“Türbanlı” giremez

Elif Sena Darbaz Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Bir dönem vardı, üniversite kapılarında bekleyen genç kızların görüntüleri haber bültenlerinin “insani dram” köşesine sıkıştırılır, ardından aynı bültenlerde “laiklik hassasiyeti” üzerine uzun uzun konuşulurdu. Aynı ekran, aynı akşam içinde hem mağduriyeti gösterir hem o mağduriyeti üreten dili meşrulaştırırdı. Bu çelişki çoğu kişinin dikkatini çekmezdi; çünkü mesele hiçbir zaman o kapının önünde duran genç kız değildi. Tabii ki mesele, o kapının kime ait olduğuydu.

Bugün geriye dönüp bakıldığında 28 Şubat genellikle bir yasaklar dönemi olarak anlatılıyor. Başörtüsü yasağı, üniversite mağduriyetleri, kamu kurumlarındaki uygulamalar… Bunların tamamı yaşandı, evet, inkâr edilemez bir gerçek fakat bütün hikâyeyi bu başlıklara sıkıştırdığınızda meselenin asıl kısmı gözden kaçıyor. Çünkü o yıllarda kurulan şey bir yasak düzeninden çok daha başka, çok daha kalıcı bir hiyerarşiydi. Saygısızca yaşanıp bitmedi 28 Şubat. Ta o günlerden bugünü inşa etme girişimiydi. Maalesef kısmen de başardılar. Kim konuşabilir, kim dinlenir, kim ekrana çıkar, kim ciddiye alınır sorularının cevabı o dönemde verildi ve o cevaplar bugün hâlâ yürürlükte.

Pek tabii bu tablo bir gecede ortaya çıkmadı. Refah-Yol hükümetini dağıtan süreçteki askeri rejimle başlayan, medya aracılığıyla yayılan her saçmalık; akademi tarafından da meşrulaştırıldı, sermaye tarafından desteklendi ve zamanla bir “normal” hâline getirildi. 28 Şubat dediğimiz şey de bu yapının görünür olduğu bir andı. Burada bir şerh düşmek lazım, zira “post-modern darbe” demek 28 Şubat için oldukça yanlıştır. Bu bir vesayet darbesiydi.

Neyse, öncesi zaten vardı ve sonrası da oldu. Bu yüzden bugün “yasak kalktı, mesele bitti” demek kolaydır ama hakikati karşılamaz. Yasak ortadan kalktı fakat o yasağı mümkün kılan zihniyet ortadan tamamen kaybolmadı. Sadece biçim değiştirdi, yumuşadı, daha zor fark edilir bir hâle geldi.

Eskiden kapıdan içeri alınmıyordun. Bugün içeri giriyorsun. Ama mesele artık içeri girip girmemek değil; içeride sana nasıl bir yer verildiği. Kimse sana “giremezsin” demiyor, çünkü buna ihtiyaç yok. İçeride nerede duracağın, ne kadar konuşacağın, ne kadar görünür olacağın artık çok daha ince ayarlarla belirleniyor. Şeffaf duvarlar inşa edilmiş ve sana “senden” görünen insanlar dahi o şeffaf duvarların arkasına geçiyor zaman zaman. Sana oradan bakıyor. Açık yasakların yerini görünmez sınırların aldığı bir dönemdeyiz ve bu sınırların en net hissedildiği yer artık üniversite kapıları değil.

Bana sorarsanız—belki gazeteci olmanın da etkisiyle biraz algıda seçici davranıyorumdur—ama bu görünmez sınırların en net hissedildiği yerin televizyon ekranları olduğunu düşünüyorum.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Mesela herhangi bir akşam herhangi bir tartışma programını açtığınızda bunu fark etmek zor değil. Fikirler çarpışır, sesler yükselir, herkes konuşur. Ama biraz dikkat edince masada kimlerin olmadığını görürsünüz. Bu eksiklik bağırmaz; fakat tekrar ettikçe olağanlaşır. Elbette son yıllarda bu dengeyi zorlayan, farklı temsillere alan açmaya çalışan mecralar da var, yok değil; hatta her birine ayrıca teşekkür etmek gerekir.

Fakat 28 Şubat 1997’den, bugün 10 Nisan 2026’ya kadar uzanan bu çizgiye biraz mesafe alarak baktığınızda, karşınıza çıkan manzara değişmez: genel tabloyu dönüştürecek bir kırılmadan söz etmek için hâlâ erkendir. Görünürde çok şey değişmiş gibidir; alanlar genişlemiş, kapılar açılmış, farklı kimlikler kamusal alanda daha görünür hâle gelmiştir. Başörtülü kadınlar bugün siyasetten bürokrasiye, medyadan akademiye, kültürden sanata pek çok sahada vardır. Bu hakikat inkâr edilemez.

Ama mesele zaten çıplak gözle görülen bu yüzey değildir. Mesele, o görünürlüğün nasıl bir çerçeve içinde tutulduğudur.

İşte tam bu noktada tablo berraklaşır: dışlama ortadan kalkmamıştır, biçim değiştirmiştir ve kimin dışlanacağı da özenle seçilmiştir. Artık doğrudan iten, açıkça reddeden bir mekanizma yoktur; onun yerine daha incelikli, daha sofistike, daha inkâr edilebilir bir düzen kurulmuştur. Dışlama görünmezleşmiştir. Ve görünmez olanla mücadele etmek her zaman daha çetindir. Çünkü kimse dışladığını kabul etmez; ama siz yine de içeride tam anlamıyla yer bulamazsınız.

Benim “şeffaf duvar” dediğim şey tam olarak budur.

Vardır, ama yokmuş gibi davranılır. Çarpana kadar fark edilmez. Fark edildiğinde ise inkâr edilir.

Bu yüzden yapılması gereken şey geçmişi duygusal bir mağduriyet anlatısına hapsetmemek; o dönemin kurduğu zihniyetin bugün hangi araçlarla, hangi inceliklerle varlığını sürdürdüğünü görmek ve bu düzeni teşhis etmektir. Belki de daha önemlisi, onunla yüzleşmeyi göze almaktır.

Çünkü mesele geçmişte kalmış bir dönem değildir.

Mesele, geçmişin hâlâ bugünü yönetiyor olmasıdır.

Ve belki de en rahatsız edici gerçek şu: Geçmiş sandığımız kadar geçmişte kalmadı.
 

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

 

Meşruiyet dağıtım merkezi olarak televizyon

Pek tabii, insan doğası gereği zamanla her şeye alışır; eksik olana da, görünmeyene de, hatta yok sayılana bile. Bir süre sonra fark etmemeye başlar, daha da ötesi fark etmemeyi öğrenir. Bence asıl dikkat edilmesi gereken yer de bu “olağan” hâlin içinde kimin konuştuğunun ve kimin susturulduğunun belirlendiği alandır.

Bugün o alan televizyon. Neyin ciddiye alınacağını, hangi sesin ağırlık taşıdığını, kimin “uzman” olarak kabul edileceğini belirler. Kimlerin sürekli ekrana çıktığı, kimlerin tekrar tekrar davet edildiği, kimlerin görünür kılındığı ve kimlerin bu çemberin dışında bırakıldığı, kamusal aklın nasıl kurulduğunu gösteren en açık işarettir.

Tabii Türkiye’de bazı televizyon kanalları uzun süredir bir yayın alanı olmaktan çıktı. Daha çok bir seçme ve eleme mekanizması gibi çalışıyor. Bu mekanizma hâlâ aktif, hâlâ epey belirleyici ancak bir şey değişti ki o da yönteminin kendisi. Bir zamanlar bu dışlama açıktı, sertti, tartışmaya kapalıydı. Bugün daha incelikli, daha ustaca, daha inkâr edilebilir bir hâlde işliyor.

Bu inkâr mekanizması, Türk televizyon ekranlarına dikkatle bakıldığında tekrar eden bir düzenle hareket edildiğini hemen ele verir. Tartışma programlarında, analiz masalarında, haber yorumlarında başörtülü kadın sayısı istikrarlı biçimde sınırlı tutulur. Bir kişi, bazen iki kişi. Bu da elbette bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar az sayıda mecrada vardır. Daha fazlası neredeyse hiç yoktur. Bu bir tesadüf mü, asla değil. Bu kurulmuş bir dengedir. Üstelik bu denge yokluk üzerinden kurulmaz da doz üzerinden çalışır. Yeterince görünürlük sağlanır ki “bakın varlar” denilebilsin; fakat hiçbir zaman çoğalacak, ağırlık oluşturacak bir yoğunluğa izin verilmez.

Çünkü çoğalma başladığı anda mesele değişir. Temsil istisna olmaktan çıkar ve norm hâline gelir. Ve tam da bu noktaya gelinmesi istenmez. Bu da bugün geldiğimiz Türkiye’de oldukça şaşırtıcı.

Burada çıkıp “yahu siz kim oluyorsunuz” demek yerine üretim alanında sayıca çoğalmanın çok daha etkili olacağı da aşikâr. İşin bir de tasvir boyutu var ki, içler acısı. Başörtü demek yerine “türbanlı” diyen cahil bir insan sürüsü var bu TV ekranlarında ve onların arka planlarında.

Elbette bunu yapanlar kim, aslında herkes biliyor. Onlar da kendilerini biliyor. Bu sebeple isim verip konuyu bir “dedikodu” malzemesine çevirmenin de bir manası yok.

Çünkü mesele birkaç program ya da birkaç ekran yüzü meselesi değil; bir zihniyet meselesi çünkü.

Hâlâ başörtülü kadını birey olarak değil, taşınması gereken bir anlam olarak gören bir bakış. Hâlâ başörtüsünü nötr bir kimlik gibi değil, dikkatle yönetilmesi gereken bir unsur gibi değerlendiren bir yaklaşım.

Daha açık söylemek gerekirse, bazı ekranlarda şu mantık hâlâ geçerli: başörtülü olursa sorun çıkar, izleyici rahatsız olur, denge bozulur. Bu cümle çoğu zaman açıkça kurulmaz; fakat kararlar tam olarak bu düşünceyle alınır. “Muhalif izleyiciyi kaybetmeyelim” gibi gerekçelerle süslenir, daha makul gösterilmeye çalışılır. Ama özünde olan şey değişmez. Ayrıca hiç de anlamam o “muhalif” izleyici kimdir ve başörtüden neden rahatsız olur…

Dahası, bu bir editoryal tercih değil. Bu bir problem. Ve evet, bu bir saçmalık.

Üstelik bu yaklaşım tek başına televizyon ekranlarıyla da sınırlı kalmaz. İş hayatında, beyaz yaka seviyesinde, yönetim kademelerinde, görünürlük gerektiren tüm alanlarda benzer bir mesafe korunur. Bu yüzden birçok başörtülü kadın kendisine sunulan alanlar üzerinden değil, kendi çabasıyla açtığı alanlar üzerinden var olur. Çalışarak, zorlayarak, çoğu zaman tek başına mücadele ederek. Tabiri caizse tırnaklarıyla kazıya kazıya. Bir de bu mücadeleye karanlık empatlar eklenir ki onlar en tehlikelisidir. “Senden”miş gibi görünür, tek derdi hak etmediği pozisyonunu korumaktır ama senin hem kadın hem de başörtülü olmanla ilgili içten içe problemi vardır. Anlaşılması zor, biliyorum. Ama varlar. Karar mekanizmalarında da yerlerini tutarlar.

Mesele fırsat verilmesi de değildir. Mesele, fırsatın baştan sınırlı tutulmasıdır.

Ve sonuçta ortaya çıkan tablo nettir: herkes konuşabilir, fakat herkes aynı ağırlıkta konuşamaz. İzin verilen ölçüde konuşulur ve o izinlerin kim tarafından verilip verilmediği hâlâ kocaman bir soru işareti olarak yerini korur.
 


Temsil yükü

Televizyonun kurduğu bu görünürlük düzeni, ekranda yer bulup bulamamak olmaktan çıkar ve daha derin bir yere, insanın kendi iç dünyasına kadar uzanır. Çünkü görünürlük arttıkça taşınan yük de artar.

Bazılarının yıllar yılı dayattığı o kör baskıya göre başörtülü kadın uzun süre tek başına kendisi olarak var olamadı. Söylediği her söz, attığı her adım, yaptığı her hata bir kimliğe bağlandı. Bir fikrini dile getirdiğinde bu fikir bireysel bir görüş olarak kalmadı; bir grubun sesi gibi algılandı. Hata yaptığında bu hata kişisel sınırlar içinde kalmadı; genelleştirildi, büyütüldü, temsil ettiği varsayılan herkesin üzerine yayıldı. Elbette biz başörtülü kadınların da temsil şuurunda olması gerektiği su götürmez bir gerçek; ancak burada bahsettiğim daha başka bir şey.

Neyse, bu durum zamanla ağır bir bilinç oluşturdu. O “türbanlı” kadınlar kendisini daha fazla izlemeye başladı. Ne söylediğine çok daha fazla dikkat eden, nasıl söylediğini defaatle tartan, ne kadar görünür olacağına karar verirken iki kere düşünen… Bu, dışarıdan bakıldığında temkin gibi görünür; ama aslında uzun yılların oluşturduğu bir iç denetim mekanizmasıdır.

İşte bu yüzden başörtülü kadının kamusal alandaki varlığı çoğu zaman kontrollüdür. Daha dikkatli, daha ölçülü, daha hesaplı… Bu tam olarak öğrenilmiş bir davranış biçimidir. Çünkü kişi bilir ki yapacağı en küçük hata kendisine ait kalmayacaktır.

Bu durum gündelik hayatta da kendini gösterir. Tartışmadan kaçınmak, geri çekilmek, çocuğunu parka götürdüğünde hakkın olan salıncak sırasını başkasına vermek, trafikte yol hakkına sahipken “aman neyse” deyip yol vermek, ortamı germemek, “yanlış anlaşılma” ihtimalini en aza indirmek… Bunlar basit tercihler değildir. Bunlar, sürekli mercekte tutulmanın ve sürekli değerlendirilmenin doğurduğu reflekslerdir.

Ama burada durup şunu da söylemek gerekir: bu tabloyu tek başına dışarıdan gelen bir baskıyla açıklamak eksik kalır. Çünkü bir noktadan sonra insan kendini de geri çekmeyi öğrenir. Görünür olmaktan kaçınır, öne çıkmamayı tercih eder, risk almamayı seçer. Bu bir öğrenilmiş savunma biçimidir.

Fakat şu da açıktır ki bu refleks sürdükçe kurulan düzen de kendini sürdürür.

Çünkü dışarıdan kurulan sınırlar kadar içeride kabul edilen sınırlar da belirleyicidir.


Kontrollü kabul rejimi

Bu noktada temsilin ağırlığı insanın içine yerleştiğinde mesele görünürlükten çıkar, belirleyiciliğe evrilir. Kimin göründüğünden çok kimin yön verdiği önem kazanır. İşte tam bu yerde bugünün düzeni kendini ele verir.

Bir dönemi gerçekten bitiren şey, yasakların ortadan kalkması değildir; o yasakları mümkün kılan zihniyetin çözülmesidir. Türkiye’de yaşanan farklı bir seyir izledi. Yasaklar kaldırıldı, kapılar açıldı, alanlar genişledi. Evet, artık başörtümüzle kamuda ve üniversitede yer buluyoruz. Ancak o alanların içinde nasıl bir düzen kurulduğu, kimlerin merkeze yerleştiği ve kimlerin sınırda tutulduğu meselesi büyük ölçüde aynı kaldı.

En basit hâliyle düşünün: 28 Şubat zihniyetini taşıyan bir akademisyen derse girer, verdiği örnekleri dönüp dolaştırır ve çoğu zaman sizi işaret eder; tavrında örtük bir üstünlük hissi vardır. Sizinle ne derdi olabilir, diye düşünürsünüz. Ama bakışı, tonu, seçtiği örnekler çok şey anlatır. Siz ise annenizin, teyzenizin, halanızın bir zamanlar perukla girmek zorunda kaldığı ya da hiç giremediği o üniversite amfisinde oturuyorsunuzdur. Fiziksel engeller kalkmıştır belki; fakat kendinizi hâlâ görünmeyen sınırlarla çevrili bir düzenin ortasında bulursunuz.

Bugün kimse başörtülü kadına “giremezsin” demiyor. Buna ihtiyaç da yok. Çünkü mesele kapıdan geçmek değil; içeride nasıl bir konumda durduğunuzdur. Başörtülü kadın bugün üniversitede de, medyada da, bürokraside de, iş dünyasında da yer buluyor. Fakat bu varlık kendiliğinden oluşmuş bir eşitlik üretmiyor. Daha çok dikkatle kurulmuş bir görünürlük düzeni içinde gerçekleşiyor; var olmanıza izin veriliyor, fakat o varlığın sınırları çoğu zaman başkaları tarafından çiziliyor.

Alan açılıyor gibi görünür. Ama o alanın sınırları baştan belirlenmiş olur. Konuşmasına izin verilir, fakat ne kadar konuşacağı ve ne kadar öne çıkacağı sessizce tayin edilir. Görünür kılınır, fakat çoğalmasına ve ağırlık oluşturmasına izin verilmez. Bu durum açık bir dışlama değildir; daha incelikli bir konumlandırmadır.

Ve bu konumlandırmanın en berrak hâli, görünür olanın en yoğun olduğu yerde kendini gösterir: medyada, televizyon ekranlarında, tartışma masalarında. Orada kurulan denge, burada anlatılan düzenin küçük bir modeli gibi işler; görünürlük vardır ama ölçülüdür, temsil vardır ama sınırlıdır, varlık vardır ama ağırlık yoktur.

İşte bu yüzden mesele bireysel bir tecrübe olarak görülemez; yapısal bir yerleşim meselesidir. Konumlandırma çoğu zaman dışlamadan daha güçlüdür, çünkü dışlama tepki doğurur, konumlandırma ise alışkanlık üretir. İnsan zamanla kendisine verilen yerin doğal olduğuna inanır, daha fazlasını talep etmemeyi öğrenir ve hatta talep etmeyi riskli görmeye başlar.

İşte bu noktada 28 Şubat’ın en kalıcı mirası ortaya çıkar: dışarıda değil, içeride, insanın içinde… Bu etki bireyle sınırlı kalmaz, kurumların işleyişine, ekranların diline, görünürlüğün sınırlarına da yerleşir. Bu miras artık açık yasaklar üretmez, daha derin bir şey üretir: içselleştirilmiş sınırlar; davranışta, dilde, duruşta kendini gösteren, ne zaman geri çekileceğini, ne zaman susacağını, ne zaman öne çıkmamayı tercih edeceğini bilen bir refleks hâline gelir ve en çok da görünür olan alanlarda yeniden üretilir.

Bugün gelinen noktada iki gerçek yan yana durur; bir yanda artan görünürlük, genişleyen alanlar, farklı mecralarda var olabilme imkânı, diğer yanda hâlâ merkeze yerleşemeyen, temkinle hareket eden, kendini defalarca tartarak var eden bir kimlik vardır ve bu iki gerçek en çok da ekranlarda, kürsülerde, görünürlüğün üretildiği alanlarda karşı karşıya gelir. Bu çelişki çözülmeden eşitlikten söz etmek mümkün değildir; çünkü mesele hiçbir zaman kapıdan içeri girmek değildi, mesele içeride yer açabilmekti ve bugün soru artık son derece nettir: başörtülü kadın içeride, fakat içeride ne kadar söz sahibi, ne kadar belirleyici, ne kadar merkezde; yoksa hâlâ görünür kılındığı kadar mı var ve belki de asıl mesele şudur ki biz bu düzenin içinde gerçekten var mıyız, yoksa hâlâ o düzenin bize çizdiği sınırlar içinde mi hareket ediyoruz.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU