Nükleer eşiğin gölgesinde: Teori ile liderlik arasındaki gerilim

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Lindsey Bailey/Axios

2025 ve 2026 yıllarında Ortadoğu'da savaş boyutuna ulaşan ABD-İran gerilimi, nükleer silahların uluslararası sistemdeki rolüne dair eski tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Bugün tartıştığımız şey, bu silahların ne olduğu kadar, kimlerin elinde ve nasıl bir zihniyetle yönetildiğidir. Klasik caydırıcılık teorilerinin çizdiği çerçeve hâlâ geçerliliğini koruyor; ancak Donald Trump'ın yeniden sahnede olması, bu çerçevenin ne ölçüde zorlanabileceği sorusunu kaçınılmaz kılıyor.


Değişmeyen gerçek: Nükleer sınır varlığını koruyor

Günümüz çatışmalarının en dikkat çekici yönlerinden biri, nükleer silahların sahada kullanılmamasına rağmen çatışmanın sınırlarını belirleyen görünmez bir çerçeve oluşturmasıydı. "Stratejik tavan" olarak ifade edilen bu durum, savaşın boyutunu değiştirmekten ziyade, tarafların neyi yapıp neyi yapamayacağını belirleyen bir üst limit işlevi gördü.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Ancak bu tablonun daha az görülen bir yüzü var: Stratejik tavan yalnızca kısıtlamıyor, aynı zamanda zemin de açıyor. Taraflar, bu görünmez sınırın içinde kalarak konvansiyonel düzlemde daha agresif davranabiliyor. ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü yoğun operasyonların görece rahatlıkla sürdürülmesi de bu dinamikle açıklanabilir.

Bu aslında yeni bir durum değil. Thomas Schelling'in onlarca yıl önce tanımladığı "risk manipülasyonu" mantığı burada tam olarak işliyor: nükleer silahlar kullanılmak için değil, kullanılma ihtimaliyle hesap yaptırmak için vardır. Herkes sınırın nerede olduğunu biliyor ve bu bilgi, sınırın altındaki her şeyi mümkün kılıyor.

Ama tam da bu noktada kritik bir ayrım ortaya çıkıyor. Savaşın doğası değişmiyor; değişen şey, bu doğanın nasıl yorumlandığı ve sınırların nasıl zorlandığı.


Trump faktörü: Kaygı mı, gerçek risk mi?

Bu teorik çerçeve kâğıt üzerinde oldukça sağlam. Ancak sahadaki algıyı belirleyen şey her zaman teori olmuyor. Trump'ın yeniden başkan olmasıyla birlikte ortaya çıkan tablo da bunu gösteriyor.

Trump'ın öngörülemezliği, sert ve zaman zaman çelişkili söylemleri, hatta güç gösterisini kişisel bir performans alanına dönüştüren tarzı, özellikle uluslararası kamuoyunda ciddi bir tedirginlik yaratmış durumda. İran'a yönelik tehditlerin tonu ve tarihsel nükleer göndermeler, nükleer eşiğin "eskisi kadar uzak olmayabileceği" düşüncesini besliyor.

Burada açık bir gerçek var: Liderin dili, stratejik hesaplamanın algılanma biçimini doğrudan etkiliyor. Ancak aynı derecede önemli başka bir gerçek daha var. ABD gibi bir sistemde nükleer silah kullanımı tek bir kişinin psikolojisine indirgenebilecek bir karar değil. Kurumsal yapı, askeri planlama mekanizmaları ve uluslararası maliyet hesapları bu süreci ciddi şekilde sınırlandırıyor.

Bu yüzden bugün gördüğümüz şey, nükleer riskin kendisinden ziyade, bu riskin algısının yükselmesi olabilir.


Eşiği zorlayabilecek durumlar

Yine de tamamen rahat olmak mümkün değil.

Çünkü bazı senaryolar teorik olmaktan çıkıp pratik risk haline gelebilir.

  • Bunların en somutu, İran'ın kimyasal veya biyolojik silah kullanımıdır. ABD doktrini bu ihtimali açık bir kırmızı çizgi olarak tanımlıyor ve böyle bir durumda nükleer seçenek, en azından teorik olarak masada kalmaya devam eder. Ancak buradaki risk, yalnızca doktrinsel bir eşiğin aşılması değil; karar sürecinin baskı altında nasıl işleyeceğidir. Kriz koşullarında kurumsal filtrelerin ne kadar etkili çalışacağı, soğukkanlı stratejik hesabın yerini duygusal tepkinin ne ölçüde alabileceği, bu senaryoyu gerçek anlamda tehlikeli kılan unsurlardır.
     
  • İkinci kritik başlık, liderlik söylemi ile eylem arasındaki mesafeye dairdir. Trump'ın İran'a yönelik sert mesajları sadece retorik değil; aynı zamanda geri dönüşü güçleştiren siyasi taahhütler. Eğer bu söylemler karşılıksız kalırsa, iç kamuoyundan gelen baskı ve itibar kaybı, daha sert adımların önünü açabilir. Buradaki tehlike, rasyonel bir tercihten değil, söylem-eylem tutarsızlığının yarattığı siyasi kırılganlıktan kaynaklanmaktadır.
     
  • Üçüncü ve belki en düşük ihtimalli ama en yüksek sonuçlu senaryo ise İran'daki nükleer materyalin kontrolünün zayıflamasıdır. Rejimin istikrarsızlaşması durumunda bu durum, Washington açısından tamamen farklı bir risk kategorisine girer. "Önleyici imha" argümanı güç kazanır ve bu kez karar baskısı çok daha keskin biçimde hissedilir.

Bu 3 senaryonun ortak özelliği şudur: Hepsi son derece yüksek maliyetli ve geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilecek ihtimaller.

Ve hepsinde belirleyici olan, kuru bir hesaptan çok, kriz anındaki karar sürecinin kalitesidir.


Nükleer tabu hâlâ güçlü mü?

Bugün hâlâ nükleer silah kullanımını engelleyen en güçlü unsur, askeri dengeden çok normatif sınırdır. Nina Tannenwald'ın "nükleer tabu" olarak kavramsallaştırdığı bu sınır, 1945'ten bu yana bu silahların kullanılmamış olmasının yalnızca bir tesadüf değil, bilinçli ve kolektif olarak inşa edilmiş bir kısıtın ürünü olduğunu gösteriyor.

ABD açısından bakıldığında bu sınırın aşılması, siyasi ve ahlaki bir kırılma anlamına gelir. Müttefiklerin tepkisi, uluslararası meşruiyet kaybı ve sistem içindeki konumun zedelenmesi, böyle bir adımın maliyetini katlanarak artırır.

Üstelik artık askerî açıdan da nükleer silah "zorunlu" bir araç değil. ABD'nin sahip olduğu yüksek hassasiyetli konvansiyonel kapasite, birçok hedefi nükleer seçenek olmadan da etkisiz hâle getirebiliyor.

Bu da nükleer silahları giderek daha çok siyasi bir araca dönüştürüyor.


Asıl değişen ne?

Bugün yaşananları yalnızca "nükleer risk arttı mı?" sorusuyla açıklamak eksik kalır. Asıl değişen şey, nükleer silahların uluslararası sistemdeki işlevinin daha görünür hâle gelmesidir.

Bu silahlar artık yalnızca büyük savaşları engelleyen araçlar değil. Aynı zamanda sınırlı savaşların nasıl yürütüleceğini belirleyen bir çerçeve sunuyorlar. Taraflar, bu görünmez sınırın içinde kalarak daha agresif davranabiliyor.

Trump faktörü ise bu çerçeveyi değiştirmekten çok, onu daha belirsiz ve tartışmalı hâle getiriyor.


Sonuç: Risk mi büyüyor, algı mı?

Bugün gelinen noktada nükleer eşik hâlâ yüksek. ABD'nin kurumsal yapısı, stratejik kültürü ve maliyet hesapları bu eşiği güçlü şekilde koruyor.

Ancak aynı zamanda bu eşik hiç olmadığı kadar görünür. Daha fazla konuşuluyor, daha fazla tartışılıyor ve belki de daha fazla sorgulanıyor.

Burada görmezden gelinmemesi gereken bir dinamik var: Algı, belirli bir noktadan sonra gerçeği şekillendirir. Nükleer eşiğin sorgulanması yaygınlaştığında, caydırıcılığın dayandığı inanılırlık da aşınmaya başlar. Bu aşınma kendi kendini besleyen bir süreç başlatabilir; bir taraf eşiğin "artık o kadar da uzak olmadığını" düşünmeye başlarsa, karşı tarafın hesabı da değişir.

Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem, nükleer savaş riskinin dramatik biçimde arttığı bir dönemden ziyade, nükleer riskin algısının ve görünürlüğünün arttığı bir dönem olarak okunabilir. Ama bu ayrımın kendisi de bir güvence değil; çünkü yeterince büyüyen algı, er ya da geç gerçeğe dönüşme kapasitesi taşır.

Bu nedenle analitik olarak doğru soruyu sormak her zamankinden daha kritik:

Risk mi büyüyor, yoksa riskin görünürlüğü mü?

Ve bu ikisi arasındaki fark ne zamana kadar korunabilir?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU