risk alan taraf yeni kapılar aralarken, her açıdan ve taraf için yıpranma da kaçınılmazdır.
Bu savaş sürmektedir. Ana gündem maddesi Hürmüz Boğazı oldu gibi ve artık diğer güçler, Avrupa, Çin, Rusya durumla yakinen ilgililer.
Türkiye-İran ilişkileri örneği: “Barışçıl rekabet”
Barışçılığa ve alternatif yönteme örnek arıyorsanız, işte bu gerçek!
Türkiye-İran ilişkileri ise tam tersi bir model sunar. Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan (1639, IV. Murat dönemi) beri (Osmanlı-Safevi savaşlarını bitiren, bugünkü Türkiye-İran sınırını büyük ölçüde çizen antlaşma) iki ülke doğrudan savaşmadı. Sınır olmasına rağmen (Doğu Anadolu’dan Basra’ya uzanan hat), sorunlar (mezhep, enerji, bölgesel rekabet) vardır ama “aile içi kavga” gibi yönetilir. Birbirimizi iyi tanırız; dışarıdan aktörleri (NATO, ABD) yanımıza çağırıp diğerine yönelmek tarihsel ulusal bakışımıza aykırıdır. Türkiye, ordusu ve gücüyle İran’a karşı harekât yapabilecekken yapmaz; NATO’yu bile “tarihsel savaş döngüsü”nde araçsallaştırmaz. Bu, stratejik olgunluktur: Çıkarlar çatışsa da savaş en son tercihtir.
Bu anlamlı örnekte strateji ve politika, savaşı gereksiz kılacak şekilde güç ve konjonktürü dengeler.
Türkiye-İran ilişkileri ise tam tersi bir model sunar. XVII. yüzyıldan beri iki ülke doğrudan savaşmadı. Sınır olmasına rağmen sorunlar (mezhep, enerji, rekabet) “aile içi kavga” gibi yönetilir. Formül burada kasıtlı olarak eşiğin altında tutulmaktadır:
• Strateji: Türkiye tarihsel ulusal bakışıyla “komşu ile savaşsız yaşamayı” tercih eder.
• Güç: Türkiye’nin NATO üyeliği ve ordusu üstün olsa da bunu “tarihsel döngüde araçsallaştırmaz”.
• Konjonktür: Bölgesel fırsatlar (örneğin NATO’yu İran’a karşı kullanma) görülse de reddedilir.
• Politika: “Birbirimizi iyi tanırız, dışarıdan aktör çağırmayız” söylemiyle diplomasi ön planda tutulur.
• Çarpım düşük kaldığı için alternatif “sorunlu da olsa bir arada yaşama” modeli hâkimdir.
Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri bir alternatif örnektir. İki ülke petrol ekonomisi, bölgesel nüfuz ve mezhep dinamikleri üzerinden rekabet etse de formül savaş eşiğini aşmamıştır. Strateji “ekonomik ortaklık”, güç “dolaylı rekabet”, konjonktür “küresel enerji dengesi” ve politika “diplomatik normalleşme” ile çarpım düşük tutulur; gri alan rekabeti veya ekonomik işbirliği tercih edilir.
Türkiye-İran ilişkilerinde formül bilinçli olarak düşük tutulur: Strateji “komşu ile savaşsız yaşama”yı, güç “NATO’yu araçsallaştırmama”yı, konjonktür “tarihsel olgunluk”u, politika ise “aile içi kavga” söylemini ön plana çıkarır.
İmparatorluk bilinci devam eder. Bugün Türkiye merkezdedir ve Selçuklu ile Osmanlı İmparatorluklarının mirasını en iyi şekilde korumaktadır. Buradan bakınca sadece İran değil başka örnekler için de durum belirgindir. Benzer şekilde Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinde petrol, nüfuz ve mezhep rekabeti olsa da savaş eşiği aşılmaz; gri alan rekabeti ve diplomasi tercih edilir. Bu örnekler, risk almamayı da bilinçli bir strateji olarak gösteren olgun bir yaklaşımı temsil eder.
Savaş sonrası dönem: “Güç boşluğu” ve “yeni stratejilerin inşası”
Savaşlar, devrimler gibi dönüştürücüdür. Dördüncü Sanayi Devrimi nasıl yapay zekâ, otomasyon ve dijital dönüşümü getirdiyse, büyük savaşlar da uluslararası düzeni yeniden şekillendirir. COVID-19 pandemisi gibi, İran’daki çatışma da küresel dengeleri sarsacak sonuçlar üretecektir.
Risk alan taraf (örneğin ABD-İsrail) güç boşluğu yaratır. Bu boşluğu doldurmak isteyenler (Çin ve Rusya gibi büyük güçler) hemen harekete geçer.
Çin, Tayvan’a savaş ilan etmeyerek risk almamayı tercih etmişken, bugün İran Savaşı’nın yarattığı güç boşluğunu değerlendirmektedir:
• Küresel Güney, BRICS ülkeleri ve “üçüncü dünya” söylemini daha belirginleştirerek “çok kutuplu dünya” tezini güçlendirir.
• Dolar karşıtlığını ve emperyalizm eleştirisini yayar.
• Küresel ticarette yuan kullanımını ve yerel para birimlerini teşvik eder.
• Enerjide petrol ve gaz ticaretinde ülke paralarını ön plana çıkarır.
• Yeşil enerji teknolojilerini ve elektrikli araçlar gibi tüketim ürünlerini kampanyalarla geniş kitlelere sunarak etki alanını büyütür.
Rusya da benzer şekilde İran sorunlarının devam etmesinden yana tavır alarak jeopolitik kazanımlarını artırmaya çalışır. Orta ve küçük güçlerin aksine büyük güçler hesaplarını daha sağlam yapmak zorundadır. Savaşa girmeden önce bu tür güç boşluğu senaryoları stratejik planda mutlaka değerlendirilmelidir. Eğer hesaplanmadıysa, tarihsel anlaşmalar bile yeni uluslararası düzenin dinamikleri karşısında yetersiz kalır.
İran savaşıyla birlikte dinamikler şöyle şekillenmektedir:
• ABD ve İsrail’in konumu: Taktik zaferler elde edilmiş olsa da stratejik hedefler tam gerçekleşmemiştir. İran’ın nükleer programı ve füze kapasitesi kısmen korunmuş, rejim çökmemiştir. ABD’nin Orta Doğu’ya odaklanması, Hint-Pasifik’teki kapasitesini sınırlamış; “sonsuz savaş” yorgunluğu artmıştır. İsrail ise Lübnan cephesinde gerilimi sürdürmekte, ancak bölgesel yalnızlaşma riskiyle karşı karşıyadır. “Savaş sonrası savaşlar” (gölge çatışmalar, siber ve vekil saldırıları) döngüsü muhtemeldir.
• İran’ın dönüşümü: Ağır kayıplara (liderlik kadrosu, askeri altyapı) rağmen İran direnç göstermiştir. Hürmüz Boğazı kriziyle küresel enerji akışını etkileme gücünü kanıtlamış, “dördüncü küresel güç odağı” tartışmalarını tetiklemiştir. Ateşkes sonrası rejim yeniden organize olmakta, füze stoklarını toparlamaktadır. Daha temkinli ama sertleşmiş bir “pivot güç” olarak ortaya çıkmaktadır.
• Çin’in kazanımları: Çin risk almayarak Tayvan Boğazı’nda temkinli durmuştur. ABD’nin İran’a kilitlenmesiyle oluşan güç boşluğunu derhal değerlendirmiştir. Küresel Güney ve “üçüncü dünya” söylemini güçlendirerek çok kutuplu dünya tezini öne çıkarmakta; dolar karşıtlığını, yuan kullanımını ve yeşil enerji teknolojilerini (elektrikli araçlar, yenilenebilir) pazarlamaktadır. İran savaşı, Çin’e ABD’nin hava-deniz gücünü ve yapay zekâ entegrasyonunu yakından gözlemleme fırsatı sunmuştur. Pekin, tarafsızlık imajını korurken Orta Doğu ticaretini (petrol ithalatı ve yeşil teknoloji ihracatı) genişletmekte, Tayvan ve Hint-Pasifik’teki hazırlıklarını hızlandırmaktadır.
• Rusya’nın rolü: Ukrayna savaşı devam ederken İran krizinden jeopolitik avantaj sağlamaktadır. İstikrarsızlığın sürmesinden yana tavır alarak enerji piyasalarındaki konumunu güçlendirmekte ve “Çalkantı Ekseni” ittifaklarını pekiştirmektedir.
• Bölgesel ve küresel yansımalar: Körfez ülkeleri (Suudi Arabistan dahil) İran’la “yönetilen bir arada yaşama” arayışındadır. Petrol yollarındaki kırılganlık, küresel ekonomiyi etkilemiş; enerji fiyatları ve tedarik zincirleri sarsılmıştır. Orta güçler (Türkiye gibi) bu boşlukta diplomatik manevra alanını genişletmekte; NATO’yu araçsallaştırmadan dengeli politika izlemekte, hatta dünya barışına katkı için efor sarf etmektedir.
Savaş sonrası muhasebe, risk alan tarafın yıpranmasıyla yeni kapılar aralamakta; savaşa girmeyenler ise konjonktürü lehlerine çevirerek statü inşa etmektedir. Gücü olanlar bu gücü formülize eder ve bir sonraki riske kadar tartar.
İran-ABD savaşı nelere örnek?
Uzun uzadıya yazmayayım. Şöyle:
• Beşinci nesil savaşlara örnek ve eğer benzeri bir savaş veya üstüne bir altıncı nesil savaş için nasıl olacak diye düşünülecek olursa, işte bu tam bir örnek.
• Eğer bu savaş strateji ve operasyon ilişkisi yönüyle bir örnekse Çin, Tayvan Boğazı meselesine artık bu gerçekten hareketle bakmak durumundadır.
İran ve Ukrayna Savaşı’nın konjonktür etkisi: Avrupa’nın yükselen dinamizmi
Savaş konusunu Avrupa’yı incelemeden tamamlamak eksik kalır. Savaşta değil ama stratejik hesap yapma noktasında.
Avrupa, Batı sisteminin ana akımı ve felsefi temelidir; demokrasi, özgürlük, kapitalizm, emperyalizm ve sömürgecilik gibi kavramların hem yaratıcısı hem de risklerini üstlenen aktörüdür. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Soğuk Savaş’ı merkezinde yaşayarak bugünkü uluslararası sistemi ve NATO’yu şekillendirmiştir.
Bugün ABD’nin İran Savaşı’nda Avrupa temkinli ama destekleyici bir pozisyon almıştır: Siyasi ve lojistik destek vermiş, ancak enerji güvenliği endişeleriyle (Hürmüz Boğazı krizi) ekonomik maliyetleri minimize etmeye çalışmıştır.
Ukrayna Savaşı’nda ise ABD desteğiyle hareket ederken, Trump’ın politikalarıyla (geri çekilme sinyalleri) Avrupa kendi başına dengeyi üstlenmek zorunda kalmıştır. Bu, Rusya merkezli yeni politikaları zorunlu kılmıştır: Daha bağımsız savunma harcamaları, enerji çeşitlendirmesi ve Doğu Avrupa’da caydırıcılık artırımı.
İran Savaşı sonrası Körfez bölgesinde (küresel ticaret ve enerji politikalarının kesişim noktası) Rusya ve Çin’in etkinliği artarken, Avrupa daha dinamik bir rol üstlenmektedir.
Savaş sonrası planlarında güç kaybı yerine güç toplamayı hedeflemektedir:
• Ekonomik ve ticari: Körfez’le yeni enerji anlaşmaları, yuan ve yerel para birimlerine karşı euroyu güçlendirme.
• Teknolojik ve bilişim: Yeşil enerji, yapay zekâ ve savunma teknolojilerinde liderlik.
• Enerji: Rusya ve Orta Doğu bağımlılığını azaltacak çeşitlendirme (diversifikasyon - yenilenebilir ve nükleer).
• Askeri: NATO içinde Avrupa sütununun güçlendirilmesi, kendi stratejik özerkliği.
Tarihsel birikimi (iki dünya savaşı sonrası yeniden doğuşu) sayesinde bu potansiyeli vardır. Avrupa, emin adımlarla hareket ederek güç boşluğunu lehine çevirme kapasitesine sahiptir.
Savaş sonrası muhasebe, risk alan tarafın yıpranmasıyla yeni kapılar aralamakta; savaşa girmeyenler ise konjonktürü lehlerine çevirerek statü inşa etmektedir. Gücü olanlar bu gücü formülize eder ve bir sonraki riske kadar tartar.
Sonuç
Sonuç olarak, savaşlar “sokakta iki ergenin kapris dolu gövde gösterisi” gibi değildir; bedeli ağırdır (insan, ekonomi, itibar). Büyük güçler (ABD gibi) sömürgeci-emperyalist refleksle hareket eder; kendi çıkarını (Çin’i çevreleme) merkeze koyar, ikincil gerekçeleri (rejim, nükleer, yayılmacılık) ekler. İsrail-İran örneğinde olduğu gibi, vekil unsurlardan doğrudan hava ve füze savaşlarına geçiş, güç dengesi bozulduğunda veya stratejik fırsat görüldüğünde kolaylaşır. Realist bakış açısıyla: Savaş olduktan sonra “keşke olmasaydı” demek nafiledir. Tarih, Kadeş’ten Tayvan’a, İran-Suudi rekabetinden İsrail-İran çatışmasına ve Türkiye-İran barışçıl rekabetine kadar güç mücadelesinin diplomatik ortamda yönetildiğini gösterir.
Strateji belirler, güç hazırlar, konjonktür fırsat yaratır, politika meşrulaştırır. Dört unsurun yan yana gelmesi tarihsel bir fırsat veya felaket doğurur. Diplomasi, ekonomi ve vekil araçlarla ilerleme kaydedilirse savaş gerekmez. Ama çarpım kritik eşiği aşarsa savaş, insanlığın bir parçası olarak tarihine yerini alır. Önemli olan, bu gerçeği anlayarak ulusal çıkarları en az maliyetle korumaktır. Akıllı strateji ve politika, savaşı gereksiz kılabilir.
Savaş bir risktir. Riski üstlenen taraf kendine güvenir, stratejisini sağlam kurar ve politik atmosferi yönetebileceğine inanır. Savaş sonrası ise muhasebe başlar: Yıpranan taraf yeni kapılar aralarken, savaşa girmeyenler güç boşluğunu değerlendirerek stratejilerini konjonktüre göre yeniden şekillendirir. Gücü olanlar bu gücü formülize eder ve bir sonraki riske kadar tartar.
Tarih, Kadeş’ten Tayvan Boğazı’na, Rusya-Ukrayna’dan 2026 İsrail-ABD-İran çatışmasına, Türkiye’nin savaşsız rekabet modeline ve Avrupa’nın dinamik yeniden konumlanmasına kadar aynı gerçeği gösterir: Strateji belirler, güç hazırlar, konjonktür fırsat yaratır, politika meşrulaştırır. Savaşlar büyük değişimleri işaret eder. Önemli olan, bu gerçeği anlayarak ulusal çıkarları en az maliyetle korumak ve akıllı strateji ile politikayı, savaşı gereksiz kılacak şekilde kullanabilmektir. Güç boşluğunda harekete geçenler, yarınki statüyü şekillendirenlerdir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish