Bu memleketten bir Turgut Özal geçti

Yusuf Yasamanlı Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Çalışmada öncelikle Türkiye’de yediden yetmişe birçok kişinin tanıdığı ve özellikle sağ siyaset içerisinde örnek alınan Turgut Özal’ın hayatından, eğitiminden, devletteki görevlerinden de bahsedip siyaset dönemine, yani başbakanlık dönemine geçeceğiz.

Özal’ı sahneye çıkaran koşullar nelerdi ve Özal hangi vasıflara sahipti bunları ele alacağız. Türkiye’deki darbe süreçlerinin Özal’a etkileri ve Özal’ın bu darbelerden sonra nasıl bir pozisyona evrildiğini belirteceğiz. Özal’ın bürokratlık dönemlerinde Türkiye için yaptığı çalışmaları ele alıp etraflıca değerlendireceğiz. Siyasetçilerin yani devleti yönetenlerin Özal’ı yakınlarına almalarının nedenine değineceğiz. Turgut Özal’ı siyasete sevk eden koşulları ve siyasi kariyerini işleyeceğiz.

Turgut Özal döneminde [1983-1989] ANAP’lı yıllar, Türkiye’de siyasi, iktisadi ve toplumsal açılardan önemli bir kırılma yaşanmıştır. Türkiye iç ve dış siyasetinde cumhuriyet tarihindeki ilk yeniden yapılanmanın gerçekleştiği bu dönemde, aynı zamanda ilk liderlik değişimi yaşanmıştır. Özal, kurucusu olduğu ve dört farklı siyasal eğilimi [liberaller, sosyal demokratlar, muhafazakârlar ve milliyetçiler / ılımlı Türkçüler] içinde barındıran Anavatan Partisi’nin iktidarda olduğu bir dönemde, damgasını vurduğu süreçleri işleyeceğiz.

1983-1989 yılları arası, yani Özal’ın başbakanlık döneminde, gerek Türkiye’deki gelişmeler gerekse bölgesel ve küresel gelişmelere değineceğiz. Bu gelişmelerde Özal’ın tutumu ve yaptıklarını aktaracağız. Özal’a hangi konuda eleştiri yöneltildiği ve Özal’ın hangi kesimler tarafından sevildiğini aktaracağız.


Turgut Özal kimdir?

Asıl adı Halil Turgut olan Turgut Özal, 13 Ekim 1927 yılında Malatya’da dünyaya geldi. Babası Malatya’nın Çırmıktılı, yani şimdiki adıyla Yeşilyurt ilçesinin Ünlüoğluları ailesinden banka memuru Mehmet Sıddık Özal, annesi ise Tunceli Çemişgezekli ilkokul öğretmeni Hafize Hanım’dır. Çocukluğunun bir döneminde pilot olmak isteyen Özal, Mersin Silifke’ye taşındıktan sonra eşeğin üzerinden düşerek kolundan sakatlandı ve kollarından biri diğerine göre kısa kaldı. Bu durum pilot olma isteğinden zorunlu olarak vazgeçmesine neden oldu. 1 Mayıs 1940 günü Turgut’un bu kasabada yaşadığı eşekten düşme hadisesini ve sonrasında ailece başlarına gelen talihsizliği unutması mümkün olmayacaktır.

1979 yılında, o dönemde Başbakanlık Müsteşarı olan Turgut Özal, özel bir röportajında aslında hava kuvvetlerinde pilot olmak istediğini, ama küçükken eşekten düştüğü için sağ kolunun biraz kısa kaldığını, bu yüzden de bu hevesini gerçekleştiremediğini söylemiştir.


4 yaşındayken ailesi Bilecik’in Söğüt ilçesine taşındı ve ilköğretim hayatına burada başladı. Babasının görevi nedeniyle sık sık il değiştirdi. Ortaokulu Mardin’de bitirdi, Mardin’de lise olmaması nedeniyle Konya Lisesi’nde eğitimine devam etti.

Diyarbakır’da lise vardı, ama Diyarbakır ile Mardin arası tehlikeli bir yoldu. Yol kesilirdi ara sıra. Altı saat falan sürerdi yol. Zaten pek vasıta falan da gitmezdi o yıllarda.


Bu dönem içerisinde kardeşi Korkut Özal da eşlik etti. Son olarak Kayseri Lisesi’nde lise eğitimini bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Elektrik Mühendisliği bölümünü okudu ve 1950 yılında mezun oldu. Ayrıca daha sonra siyasette ciddi rakipleri olacak diyebileceğimiz Necmettin Erbakan ile Süleyman Demirel de İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Makine Mühendisliği bölümünü okumuşlardır. Hatta İstanbul Teknik Üniversitesi’nin rekoru, 5 yıllık okulu 3.5 yılda 3.96 ortalamayla bitiren Necmettin Erbakan olduğu söylenir.

İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü’nde sekreter olarak görev yapan Semra Yeğinmen ile evlendi. Özal’ın bu evliliğinden 3 çocuğu olur. Bu çocuklardan birisi olan Ahmet Özal, ekonomi üzerine eğitim almış, babasının forsuyla Malatya’da bağımsız milletvekili seçilmiştir. Son dönemde bir siyasi parti kurmuş ancak yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Muhammed Fatih Erbakan gibi babasının tabanını sürükleyememiştir. 14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için aday adayı olmuş, bırakın aday olması için gereken 100 bin imzayı toplamak, 5 bin imza bile toplayamamıştır.

Rahmetli Özal’ın eşi Semra Hanım’a gelince, özellikle Özal’ı seven sağ ve muhafazakar kesimler Semra Hanım’ı Özal’a kesinlikle yakıştıramamışlardır. Çünkü Özal’ın dindar ve mütedeyyin tarafı herkesçe malumdur. Bu yakıştıramama bununla da sınırlı değil. Aynı şekilde, daha sonra değinebileceğimiz başka çevreler de Özal’ın eşi Semra Hanım başta olmak üzere ailesinin devlet işlerinde bulunmasından ciddi manada rahatsız olmuşlardır.

Ben de siyasi yıpratmalardan azade eleştirilerin yerinde olduğu kanaatindeyim. Çünkü devleti adeta bir aile şirketi gibi yönetmek doğru olmaz. Özal bu evlilikten hemen sonra mesleğinde ihtisas yapması amacıyla anne ve babası tarafından tabiri caizse gurbete, hasret ve özleme katlanarak Amerika’ya gönderilir. Gurbetten kasıt, o dönemde iletişim ve ulaşım bugün ki gibi olmadığından, özlem çok daha fazladır. Hele rahmetli Özal gibi boğazına çok ama çok düşkün biri için farklı kültürleri geçiyorum, farklı yiyecekler bile memlekete bir özlem sebebidir. Hatta biz biliyoruz ki, bir ameliyat için gittiği İngiltere’de memleketi nasıl özlediğinden bahsetmişti.


Bürokratlık dönemi özal

Amerika’dan eğitimini alıp memlekete dönen Özal, Devlet Planlama Teşkilatı'nın kuruluşu 1958 yılında zamanın hükümetince kurulan Planlama Komisyonu'nun sekreterya görevini de yapan Özal, bu arada askerlik görevini de yapmak üzere 1959 yılında Ankara Ordu Donatım Okulu'nda yedek subay olur. Devlet Su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel de, usta asker Turgut Özal'ın yanında yedek subay öğrencisi olarak gelir ve Özal ona hem komutanlık hem de öğretmenlik yapar. 1960 yılındaki askeri darbe sırasında Özal askerdir.

Süleyman Demirel: 1960'lı yıllarda bildiğiniz gibi Türkiye ihtilalle karşı karşıya kaldı. O ihtilal sonrasında, daha doğrusu Türkiye henüz ihtilale gitmemişken, Turgut Bey askere gitti. Ve Ordu Donatım Okulu'nda askerlik yapmaya başladı. Ben hâlâ DSİ genel müdürüydüm. Ben de genel müdürlüğü bıraktım. Ve merhum Özal o okuldan mezun oldu, ben okula girdim, askerlik yapmak üzere, yedek subaylığı yapmak üzere. Aynı mahallede otururduk, birbirimizle Elektrik Etüt İdaresi'nden başlamış çok yakın dostluk, arkadaşlık münasebetlerimiz vardı. Ailece vardı, bütün zamanlarımızda çok kere beraber olmuşuzdur. Planlama Teşkilatı'nda beraberce altı ay askerlik yaptık, planlama işleri ile beraber.


Askerlik görevinin hemen ardından Elektrik İşleri Etüd İdaresi'ndeki görevine tekrar katılır. Maalesef o süreçte ordu içerisinde komuta kademesine aykırı bir şekilde bazı subaylar tarafından sözüm ona anayasanın bir maddesine aykırılıktan dolayı Türkiye’nin seçilmiş ilk başbakanına, seçilmiş demek öyle az buz bir oyla değil, %58,4 oyla seçilen Adnan Menderes ve hükümetine anayasayı toptan ihlal ederek darbe yapıldı. Bu ayrıntıları çok uzatmak istemiyorum ancak Turgut Özal döneminde Türkiye’nin ahvali şeraitinin bilinmesi açısından bazı hususlara değinmeyi önemli buluyorum.

Dediğim gibi sözde anayasanın bir maddesini ihlalden dolayı meşru ve seçilmiş hükümete darbe yapanlar anayasayı toptan rafa kaldırdılar. Kanaatimce bu darbe okyanus ötesinden döğmeye basılarak gerçekleştirilmiştir. Ve asker o süreçte seçilmiş başbakan ve halk tarafından çokça sevilen Menderes ve de bakanları olan Hasan Polatkan ve Fatih Rüştü Zorlu'yu haksızca, hukuksuzca ve kanunsuzca idam ettiler. Ancak şunu belirtmek gerekir ki Turgut Özal gerek aldığı eğitimden gerekse teknokrat özelliklere sahip biri olduğu için hem 27 Mayıs 1960 darbesi hem de 12 Eylül 1980 darbesi sonrası askeri cuntaların ülkeyi getirmiş olduğu kötü durumdan ve bürokratik akıl yoksunluğundan kurtarmaya çalışmıştır. Özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra aldığı rol çok önemlidir.

Bu hususa daha sonra değineceğiz. Ve bu askeri darbeden sonra en nihayetinde ülke sivil yönetime geçer. 1965 seçimlerinden sonra Başbakan olan Süleyman Demirel'in yanında önce danışmanı olarak görev alan Özal, daha sonra da 1967 yılında DPT Müsteşarlığı'na getirildi. Burada kaderin cilvesine baktığımızda Özal daha önce yanında yedek subay olan ve kendisine öğretmenlik yaptığı Süleyman Demirel’e şimdi danışmanlık yapıyor. Demek ki kimin ne olacağı kestirilemiyor ve hiçbir makam ve mevkiye güvenmemek gerekiyor.

DPT'de sol planlamacılar ağırlıkta olmasına rağmen, ısrarla planlamada özel girişime ağırlık verilmesi gerektiğini savundu. Özal’ın o dönemde özel girişim gibi söylemlerde bile bulunması Özal’ın dünyayı nasıl bildiği ve dışa açıklığını, yani beynelmilel gidişata nasıl hakim olduğunun en önemli göstergelerindendir. Maalesef bu ülkede her şey biter ama darbeler bitmez. 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra DPT’deki görevinden ayrıldı ve Amerika'ya gitti. Burada 1973 yılına kadar kalan ve Dünya Bankası Sanayi Dairesi'nde sanayi ve maden konularında özel danışmanlık görevi yaptı.

Ahmet Özal: Dünya Bankasında çok önemli bir pozisyondaydı. McNamara'nın özel görevli danışmanı pozisyonundaydı; özellikle Afrika işlerine bakardı yanlış hatırlamıyorsam.


Yurda dönüşünde özel sektörde bankacılık, demir-çelik, otomotiv sanayi, tekstil, gıda, dövme ve döküm alanlarında yönetici olarak çalıştı. Özal’ın o dönemde yurtdışında böyle görevlerde bulunması Türkiye’deki en elit tabaka için bile kolay olmayan bir durumdur; bu da Özal’ın kalitesi ve birikimini göstermesi açısından belirgin bir husustur. Daha sonra MESS'de Sendika Başkanı olarak görev yaptı. Kasım 1979 yılında Süleyman Demirel Başkanlığında kurulan azınlık hükümetiyle tekrar devlet memurluğuna dönen Özal'a, Başbakanlık Müsteşarı ve DPT Müsteşar Vekilliği görevi verildi. Özal’ın tekrar devlet görevlerine dönerken daha önemli makamlara gelmiş olması göz ardı edilmemelidir. Daha önce belirttiğim gibi Özal’ın bu makam ve mevkilere böyle gelmesi onun kalitesini göstermektedir.
 

 

Türk ekonomisinin liberalleşmesini hedefleyen 24 Ocak kararlarının hazırlanmasında aktif görev aldı. 24 Ocak Kararlarına baktığımızda İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte,

Bugün Anadolu’da Ankara’dan nimetlenmeden, Ankara’ya bağlı kalmadan palazlanan, büyüyen bir müteşebbis sınıf vardır. Bu sınıf varlığını veya heyecanını tamamen rahmetli Özal’ın 24 Ocak Kararlarına ve şahsiyetine borçludur.


Keynesçi genişleme sona ermiş, yani devletin ekonomi üzerindeki baskısı ve 1970’li yıllarda yaşanan krizden çıkış için Neoliberal Politikalar gündeme gelmiştir. Türkiye’de ise, devletçilik politikalarından vazgeçilerek; Neoliberal politikaların uygulandığı 1980’li yıllarda Turgut Özal önemli bir figür olmuştur. Belirtmekte fayda var ki Türkiye gibi muhafazakar, tutucu ve köktenci bir memlekette bu tür kararları almak kolay değildir. Hele bu kararlar mevcut statükoya rağmen gerçekleşmişse, o tür yapılar sizin açığınızı bekler ve muvaffak olmanızı istemezler. Bugün bile Doğu Perinçek gibi sosyalizm ve komünizm yanlısı kişiler rahmetli Özal’ın o atılımlarını hep eleştirirler. Sözüm ona bugün Türkiye Turgut Özal yüzünden borç altındaymış, bilmem, Türkiye’yi dünyaya açmak, Türkiye’nin üretimini bitirip, Türkiye’yi net ithalatçı pozisyona sokmak gibi yaftalarda bulunuyorlar.

Bizler bugün Doğu Perinçek’in özendiği ülkelere baktığımızda yani Çin’e, Rusya’ya, Kuzey Kore’ye ve Küba’ya baktığımızda, genel olarak o ülkelerde yaşayan halkların durumları içler acısıdır. Nitekim bu ülkelerde dünya gerçeklikleri karşısında adım adım kapitalist ve liberal politikalara geçmek durumunda kalmışlardır. Beri taraftan rahmetli Turgut Özal’ın benimsediği sistemi uygulayan ülkelere baktığımızda, bu ülkelerde insanlar müreffeh içerisinde yaşamaktadırlar.

Özellikle bu sistemin uygulanma merkezi diyebileceğimiz Avrupa ülkeleri ile Anglosakson geleneğe sahip ülkelerdeki vatandaşların refah seviyesi dünya ortalamasının kat ve kat üzerindedir. Bizler özellikle son dönemde bölgemizde yaşanan savaşlardan dolayı göç eden insanlara baktığımızda bu insanlar Özal’ın benimsediği sisteme sahip olan ülkelere gidiyorlar. Mesela ben bölgemizden kalkıp Rusya’ya, Çin’e, Kuzey Kore’ye göç edenleri duymadım, görmedim. Ama Avrupa ülkeleri göçmenler için gidecekleri ilk adres olmuştur. Bu durumda Doğu Perinçek ve onun gibi düşünenlere şunu sormak lazım: Sizin savunduğunuz sistem o kadar iyiyse, bu göçmenler niçin sizin savunduğunuz sistemi uygulayan ülkelere değil de tersini uygulayan ülkelere gidiyorlar.

Turgut Özal’ı bir dönemle sınırlandırmak doğru olmaz. 1980-1990 yılları arasındaki dönem, “Özal Dönemi” olarak adlandırılmıştır. Turgut Özal’ın hem 24 Ocak Kararları’ndaki rolü hem de 1983’te başbakan olması bu dönemin, onun ismiyle anılmasına sebep olmuştur. 24 Ocak Kararlarının mimarı ve ekonomik liberalizmin uygulayıcısı olarak; Türkiye açısından ekonomi, siyasi ve sosyal hayatta ortaya çıkardığı köklü değişim, Turgut Özal Dönemi’ni günümüzde güncel durumda tutmaktadır. Turgut Özal’ın görüşlerinin önemli kısmının, devlet iradesine dayalı olduğunu söylemek mümkündür. Özal’ın, serbest piyasa düşüncesinde piyasaya hiç müdahale edilmemesi gerektiği yer almamaktadır. Özal’a göre devlet ekonomik işlerden bütünüyle elini çekmeyecek; ekonomiye sınırlı düzeyde ve düzenleyici araç olarak gerektiği zaman müdahale edecektir.

Bu çalışmanın amacı; ülkemiz açısından yeni bir süreç olarak adlandırılan Ekonomik Liberalizm ve Yeni Sağ Devlet politikaları doğrultusunda, Türkiye ekonomisini maliye politikaları açısından değerlendirmektir. Ayrıca bu çalışmada; 24 Ocak Kararlarının uygulayıcısı olması nedeniyle, Turgut Özal’ın siyasi ve ekonomi alanındaki görüşlerine, ekonomi adına yaptığı reformlara ve son olarak önemli ekonomi müdahalelerinden biri kabul edilen maliye politikasının Turgut Özal Dönemi’ndeki yerine değinilmiştir.

12 Ocak 1980 askeri darbesinden sonra kurulan Bülend Ulusu Hükümeti'nde ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirildi. 22 ay kaldığı görevinden 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti.


Özal'ın siyaset serüveni

Turgut Özal’ın siyaset sahnesine çıkışından bahsetmek için evvela o dönemde Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve sosyolojik durumundan bahsetmemiz icap olunur. Aynı zamanda o devrin dinamiklerini, Özal’ı bu ülkeye gerekli kılacak şartları da bilmemiz gerekiyor. O devre değinecek olursak, Türkiye’de 1980’li yıllarda hâkim olan üç olgu bulunduğunu söyleyebiliriz; baskı, adaletsizlik ve şiddet... Ülke öyle bir hal almıştı ki tam bir iç kargaşa mevcuttu. Sağ ve sol olmak üzere insanlar iki kutuda bölünmüştü. 1980 tarihi öncesi Türkiye için bambaşka bir dönem olmuştu diyebiliriz.

a) ekonomik bakımdan: Ekonomik alanda ülkemizde önemli olumsuzlukların mevcut olduğunu görmek mümkündür. Özal’ın 24 Ocak kararlarının bile ekonomik iyileşme için yetersiz olduğunu söyleyemeyiz. Kimi yazarlara, hatta o dönemi yaşamış kimi insanların yaptıkları açıklamalara göre şiddetin bu kadar ön planda olmasının sebeplerinden birinin ekonominin kötüye gidişi de olduğunu söyleyebiliriz. Bugün bile ekonomik olumsuzlukların toplumu şiddete ve kargaşaya nasıl sevk ettiğini çok iyi bir şekilde müşahede edebiliyoruz. O zaman, istisnalar hariç, ekonomik sıkıntılar eşittir kargaşa ve kaos diyebiliriz.

b) siyasal bakımdan: Ülkemiz, ekonomi gibi siyasette de tam anlamıyla kaos içindeydi diyebiliriz. Üst üste kurulan hükümetler, kimi partiler tarafından yapılan yorumlar, istikrarın sağlanamamış olması siyasi ortamın gerginleşmesine sebep olduğunu görebilmekteyiz. Maalesef Türkiye 2003’e kadar genellikle koalisyonlarla yönetildiği için siyasi anlamda devamlı karmaşık bir iklimin altında enerjisini tüketti; binaenaleyh makul bir siyasi istikrarı yakalayamadı. Avrupa ve Amerika devletleri gibi devlette devamlılığın esasiyeti yerine, başa kim gelmişse kendi politikalarını uyguladı. Bu durumda Türkiye’yi devamlı farklı bir atmosferle bürüdü.

c) toplumsal bakımdan: Tam bir kargaşa döneminin hâkim olduğunu, insanların nefretle dolu olduklarını ve insanların psikolojisinin ne kadar bozuk olduğunu dönemi incelediğimizde varacağımız sonuçlardan biri olabilmektedir. Toplumsal bakımdan Türkiye’yi ele aldığımız zaman, Türkiye zaten bir imparatorluk bakiyesi; her ne kadar kağıt üzerinde ulus devlete geçmiş olsada etnik ve mezhepsel kırılmalar kaçınılmaz olduğu gibi, bir de o dönemlerde komünizm tehdidinden tutun, özellikle sağ-sol meselelerine birçok sosyolojik patlamayı oluşturabilecek etken söz konusudur. Zaten bu dinamikler en nihayetinde 12 Eylül 1980 askeri darbesini getirmiştir. Darbeden sonra Kenan Evren’e “neden bu kadar beklediniz?” sorusu sorulduğunda, Kenan Evren “şartların oluşmasını bekledik” cevabını vermiştir.

Bülent Çapanoğlu: Özal İzmir’den 1000 oyla 77 seçimlerini kaybetti. Orada da Allah’ın bir hikmeti var, politikaya ısınma açısından tecrübe oldu. Ancak kazanamayınca 12 Eylül’den sonra parti kurmasına vesile oldu. Kazansaydı, o zaman tekrar parti kurması mümkün değildi; yasaklılar sınıfına giriyordu o zaman.”


12 Eylül 1980 ihtilali

1979 Kasım’ında Demirel başkanlığında, dışarıdan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Milliyetçi Selamet Partisi (MSP) destekli Adalet Partisi (AP) azınlık hükümetinin kurulması da siyasal istikrarsızlığı sona erdirmeye yetmedi. Bu arada günde 25-30 kişinin yaşamına mal olan siyasal ve toplumsal şiddet olayları da bütün hızıyla sürüyordu. İstikrarsızlığın yanı sıra giderek artan şiddet olaylarından tedirgin olan ordunun üst kademesi, 27 Aralık 1979’da Milli Güvenlik Kurulu Başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e bir uyarı mektubu gönderdi. O dönemdeki şartlar çok farklıydı; yani Genelkurmay Başkanı demek çok şeydi. Neredeyse herkes Genelkurmay Başkanını tanırdı. Bugün bırakın Genelkurmay Başkanının Cumhurbaşkanına mektup yazması, askeriyede normal koşullarda kendisine bağlı olması gereken kuvvet komutanları bile Genelkurmay Başkanına bağlı değil. Artık eskisi gibi kimse Genelkurmay Başkanının ismi dahi bilinmiyor. Bunu da Türkiye’nin gelinen noktada askeri vesayetten arındırılıp sivil bir anlayışla yönetildiğinin kanıtı olarak sunabiliriz.

Korutürk’ün 2 Ocak 1980’de kamuoyuna duyurduğu uyarı mektubunda, ülkenin içinde bulunduğu durumun değerlendirilmesi yapıldıktan sonra şöyle deniliyordu:

Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizden bir an önce, milli menfaatlerimizi ön plana alarak, anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.


Şunu ifade etmekte fayda var; demek ki o dönemin Genelkurmay Başkanı Cumhurbaşkanına bile yön çizdirebiliyor. Harbiden o zamanda farklı bir Türkiye varmış. Beri taraftan Cumhurbaşkanının deklere ettiği mektupta adeta siyasi partilere yön çizdiriliyor. Deniliyor ki Atatürkçü bir görüşle, sormak gerek; siyasi partiler Atatürkçü görüşün dışında hareket edemeyeceklerse niçin farklı siyasi partiler kuruluyor? Belli bir özgürlük alanı olmayacaksa Cumhuriyet Halk Partisi tek başına kalsa değişen bir şey olmayacaktır.

Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün kamuoyuna duyurduğu, terör ve bölücülük olaylarının artışıyla ilgili uyarı mektubu gerek iktidar, gerekse muhalefet partileri tarafından görmezden gelindi. Her iki taraf da bu mektubun muhatapları olmadıklarını açıkladılar. Bu durum, öteden beri bir müdahale hazırlığı içinde olan ordunun üst kademesinin bu yöndeki hazırlıklarını hızlandırdı. O dönemin ordusu da Kenan Evren’in komutasında darbe yapmanın fırsatlarını bekliyordu.

Ordunun mektubu adresini bulamadan ortada kalırken, 6 Nisan 1980’de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresinin dolması, mevcut bunalımlara bir yenisinin eklenmesine yol açtı. Siyasi partiler bir isim üzerinde uzlaşmaya varamayınca yeni cumhurbaşkanını seçmek bir türlü mümkün olmadı. Cumhurbaşkanlığı koltuğu boş kalınca, bu görevi Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil aylarca vekaleten yürüttü. Senato, 27 Mayıs 1960 darbesinin bir kalıntısıdır.

1980 sonbaharına gelindiğinde kriz bütün hızıyla sürüyordu ve birçok ilde sıkıyönetim ilan edilmiş olmasına rağmen şiddet olayları her geçen gün tırmanıyordu. Bu arada bazı kesimler ordunun duruma bir an önce müdahale etmesi için sabırsızlık gösteriyorlardı.

12 Eylül 1980 günü sabah saatlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri, emir-komuta zinciri içinde yönetime doğrudan el koydu. Darbeyle birlikte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan 5 kişilik bir Milli Güvenlik Konseyi kuruldu. MGK Başkanı Kenan Evren, darbenin gerekçelerini aynı gün öğle saatlerinde yaptığı radyo ve televizyon konuşmasında kamuoyuna açıkladı.

Yine aynı gün yayımlanan 1 numaralı MGK bildirisi şu satırları içeriyordu:

MGK devlet yönetimine doğrudan el koymuştur. Her türlü siyasi faaliyet her kademede durdurulmuş, parlamento ve hükümet feshedilmiş, bütün parlamenterlerin yasama dokunulmazlıkları kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiş, ikinci bir emre kadar sokağa çıkmak yasaklanmış, yurtdışına çıkışlar durdurulmuştur. Yasama ve yürütme yetkileri MGK tarafından kullanılacak ve kısa zamanda bir bakanlar kurulu oluşturularak yürütme sorumluluğu bu kurula bırakılacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri; İç Hizmet Yasası ile kendisine verilen görev ve sorumluluğun idraki içindedir.


Bu arada siyasi parti başkanları MGK kararıyla, "can güvenliklerinin sağlanması amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nin koruma ve gözetiminde" belirli yerlerde ikamete tabii tutuldular. Demirel ve Ecevit Gelibolu Hamzaköy’e, Erbakan ise İzmir Uzun Ada’ya gönderilirken, bazı milletvekilleri ile DİSK'in üst düzey yöneticileri gözaltına alındı. Aynı zamanda siyasi partiler kapatıldı.

Bu darbe sonunda kısaca diyebiliriz ki birçok idam gerçekleşti ve bu idamların hukukiliği hâlen tartışılıyor. Gerek sağda gerek soldan birçok kişi idama, işkenceye ve hapse maruz kaldı. Bu dönemde özellikle üç yer, üç hapishanede insanlık dışı işkenceler yapıldı ve hâlen o yerler toplumsal hafızada yerini almaktadır:

Mamak Cezaevi: Burada ülkücü ve milliyetçi sağ diyebileceğimiz kesime çok büyük ve acımasızca işkenceler ve zulümler yapıldı.

Diyarbakır Cezaevi: Burada Kürtlere büyük ve acımasızca işkenceler yapıldı.

Metris Cezaevi: Buradaysa solculara yönelik aynı şekilde zulüm ve işkenceler yapıldı.

Buradan anlıyoruz ki, bugünde neredeyse toplumun tamamının bu darbeye karşı olması, darbecilerin toplumun tamamına zarar verdiğini ortaya koyuyor. Türkiye’de gerçekleşen bütün darbelerde Batı etkisini görmek mümkün; nitekim NATO’dan çıkmış olan Yunanistan’ı tekrar NATO’ya üye olmasına engel olmamak, Batı’yla iş birliği demektir. Daha önce Batı’nın arzusuna rağmen ne Süleyman Demirel hükümeti ne de Bülent Ecevit hükümeti Yunanistan’ın NATO’ya girişine müsaade etmediler. Darbeciler dışında Türkiye’nin sağı da, solu da burada milli bir tutum benimsemiş görünüyor.

Belli bir zamandan sonra Türkiye artık sivilleşme dönemine girme çabaları göstermiştir ve seçimler artık gündeme gelmiştir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası ilk genel seçim olan 1983 seçimlerinde yüzde 10 baraj sistemi getirildi. Yeni Seçim Kanunu, kurulacak partilerin yasalaşması için en az 30 kurucu üyenin Milli Güvenlik Konseyi'nce onaylanmasını zorunlu kıldı. Siyasi partiler 12 Eylül rejimine karşı beyan ve davranışlarda bulunamayacaklardı. MGK, partiler, bağımsız adaylar, seçime giren partilerin adayları gibi pek çok ismi veto etti. Sivilleşme, seçim falan deniliyor ama her şey askeri cuntanın kontrolünde gerçekleştiriliyor. Partilere asker denetimi yapılıyor.

Cunta yönetimi Mayıs 1983’te siyasi parti kuruluşlarını serbest bıraktı. Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milli Selamet Partisi parlamenter ve yöneticileri anayasadaki yasaklar nedeniyle yeni oluşumların içerisinde yer alamıyorlardı. Milli Güvenlik Konseyi’ni oluşturan beş general, yayınladıkları yeni bildiriler ile siyasi partilerin kurucularını veto etme hakkını kendilerinde tuttu.

Darbe sonrası kurulan ve seçime katılma hakkını kazanan ilk parti, cuntanın görevlendirdiği Orgeneral Turgut Sualp’ın oluşturduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi oldu. Orta sol olduğu varsayılan otuz iki kurucusundan yedisinin hemen konsey tarafından veto edildiği Halkçı Parti, izin verilen ikinci partiydi.

Türk siyasetinde bir döneme damgasını vuran Turgut Özal’ın lideri olduğu Anavatan Partisi de Halkçı Parti gibi 20 Mayıs’ta İçişleri Bakanlığı’na kuruluş beyannamesini vermişti. Orta sağda Süleyman Demirel ve arkadaşlarının önerisiyle kurulan Büyük Türkiye Partisi ise konsey tarafından kapatılmıştı. Süleyman Demirel, İhsan Sabri Çağlayangil gibi AP’liler ile Sırrı Atalay, Deniz Baykal gibi CHP’li 16 siyasetçinin Çanakkale’deki Zincirbozan askeri üstünde gözetim altında tutulmasına karar verilmişti.

Şunu da belirtmekte fayda var: Turgut Özal siyasete ilk defa Necmettin Erbakan’ın genel başkanı olduğu Milli Selamet Partisi’nde girdi. Özal, 1977 parlamento seçimlerinde Milli Selamet Partisi İzmir milletvekili adayı oldu ve az farkla milletvekili seçilemedi. Aynı zamanda Turgut Özal, 83 seçimlerinden önce İngiltere’ye gitmeyi düşünmüş, ancak mevcut şartlar onu bir şekilde 83 seçimlerine sokmuştur.

En nihayetinde seçim zamanı gelmiş, seçimlere Milli Güvenlik Konseyi’nin izin verdiği üç parti katılabilmiştir. Bunlar, Kasım 1983 seçimlerine konseyin açık bir şekilde desteklediği Milliyetçi Demokrasi Partisi, Anavatan Partisi ve Halkçı Parti’dir. Özal’ın partisi Anavatan’ın seçimlere katılmasına müsaade etmelerinin nedeni zaten muvaffak olamayacak olması; aynı zamanda dışarıya da demokrasi motifi vermiş oluruz gibi bir düşünceden kaynaklanıyordu.

“Efendim ben bir parti kurmak istiyorum” dedi. “Özal, ben sana daha evvel sormuştum, sen hayır demiştin” dedim, “bak şimdi kuruyorsun” dedim. “Çok ısrar ediyorlar, o yüzden bu işe karar verdim; eğer müsaade ederseniz” dedi. Müsaade alışının sebebi: veto edebiliyorduk, öyle bir hakkımız vardı. Onun üzerine kendisine dedim ki: “Özal, sana itimat etmeseydik biz sana başbakan yardımcılığını vermezdik. Sen iki sene başbakan yardımcılığı yaptın. Ama senin bir geçmişin var. Vaktiyle bir seçimde İzmir’den Millî Selamet Partisi'nden adaylığını koymuşsun.” “Efendim o bir hataydı” dedi. “Sonra anladım ben hatamı” dedi. “Eğer kurduğun partide göstereceğin adaylar MHP tandanslı, MSP tandanslı kişiler olursa bil ki hepsini veto ederiz” dedim. “Katiyen yapmayacağım” dedi. “Peki o zaman kur” dedik."


Darbecilerin ve Kenan Evren’in bu öz güveni, 1982 Anayasa referandumunu %90’ın üzerinde bir halk desteğiyle geçirmiş olmalarıydı. Aslında cuntacıların göremediği bir şey vardı: halk bu referanduma verdiği desteği memnuniyetten değil, bir an önce sivil bir yönetime geçme isteğinden dolayı vermiştir.

O dönemde yeni kurulmuş olan Anavatan Partisi, Özal’ın öncülüğünde seçim çalışmalarına başlamış ve dünyayı iyi bilen Özal ve kadroları, seçim kampanyalarına yenilik getiren ANAP’ı, gazeteci Mehmet Barlas’ın Turgut Özal ile yaptığı söyleşilerle miting görüntülerinin kayıtları video kaset halinde ilçe örgütlerine gönderdi. Bu kasetler, bu yöntemle yurdun birçok yerine dağıldı; bu vesileyle o günün kıt iletişim ortamında toplum az da olsa Özal’ı tanıdı.

Ve Türkiye için beklenen seçim gelmişti. Bu partilerden Halkçı Parti daha çok CHP tandanslı, Milliyetçi Demokrasi Partisi zaten Kenan Evren’in desteklediği ve kazanacağına inandığı parti; Anavatan Partisi Özal’ın partisi olmakla birlikte daha çok muhafazakâr ve dindar kesime hitap ediyordu.

ANAP içinde birleştirdiği öne sürülen dört eğilim; liberal sağ, mukaddesatçı sağ, milliyetçi sağ ve demokratik sol idi.

Kampanya dönemi boyunca ANAP, 12 Eylül 1980 öncesinde Türkiye'de etkili olan dört siyasi eğilimi içerdiğini ileri sürdü; iktisadi ve toplumsal sorunların önemini vurguladı, 24 Ocak Kararlarından uzaklaşıldığını savundu. MDP, 12 Eylül rejiminin ardılı olarak anarşi ve terörle mücadeleyi propagandasına temel aldı. HP, seçim kampanyasında devletçiliğe ağırlık vereceğini, işsizlik sigortasını gerçekleştireceğini ileri sürdü. 22 Ekim 1983’te TRT’de liderlerin katıldığı açık oturumun en gergin anları Necdet Calpil ile Turgut Özal arasındaki özelleştirme tartışması oldu. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, seçimlerden iki gün önce, 4 Kasım 1983’te ANAP’ı ve genel başkanı Turgut Özal’ı ad belirtmeden hedef alan bir televizyon konuşması yaptı ve halkı bu partiye oy vermemesi konusunda uyardı.

O gün, Evren Paşa'nın 4 Kasım günü idi, konuşması çıktı. O konuşmada açıkça isim zikretmiyordu ama bizi hedef alıyordu. Yani bize rey verilmemesini telkin ediyordu.


Ancak Evren, bazı çevrelerce bu hareketiyle askeri yönetimin güdümünde gösterilen ve giderek zayıflayan MDP’nin oylarını artırmaktan çok askeri yönetime duyulan tepkiyle Özal’ın oylarını artırmayı sağlamıştı. Tarih tekerrürden ibarettir; Kenan Evren’in tehdit ve karalama dili çok eskiden de vardı, şimdi de var; ancak her şeye rağmen feraseti yüksek olan milletimiz, geçmişte olduğu gibi Kenan Evren’e de gerekli cevabı sandık aracılığıyla vermiştir. Çünkü halk hangi koşullarda olursa olsun tehdiden hoşlanmaz ve en uygun zamanda cevabını vermesini çok iyi bilir.

Tecrübeyle sabittir ki bu şantaj ve tehditler hep ters tepmiştir. Tabi bunu yapan askeri cunta ve orgeneral Kenan Evren, geldikleri gelenek ve anlayış itibariyle muhtemelen kendilerinde böyle bir hakkı görmüşlerdir. En belirgin şekilde ifade edecek olursak Kenan Evren tayfası tek parti zihniyetinin ürünüdür. Çünkü tek parti zihniyeti, halk için halka rağmen anlayışının köküdür. Bu anlayış genellikle faaliyetlerini halk iradesiyle, insanların rızasıyla değil, cebren, zorla ve baskıyla gerçekleştirirler. Bu zihniyet tabandan gelen, alttan gelen talepleri değerlendirip, istişare mekanizmasını devreye alıp, toplumsal faydayı ön plana alarak müspet icraatlar gerçekleştirmek yerine, milletin değerlerine aykırı, milletin isteyip istemediğine bakılmaksızın, tavandan, tepeden yani yukarıdan baskıyla millete dayatma yolunu tercih etmiştir. Ancak tekrar tekrar vurguladığımız gibi bu tepeden gelen dayatmalar millet nezdinde kabul görmemiştir.

Bazen millet bu dayatmalara doğrudan tepkiler vermiştir, bazen de halk uygun yeri ve zamanı beklemiştir. Nitekim tek parti diktatörlüğüne en güzel cevabı 1950 seçimlerinde onları bir daha tek başına iktidar yapamayacak şekilde sandığa gömmeleridir. Aynısını 1983 genel seçimleri için de söyleyebiliriz. Hata bunun tabiri caizse en şeddeli halini 3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti’yi iktidara getirmeleridir. Genellikle askeri cuntayla vücut bulan bu zihniyetin, asker sıfatıyla ülkenin her meselesi hakkında hüküm vermeleridir.

Normal koşullarda askerin görevi vatanı silahla korumak olur. Ancak Türkiye’deki askerler her konuya müdahil olup hüküm vermeye kalkıyorlar. İşi gücü bırakıp müesses nizama paralel bir şekilde rejimin bekçiliğini yapıyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı’nın işine karışıp memlekette kaç tane imam hatibin olacağının kararını vermeye kalkıyorlar. Aslında söylenecek çok şey var da, neyse ki her şeye rağmen millet iradesine dayalı bağımsız seçimler var. Nasıl ki tek parti iktidarında seçimler oldu, nasıl ki 1960 darbesinden sonra seçimler oldu, artık 1980 darbesinden sonra da seçimler oluyor. Ve millet artık sandığa gidiyor. 6 Kasım 1983’te beklenen genel seçimler yapılmıştı.“Orgeneral Kenan Evren'in günlüğünden: Ben saat 10.30'da gidip oyumu kullandım. Çankaya İlkokulu'ndaki 130 nolu sandığın bulunduğu dershane gazete muhabirleriyle doluydu. Okula giderken birikmiş olan halk, alkışlamaya başladı. Oy verme işlemi bitince, Köşk'e gelip akşama kadar Konsey Üyesi arkadaşlar ve Genel Sekreter'le Bütçe Kanunu üzerinde çalışma yaptık. Böylece Pazar gününü değerlendirmiş olduk.

Ben saat 10.30'da gidip oyumu kullandım. Çankaya İlkokulu'ndaki
130 nolu sandığın bulunduğu dershane gazete muhabirleriyle doluydu.
Okula giderken birikmiş olan halk, alkışlamaya başladı. Oy verme işlemi
bitince, Köşk'e gelip akşama kadar Konsey Üyesi arkadaşlar ve Genel Sekreter'le Bütçe
Kanunu üzerinde çalışma yaptık. Böylece Pazar gününü değerlendirmiş olduk.

6 Kasım 1983 Pazar


Ve Türkiye büyük bir sürpriz yaşamıştı. CHP’nin klasik oylarını toplayan Halkçı Parti, ikinci cuntanın desteklediği MDP ise çok az bir oyla üçüncü parti olabilmişti. Anavatan Partisi yüzde 42,9, Halkçı Parti yüzde 28,9, Milliyetçi Demokrasi Partisi yüzde 22,1 oy aldı. Burada bir kez daha millet iradesinin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Bu seçimle birlikte millet tekrardan iktidara geliyor. Çünkü Özal demek milletin ta kendisi demektir. Ve milletin adamı Özal, başbakanlığa gelmek için gereken tek başına çoğunluğu sağlıyor. Artık millet için nefes alma vakti, artık millet için refah vakti, artık millet için huzur vakti geliyor. Çünkü Özal iktidara geliyor, çünkü ANAP başa geçiyor. Çünkü milletin hayal ettiği Anadolu’nun yiğit evladı, tabiri caizse çocukların tontiş dedeleri, gençlerin kafa dengi Özal geliyor. Ve de milletin mukaddes değerleriyle bütünleşik biri geliyor.
 

-
Kaynak: https://www.yenisafak.com/secim-1983/secim-sonucları

 

Bu seçim haritası üzerinde biraz değerlendirme yapacak olursak:

Doğu ve Güneydoğu bölgesinde CHP tandanslı Halkçı Parti ile askeri cuntanın desteklediği Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin bu denli yüksek oy alması düşündürücüdür. Acaba bu bölge insanı Özal’ı mı tanımadı yoksa burada seçimlere hile karıştırılarak farklı bir sonuç mu elde edilmeye çalışıldı ya da baskıyla böyle bir sonuç mu elde edildi? Normal koşullarda bu bölgenin insanının Halkçı Parti ile Milliyetçi Demokrasi Partisi’ne rey vermemeleri gerekiyor. Çünkü bölge insanı bu partilerin uzantılarından çok çekti.

Bu seçim haritası gözümüze çok aşina geliyor. Özellikle AKP’nin güçlü olduğu seçimlerdeki harita rengine çok benziyor. Şu anda CHP’nin etkili olduğu yerlerde o günlerde aynı şekilde Halkçı Parti etkiliymiş. Ve bugün AK Parti’nin etkili olduğu yerlerde o gün Anavatan Partisi etkiliymiş. Bu açıdan bakıldığında Erdoğan’ı Özal’a benzetmelerindeki haklılık ortaya çıkıyor. Şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: Erdoğan’la Özal’ın birçok benzer yanı vardır. Zaten ikisi de Türkiye siyaset tarihinin sağ ve muhafazakar liderleri kısımlarında yerlerini almışlardır.


Anavatan Partisi iktidarda

Özal’ın seçimleri kazanması sürpriz oldu. Özal’ın zafer sürprizi Kenan Evren ve cuntacılar için adeta bir şok oldu. Kenan Evren, hükümeti kurma vazifesini Özal’a vermekte biraz tereddüt gösterdi ve hükümeti de ancak 13 Aralık 1983’te onayladı. Birinci Özal Hükümeti 24 Aralık’ta güvenoyu aldı. Nihayet bütün statüko ve vesayet odaklarına rağmen milletin adamı Özal, hükümeti kurup başbakan oldu. Seçimlerde iyi bir sonuç alan Anavatan Partisi hükümeti kurma girişimi başlatmış ve bu şekilde bir bakanlar kurulu oluşturmuş. Birinci Özal hükümetinin bakanlar kurulu şu isimlerden oluşuyordu:

Başbakan: Turgut Özal
Başbakan Yardımcısı: Kaya Erdem
Devlet Bakanı: Kâzım Oksay
Devlet Bakanı: Mesut Yılmaz
Devlet Bakanı: A. Kurtcebe Alptemuçin
Devlet Bakanı: İsmail Özdağlar
Devlet Bakanı: Sudi Türel
Adalet Bakanı: Necat Eldem
Milli Savunma Bakanı: Zeki Yavuztürk
İçişleri Bakanı: Dr. Ali Tanrıyar
Dışişleri Bakanı: Vahit Halefoğlu
Maliye ve Gümrük Bakanı: Vural Arıkan
Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanı: Vehbi Dinçerler
Bayındırlık ve İskân Bakanı: Safa Giray
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı: Mehmet Aydın
Ulaştırma Bakanı: Veysel Atasoy
Tarım, Orman ve Köy İşleri Bakanı: Hüsnü Doğan
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı: Mustafa Kalemli
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Cemal Büyükbaş
Kültür ve Turizm Bakanı: Mükerrem Taşçıoğlu

ANAP kurucularının en fazla olduğu kabinedir o. Ama unutmayın ki, Anavatan yepyeni bir parti o zaman. 6 ayını doldurmuş değil.


Hükümette bulunan Kaya Erdem, Hüsnü Doğan, Veysel Atasoy, Mehmet Keçeciler ve Adnan Kahveci gibi isimler başlangıçta Evren’i rahatsız etmiş, ancak Özal, Keçeciler ve Kahveci dışındaki arkadaşları konusunda Evren’i ikna etmeyi başarmıştır. Mevcut müesses nizam halen millet iradesine karşı Ali Cengiz oyunları peşinde olmaya devam ediyor. Nihayet kurulan bakanlar kurulu alanında başarılı teknokrat isimlerden oluşuyordu. Ve bu bakanlar kurulunda görev yapan bazı bakanlar Türkiye siyasetinde uzun yıllar yer almış ve Türkiye siyasetine damgalarını vurmuşlardır. Örnek verecek olursak, Mesut Yılmaz daha sonra başbakan oluyor ve bazı hükümetlerde ortaklıkları oluyor. 13 Aralık 1983’te onaylanan 45. Cumhuriyet Hükümeti, 24 Aralık 1983’te TBMM’de 213 kabul, 115 ret ve 65 çekimser oyla güven oyu almıştır.

Sivil hükümet üzerinde de etkisini sürdürmek isteyen Evren, 7 Aralık 1983 Çarşamba saat 15.00’te Meclisi açış konuşmasında hükümetten şunları istemiştir:

…Üçüncü olarak üzerinde duracağım husus; Anayasamızın birçok maddelerinde belirtilen ve yeniden düzenlenmesi gerekli kanunların geciktirilmeden Yüce Meclisten çıkarılmasıdır. Bu kanunların sayısı 62 olup, bunlardan 35’i Kurucu Meclis zamanında kabul edilerek yürürlüğe konmuş, geriye 27 kanun kalmıştır. Bunların da bu yasama döneminde çıkarılması gerekmektedir.


Evren, daha sonra katıldığı Bakanlar Kurulu toplantıları ve Meclisi açış konuşmalarında da sık sık hükümeti 12 Eylül öncesine dönülmemesi hususunda uyarma gereği duymuştur.

Yeni hükümetin ilk icraatı, Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameler çıkararak bakanlıkları birleştirip sayılarını azaltmak olmuştur. Özal gelir gelmez ayağının tozuyla bakanlıkların sayısını azaltma yoluna gidip hem devletin üzerindeki yükü azaltmış, hem de verimliliği artırma girişimini başlatmıştır. Meclis Başkanlığına ve bakanlıklara askeri rejime yakın olmayan isimler seçilerek yönetimin sivilleşmesi sağlanmıştır.

Bu çok önemli bir durumdur; Özal, üzerindeki bütün vesayet gücüne rağmen hızlıca sivilleşme yolunda adımlar atmıştır. Bu da Özal’ın aslında cesur biri olduğunu gösteriyor. Müesses nizam ve vesayet odakları karşısında eğilmiyor. Bu konuda Özal’ı tebrik etmek gerekiyor, çünkü Demirel ve diğer siyasetçiler gibi rahat etmek uğruna o vesayet odaklarına teslim olmuyor.

Yine bu dönemde Anayasa’nın öngördüğü “bakan azli” yoluna gidilerek, Maliye ve Gümrük Bakanı Vural Arıkan yolsuzluk ve kötü muamele iddiaları nedeniyle başbakanın istemi ve cumhurbaşkanının onayıyla görevinden alınmıştır. Ayrıca bazı bakanlar hakkında da Meclis soruşturması ve Yüce Divan’a sevk kararı alınmıştır. I. Özal hükümeti döneminde, Bakanlar Kurulu’nda gerekli görüldükçe değişikliğe gidilmiştir. Bahsettiğimiz gibi Özal, tabiri caizse dişini göstermiş, dürüstlük ve şeffaflık noktasında kendi yol arkadaşlarını bile aklamadan gereken müdahalede bulunmuştur. Ne yazık ki şimdilerde Özal’ın “benim memurum işini bilir” sözünü alıp, doğru anlaşılmayan yöntemlerle Özal’ı eleştiriyorlar.

“Benim memurum işini bilir” sözleri bugüne kadar amacı dışında kullanılageldi. Oysa bu sözü de Anavatan Partisi’nin genel merkezinde il başkanlarıyla yaptığı toplantı sırasında, parti teşkilatının bürokrasiyi fazla rahatsız etmemesi için kullanmıştı. Kabinesine aldığı bir bakanı bile kendi eliyle Yüce Divan’a gönderecek kadar rüşvet ve suiistimal olaylarından nefret eden Özal’ın devlet memurlarının rüşvet almasını hoş karşılaması veya bu tür işlere göz yumması, en başta onun hayat felsefesine aykırı olurdu.

Aslında merhum Özal bu sözleri rüşvet falan anlamında kullanmamıştır; sadece yanlış anlaşılmıştır. Hatta 90’lı yıllarda çok popüler olan, bugünlerdeyse liberal kesimin abisi diyebileceğimiz Besim Tibuk, Özal’ın Türkiye’nin en namuslu başbakanlarından olduğunu söyler. Hatta en namuslu başbakan olarak Turgut Özal ve Bülent Ecevit’i gösterir. Şunu da biliyoruz: Turgut Özal vefat ettiğinde ailesi bırakın bir miras almak, tersine reddi miras yapıp kendilerine gelebilecek borçlardan kurtulma gayreti göstermiştir. Sıra dışı bir dönemde iktidara gelen ve sıra dışı kişiliğiyle sıra dışı bir eğitim anlayışı benimseyen Özal, Batı tipi demokratik bir devlet anlayışından yanaydı. Ona göre Türkiye’nin devlet için halk değil, halk için devlet anlayışına dayalı bir devlet sistemine ihtiyacı vardı. Mustafa Erdoğan’ın ifadesiyle Özal, “Devleti kutsal bir varlık olarak değil, araçsal bir mekanizma olarak görmekteydi.”

Devlet ile halk arasında yüzyıllardır süregelen sultan-köle ve/ya "devlet-tebaa" ilişkisini ortadan kaldırmakla yeni bir anlayış getirmek istedi. Bireyin devlete karşı pasif olma fikrine karşı olan Özal, demokrasi gereği, devletin gücüne karşılık olarak bireyin de güçlü olması ve devletin halkın denetimine alınması gerektiğini ifade ediyordu. Yani, devlet ile halk arasındaki dengeyi halk lehine yeniden yapılandırmaya çalıştı. “Özal, "devlet ile vatandaş arasındaki mesafeyi azaltmış", "Türk vatandaşına asil ve öncelikli birimin kendisi olduğunu anlatmaya çabalamış ve devletin ideolojik karakterini yumuşatmıştır.

Özal, 1983 yılında iktidara gelir gelmez Türkiye'nin demokratik olmayan devlet yapısını değiştirmek için mücadele edeceğini bildirdi. Tabi bu mücadele öyle kolayca olmuyor, birçok bedel ödemeye hazır olarak bu tavır sergileniyor. Ülkede demokratik bir gelenek oluşturmak için pek çok değişiklikler yapmaya girişti. Öncelikle, bu çabasında başarılı olmak için, kendi tabiriyle devletin imkânlarını sömüren oligarşik yapıyı etkisiz hale getirmek zorundaydı.

İkinci olarak, Özal politikalarına paralel olarak otoriteryen seçkinler grubuna karşı bir sivil toplum oluşum süreci başladı. Üçüncü olarak, en statükocu kurum olan Dışişleri ve Maliye Bakanlığı’nın yetkilerini kıstı. İktidara geldikten sonra, siyasi iradeyi (seçilmişleri) bürokratik iradeye (atanmışlara) hâkim kıldı. Bu da devrimsel bir adımdır, çünkü hep tepeden idare edilmeye alışmış halk ve bürokratları adeta uyandırdı.

Özal, farklı zamanlarda dile getirdiği üç temel ilke (düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğü) ile Türk siyasal sistemini yeniden yapılandırmak istedi ve bunda hayli başarılı da oldu. Bu ilkeler Özal zihniyetinin ve ekonomik liberalizmin temeli ve bu özgürlüklere gereken önemi vermeyen geleneksel yönetimden farklılığın göstergeleri olarak bilinir. Özal öncesi dönemde düşünce özgürlüğü ciddi bir toplum mühendisliği projesi ile, teşebbüs özgürlüğü güçlü bir devletçi anlayışla, din ve vicdan özgürlüğü ise katı bir laiklikle sınırlandırılmıştı. Özal, devleti tarihiyle (Osmanlıyla), kültürüyle (İslam'la) ve halkıyla barıştırarak istikrar sağlamaya çalıştı. Özal'ın asıl amacı, ülkeyi kalkındırmak için iktisadi, siyasi, kültürel ve toplumsal alanlarda liberalizmi hayata geçirmekti.

Kısacası, Özal hâlen daha tek parti ve darbeci vesayet odaklarının tesirinde olan devletin sisteminden tutun, bürokratına, oradan sıradan vatandaşa kadar herkesin ve her türlü yapının rollerinin yeniden dağıtılıp herkesin hak ettiği şekilde muameleye tabi tutularak gereken düzenlemeleri sağlamaktır. Bunu da sırasıyla devletin sistemi ve bürokratının rollerini yeni ve makul bir anlayışla oturtup, sonra halkın iradesinin tecellisini somutlaştırarak gerçekleştirmesidir.

Özellikle jakoben laiklik anlayışı yerine insanların inançlarını özgürce yaşayabilecekleri bir hava oluşturmuştur. Beraberinde ekonomik, kültürel ve sosyolojik adımlarla desteklenmiştir. Mesela o dönemin şartlarından doğan toplantı ve bir araya gelme yasağını kaldırıp, gerek dini grupların, gerekse komünist veya sosyalist grupların bir araya gelebilmelerini sağlayan yasal düzenlemeleri yapmıştır. Bu da Özal'ın özgürlükçü anlayışının somut bir göstergesidir.

Özal bu noktada İslami grupların olduğu gibi sol veya diğer grupların da özgürlük alanını genişletmiştir. Bide bütün bunları yaparken, müesses nizam içerisindeki askeri vesayet odaklarına rağmen yapmayı başarmıştır. İşte Özal o dönemin şartlarında bunları başardı; aslında Özal'ın o günlerde attığı cesur adımlar bugünlerde bizlere ilham kaynağı olmalı.
 

 

 

Özal liderliği, devlet yapısını yeniden örgütlemek amacıyla güçlü bir demokratikleşme süreci başlattı. Özal hem bireysel hem de grup haklarının tamamının devlet tarafından gerçekleştirilmesinden yanaydı. Düşünce ve düşündüğünü ifade tarifi özgürlüğünü dünyaya açılmanın, uluslararası arenada rekabet edebilmesinin, önemli bir bölgesel güç olmanın ve ülke istikrarının sağlanmasının temel ön koşulu olarak görüyordu.

Özal, din ve vicdan özgürlüğü olmadan düşünce özgürlüğünün anlamsız olduğunu düşünerek din ve vicdan özgürlüğüne daha çok önem vermenin yanında, devletin dini tahakküm altında tutmasına karşıydı; din-devlet ilişkilerinin katı bir laiklik ilkesiyle çözülemeyeceğini savunuyordu. Bunun, gerçek bir dini anlayışın ülkeye yerleşmesi için gerekli çalışmaların yapılması ve halkın aydınlatılması gerektiğini düşünüyordu.

Özal, Anglo-Sakson anlayışı izleyerek laikliği halkın ve bireylerin değil, devletin bir özelliği olarak görmüştür. Bu çerçevede Türkiye'nin laik bir ülke olduğunu, ancak kendisinin Müslüman olduğunu dile getirmekteydi.

Dini örgütleri ve yapılanmaları sivil toplum örgütlerinin bir parçası olarak görmekteydi. Dini grupların faaliyet alanlarını genişletmelerine ve açıkça davranmalarına izin verdi. Bunun neticesinde dini gruplar ekonomik, siyasi, toplumsal ve eğitim faaliyetlerinde ön plana çıktılar. Bu dönemde İslami kesimler tarafından holdingler ve özel finans kurumları (bugünün "katılım bankaları") kuruldu; siyasi partiler, örgütler, vakıflar ve dernekler ortaya çıktı; hastaneler, okullar ve öğrenci yurtları açıldı ve tirajı yüksek gazeteler, dergiler ve yayınevlerinin faaliyetlere başlamasıyla İslami medyada büyük bir gelişme yaşandı. Kısacası, planlamış olduğu demokratik hedeflere ulaşmak amacıyla çok sayıda değişiklik gerçekleştirdi. Bunlardan bazıları aşağıda açıklanacaktır.

Bilindiği üzere Özal ve Özal’dan sonra gelen başbakanlar Türkiye’deki bu sistemi ismi konmamış bir sosyalist rejim olarak nitelendirmişlerdi. Özal’dan sonra az da olsa Türkiye kabuğunu kırma yolunda bir mesafe aldı. Ama endüstriyel ilişkilerimiz hâlen devletçi geleneğin ağır baskısı altındadır. Yüzde 58 oranında işveren primleri ile 1996'ya getirdiğimiz SSK iflas ederken yeterince etkin bir sahiplenme içinde değiliz. Devlet bizi dışladığı gibi biz de kendimizin olan malları ve hizmetleri devlet yönetiminin insafına bırakmış bulunuyoruz.

Özal, devlet yönetimini askeri anlayıştan kurtarmaya ve sivilleştirmeye çalıştı. Özal iktidarı, başlangıçtan itibaren tedrici olarak askerin ayrıcalıklarını ve özel statüsünü azalttı. Hatta Özal'ın partisini kurduktan sonra kullandığı en önemli sloganlardan biri olan "ANAP selamı" da tüm halk kesimlerini, özellikle askeri iradeye ve onun uzantılarına karşı birleştirmek amacıyla kullanılmış ve öyle algılanmıştır. 

Demokrasinin etkili olmasını sağlamak için sivillerin askeri kurum ve kuruluşlar üzerindeki kontrolünü sağlayacak bazı mekanizmalar oluşturulmaya başlandı ve bu durum belli bir dönemde sürdürülebilirlik kazandı…

 

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU