En fazla birkaç hafta süreceği söylenen İsrail ve ABD’nin İran’a başlattığı savaş, sonu belirsiz bir yöne doğru gidiyor.
40 gününü geride bıraktık.
Bir sürü yıkım, bir sürü can kaybı ve karma karışık bir ortam var.
ABD ve İsrail çok farklı hesaplar içindeydiler:
İran’ın en önemli yerlerini vururuz, liderlerini öldürürüz. Büyük bir kaos meydana gelir, rejim çöker. Bu dağınıklık içerisinden yeni bir yönetim, yeni bir idare çıkar. Biz de bundan sonraki emellerimize ulaşırız.
En azından şu ana kadar öyle olmadı.
Hatta tam tersine diyebileceğimiz gelişmeler yaşandı.
Dağılacağı, çözüleceği, birbirine düşeceği düşünülen İran halkı, iktidar ve muhalefet yanlılarıyla birlikte yekpare oldu.
“Ne olacak, nereye gidecek?” sorusu gündemde.
Bu işin sonunu, inanın Trump dahil kimse tam olarak bilmiyor.
Sadece öngörüler ve tahminler var.
Peki, bu hikâye neden başladı?
Cevabı aslında çok basit.
İsrail, 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan Dünya Siyonist Kongresi’nden bu yana bir süreç içindeydi.
Orada bir karar alındı ve denildi ki en geç 50 yıl içinde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulacak.
Hedef 1947 idi.
1948’de bugünkü İsrail Devleti kuruldu.
Felsefe şuydu: Dünyadaki bütün Yahudiler orada toplanacak ve Nil’den Fırat’a kadar uzanan büyük bir İsrail devleti kurulacaktı.
Hedef sadece Yahudilere bir yönetim ve toprak parçası sağlamak değildi.
Uzun uzadıya bu tarihi anlatmayacağım ama gelinen noktada İsrail için en önemli mesele, oradaki devletin Yahudi halkının—hatta daha da ötesinde Siyonistlerin—can güvenliğinin sağlanmasıdır.
Nasıl sağlanacak?
Etrafta güçlü devletler olmayacak.
Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Irak ve tabii ki en başta Türkiye ve İran…
İsrail’in ve Siyonistlerin geleceğini tehdit edecek hiçbir gücün, hiçbir yapının olmaması gerekir.
Bunun için 100 yılı aşkın süredir büyük bir çaba sergileniyor.
Devletler birbirine düşürülüyor, halklar karşı karşıya getiriliyor.
Ayrıca, muhaliflerinin en ince özel hayat detaylarına kadar takip ediliyorlar.
Nitekim Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah ve Ali Hamaney’e yönelik iddialar; İsmail Haniye’nin öldürülmesi; Ahmet Yasin’in öldürülmesi gibi örneklerde olduğu gibi en önemli muhalif liderler ortadan kaldırıldı.
Bu sefer de benzer bir tablo yaşandı.
Hatırlarsanız Saddam’a silah verildi, 8 yıl İran’a saldırması sağlandı. Yaklaşık 1 milyon insan öldü; trilyonlarca dolar Irak ve İran ekonomisi yok edildi, savaşta harcandı.
Daha sonra Suriye yerle bir edildi.
14–15 yıl Suriye büyük bir yıkım yaşadı.
Şu an o yıkımdan toparlanmaya çalışıyor.
Bakalım ne kadar sürede ayağa kalkacak.
Bölgedeki hedef, belli dönemlerde güçlenen devletlerin zayıflatılmasıdır.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Son dönemde de en büyük hedef İran’dır.
Perde arkasında ise asıl büyük hedefin Türkiye olduğu söylenir.
Her ne kadar el altından siyasi diyaloglar sürse de, bugün doğrudan bir çatışma yaşanmasa da, sonuçta güçlü iç sorunlarını çözmüş, ekonomik olarak belirli bir seviyeye gelmiş ve askeri olarak güçlenmiş bir Türkiye, Siyonist akıl açısından her zaman bir tehdit olarak görülür.
Ancak bugün için doğrudan bir çatışmadan kaçınılmaktadır.
Gelinen noktada bu son operasyon, Netanyahu’nun bir anlamda “kendini kurtarma operasyonuna” dönüşmüştür.
Hatırlayın, çok değil 2 yıl önce İsrail’de her gece yüz binleri bulan protestolar oluyordu. Netanyahu’nun hapse gireceği konuşuluyordu.
Çünkü Yahudi toplumu da kendi içinde tek parça değildir.
Bir yanda belirli bir derin yapı ve Siyonist akıl, diğer yanda ise Ortadoğu’da artık daha sakin, kavgasız bir yaşam isteyen Yahudi toplumu vardır.
Bu kesimler Netanyahu’nun politikalarından rahatsızdı ve büyük gösteriler yapılıyordu.
Netanyahu yolsuzlukla suçlanıyor ve kısa süre içinde iktidardan düşeceği, hatta hapse gireceği konuşuluyordu.
İşte tam o noktada ne olduysa oldu.
Bunu konuşamıyoruz bile.
Türkiye’de kendini “çok derin” veya “çok katı” dini kimliklerle tanımlayan bazı fanatik çevreler nedeniyle bu konular sağlıklı şekilde tartışılamıyor.
Ardından gizli bir el devreye girdi.
Hamas İsrail’e saldırdı.
Binin üzerinde İsrailli öldürüldü.
Bunların içinde ciddi sayıda siviller de vardı.
Ardından Gazze’de on binlerce insan hayatını kaybetti; Gazze yerle bir edildi.
Şu an Gazze artık neredeyse konuşulmuyor.
Zaten Yahudi toplumu bir anda iç bütünlüğünü kendince sağladı ve arkasından İran operasyonu başladı.
Yani İran’ın Lübnan’daki, Suriye’deki, Irak’taki ve Yemen’deki uzantıları hedef alındı ve sonrasında doğrudan İran rejimi hedef oldu.
Böyle günlerde bazı konuları konuşmak genellikle doğru karşılanmıyor.
Yani İran’ın bu 47 yıllık İslami hükümet ve devlet yönetimi döneminde neleri doğru, neleri yanlış yaptığı; bu noktaya gelinmesinde İran’ın sorumluluğunun olup olmadığı gibi konular bugün açıkça tartışılamıyor.
Ama gelinen noktada İran ciddi bir bedel ödüyor, hâlâ da ödemeye devam ediyor.
İsrail’in esas yapmak istediği şey, ABD’yi de arkasına alarak —hatta onu tırnak içinde kullanarak— bu emeline ulaşmak.
Netanyahu da şu an siyasi iktidarını bir süre daha korumuş durumda.
Ancak İsrail içinde ciddi tepkiler hâlâ devam ediyor.
Peki, ne oluyor?
Esas sorun ne?
İsrail ve Amerika hedeflerine tam olarak ulaşabildi mi?
İstedikleri neticeyi elde edebildiler mi?
Büyük fotoğrafa bakıldığında İran’ın en az 15–20 yıl yaralarını sarmak zorunda kalacağı görülüyor.
Yıkılan, bozulan ve tahrip edilen her şeyi yeniden onarmaya çalışacak.
Ciddi bir ekonomik ve siyasi bedel ödeyecek.
Kaynaklarının önemli bir kısmı bu süreçlere gidecek.
Amerika’ya kayıtsız şartsız bağlı Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan da bu süreçte ciddi bir bedel ödedi.
Bu ülkeler de kayıplarını telafi etmeye çalışacak.
Ayrıca Amerika’ya “haraç” olarak nitelendirilebilecek şekilde trilyonlarca dolar daha ödemek zorunda kalacaklar.
Belki de kısa süre sonra kullanamayacakları, eskiyen ve işlevsiz kalan silah sistemlerini satın almak zorunda kalacaklar.
Peki, İsrail ve Netanyahu başarılı oldu mu?
Önce ABD’ye bakmak gerekir.
ABD’nin de ciddi ölçüde imajı zedelendi.
“Ben 3 günde bunu yıkarım, 5 günde şunu devririm” söylemi gerçeğe dönüşmedi.
Bizde güzel bir söz vardır:
İki testi birbirine çarparsa biri kırılır, diğeri de çatlar.
Kim kırıldı, kim çatladı ayrı bir tartışma konusu ama İsrail’in de ciddi bir yara aldığı açıktır.
İsrail’in en büyük korkusu şudur:
1897’den itibaren dünyanın dört bir yanından Yahudiler ikna edilerek Filistin’e getirildi ve bir Yahudi devleti kuruldu.
Bu devletin kuruluşu, Yahudi halkının tarih boyunca yaşadığı acılar, işkenceler, zulümler ve ölümler üzerine inşa edilen bir hafıza ve mit üzerine kuruldu.
Hitler döneminde gaz odalarında şu kadar Yahudi öldürüldü, burada bu oldu, orada şu yaşandı…
Hatta nesiller boyu aktarılan bir anlatıyla çocuklara bile “senin deden gaz odasında öldü, amcan şöyle öldü” gibi bir kolektif hafıza oluşturuldu.
Bu hafıza üzerinden bir toplanma ve devlet inşası gerçekleşti.
Ancak bugün, olayların üzerinden 70–80 yıl geçtikten sonra yeni kuşaklar, önceki nesillerin yaşadığı acıları birebir hissetmiyor.
Üstelik artık büyük bir kısmı daha rahat bir hayat istiyor.
Her gece bomba, siren ve sığınaklarla geçen, geleceğin belirsiz olduğu bir yaşamı sürdürmek istemiyorlar.
Dünyada yaklaşık 12–13 milyon Yahudi vardır; bunun yaklaşık 6,5 milyonu İsrail’de yaşamaktadır.
Geri kalanı ise dünyanın farklı yerlerinde, çoğunlukla yüksek refah içinde hayat sürmektedir.
Bugün İsrail’deki yeni kuşaklar arasında “bu hayat yaşanacak bir hayat değil” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor.
“New York’a gideyim, Paris’e gideyim, Londra’da yaşayayım; daha iyi bir hayat kurayım” düşüncesi güçleniyor.
Fanatik Siyonist kesim dışında halkın önemli bir kısmı artık normal bir yaşam istiyor.
Ben de birkaç kez Filistin’e ve İsrail’e gittim; hem Filistin şehirlerini hem de İsrail’deki Siyonist yerleşimleri gözlemledim. Bu toplumun sosyal yapısını ve beklentilerini yerinde görme fırsatım oldu.
Gelinen noktada “iki testinin çarpışması” metaforunda olduğu gibi İsrail toplumunda ve Yahudi dünyasında ciddi bir kırılma ve çatlak vardır; bu çatlağın kolay kolay kapanması mümkün değildir.
En büyük korkulardan biri ise tersine göçtür.
Bunun istatistikleri de vardır. 1948’den bugüne İsrail’e ne kadar göç olduğu, yılda ne kadar insanın geldiği ve gittiği incelendiğinde, son yıllarda bu dengenin durma noktasına geldiği, hatta tersine dönmeye başladığı görülmektedir.
İsrail’in en büyük korkularından biri budur.
Eğer yeni kuşaklar ülkeyi terk etmeye başlar ve yeni göç dalgaları gelmezse, mevcut yapının sürdürülebilirliği ciddi şekilde tehlikeye girer.
Bu nedenle İsrail içinde önemli bir kesim, iki devletli çözümü —Yahudilerin, Arapların, Hristiyanların ve Müslümanların birlikte yaşayacağı bir modeli— savunmaktadır.
Hamas ise uzun yıllar boyunca, bazı radikal Siyonist çevrelerle benzer şekilde, “son Yahudi denize” söylemine yakın bir çizgide iki devletli çözümü reddetmiştir.
Yaser Arafat’ın imzaladığı Oslo Anlaşması da bu nedenle reddedilmiştir.
Ancak bugün gelinen noktada Türkiye’de ve dünyada aklıselim birçok çevre ile birlikte bazı Yahudi gruplar da çözümün iki devletli ve çatışmasız bir model olduğunu düşünmektedir.
Bu çözümün önündeki en büyük engel ise bunu istemeyen radikal taraflardır.
Sürekli çatışma ve kriz üreten bu yapı, süreci tıkamaktadır.
Özetle durum budur.
Ama şu an en büyük sıkıntı Siyonist yönetim üzerindedir.
Çünkü mevcut nüfus yapısında tersine göç ivmesi başlarsa, bu onlar için stratejik bir felaket olacaktır.
Sonuç olarak, Siyonistlerin ve ABD’deki Hristiyan Siyonist çevrelerin hesapları bu kez tam anlamıyla tutmamıştır.
Kaç kişinin öldüğü, ne kadar alanın bombalandığı, ne kadar ekonomik kayıp yaşandığı ayrı bir konudur; ancak en kritik mesele şudur:
En önemli sonuç, eğer İsrail tersine göçle boşalmaya başlar ve yeni kuşak ülkeyi terk etmeye yönelirse, işte Siyonistler açısından asıl felaket bu olur.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish