Gri Kardinal'in Temmuz Çarpıntısı ve Türk aşkı

Elif Sena Darbaz Independent Türkçe için yazdı

ABD Dışişleri Bakanlığı Nükleer Enerji Kıdemli Danışmanı Justin Friedman / Fotoğraf: AA

Bazı geceler vardır; bir ülkeyi anlamak için arşiv karıştırmaya, rapor okumaya, kavramlarla boğuşmaya ihtiyaç bırakmaz. O gece, bütün teorileri susturur; devlet dediğiniz şeyin neye tekabül ettiğini, millet dediğiniz şeyin nasıl bir irade taşıdığını tek seferde gösterir.

Ankara’nın o ağır yaz akşamlarından biriydi. Gün boyu diplomatik çevrelerde dolaşan kelimeler henüz zihinden çekilmemişti. Her biri özenle seçilmiş, her biri ölçülü, her biri bir anlam ima eden; fakat hiçbir zaman bütünü söylemeyen kelimeler…

Diplomasi böyle bir dil kurar. Hakikati doğrudan söylemez; etrafında dolaşır. Fakat tarih, bu dili pek ciddiye almaz.

Cümleler kurulur, raporlar yazılır, değerlendirmeler yapılır. Her şey yerli yerindedir. Lakin devlet dediğimiz yapı, o kusursuz cümlelerin içinde bulunmaz; o cümlelerin dağıldığı anlarda kendini ele verir.

Justin Friedman ile yaptığım sohbeti zihnimde kurarken bu yüzden doğrudan oraya, o ana döndüm.

Bir anda olağanüstü bir şeyin başladığını fark ettik.


Cümleyi kurarken duraksamıyor. Üzerine düşünülmüş, süslenmiş bir ifade değil bu. Doğrudan bir tanıklık. Ankara’da gündelik bir akşam yemeğindeydi Friedman. Şehrin o alışıldık ritmi… Ardından gelen ilk haberler. Kesilmeyen telefonlar. Sokaktan yükselen sesler. Ve birkaç saat içinde değişen bir atmosfer.

Gökyüzü aynıydı. Şehir aynıydı. Ama artık hiçbir şey aynı değildi. O geceyi anlatırken diplomatik bir mesafe koymuyor. Gördüğünü söylüyor:

Türk dost ve meslektaşlarımın demokrasilerini savunmak için nasıl birleştiğini gördüm.


Bu cümle bir diplomatın notlarından gibi durabilir aslında. Ancak hayatın tam içinden. Hatta bir eşik misali…

Çünkü bir ülkeyi anlamak için bazen uzun analizlere ihtiyaç duyulmaz. Tek bir gecede gördüğünüz şey var ya... İşte o şeyyıllarca okuduğunuz raporların önüne geçer. O gece sokakta olan şey, bir çağrıya verilen refleks değildi; daha derinde yerleşmiş bir ince bir nüansın, bir hafızanın, bir sahiplenmenin açığa çıkmasıydı. Ve bu tür anlar, insanın zihninde derin bir yer edinir.
 

Justin Friedman / Fotoğraf: AA
Justin Friedman / Fotoğraf: AA

 

Bir Amerikalı diplomatın Türkiye ile kurduğu bağ

O geceyi anlatırken kurduğu cümlelerin tonunu anlamak için, o cümleleri kuran insanın nereden geldiğine bakmak gerekir. Çünkü bazı gözlemler, uzak mesafelerden yapılamaz; yaşayarak oluşturursun. Justin Friedman’ın Türkiye’ye dair söyledikleri de tam olarak böyle bir yerden geliyor.

Friedman’ın kariyeri için, dış politikanın en teknik ve en az görünür alanlarında geçirmiş bir gri kardinal benzetmesinin yapılması abes kaçmaz. Ekonomi eğitimiyle başlayan yolculuğu, onu yaptırımların tasarlandığı, nükleer iş birliklerinin müzakere edildiği, uluslararası sistemin ince ayarlarının yapıldığı masalara kadar taşımış. Kendi ifadesiyle, mesleki olarak yetiştiği dönem, geniş ekonomik yaptırımların sınırlarının fark edildiği ve daha hedefli araçların geliştirildiği bir döneme denk geliyor. Daha da açık olmak gerekirse:

Ekonomi eğitimi aldım ve meslek hayatıma, geniş kapsamlı ekonomik yaptırımların nispeten daha sınırlı etkisini fark ettiğimiz bir dönemde başladım. Bu nedenle daha hedefli, belirli siyasi ve ekonomik aktörlere odaklanan araçlar geliştirdik.


Bu cümle, onun dünyaya nasıl baktığını anlatıyor aslında. Devletlerin nasıl karar aldığını, araçların nasıl seçildiğini, gücün nasıl uygulandığını bilen bir yerden konuşuyor.

Fakat Türkiye söz konusu olduğunda bu teknik çerçeve tek başına yeterli gelmiyor. Çünkü Türkiye ile kurduğu ilişki bir görevle başlamıyor. Daha da açık olmak gerekirse;

Hikayesi yaklaşık otuz yıl önce yaptığı bir ziyaretle başlar. Burada bir aşkın ilk kıvılcımı ateşlenir ve o hanımefendi ile dünya evine girer. Ardından gelen temaslar, bu ilişkiyi derinleştirir. Özellikle Bakü–Tiflis–Ceyhan boru hattı sürecinde Türk diplomatlarla birlikte çalıştığı dönem, onun Türkiye’ye bakışında belirleyici olur. Bu hat, Türkiye’nin bölgesel ağırlığını pekiştiren, Kafkasya’dan Akdeniz’e uzanan bir jeopolitik koridorun inşasıdır. Friedman bu sürecin içinden Türkiye’yi okumaya başlar.

Ve ilk izlenimi şaşırtıcı derecede nettir. Kendi ifadesiyle;

Türk insanının; misafirperverliklerinden, profesyonelliklerinden ve ülkelerini inşa etme konusundaki kararlılıklarından çok etkilendim.


Bu etki yüzeysel de kalamaz. Zamanla derinleşir.

Ankara’ya görevle geldiğinde bu ilgiyi sistematik bir çabaya dönüştürür. Türkçe öğrenir. Tarihimize yönelir. Kültürümüzüanlamaya çalışır. Bu noktada artık klasik bir diplomatik mesafeden söz etmek zorlaşır. Çünkü bazı ülkeler vardır; onları uzaktan analiz edersiniz. Bazıları ise bir hikayeniz olduğunu bilircesine sizi içine çeker.

Türkiye onun için ikinci gruptadır. Ve hikâye burada başka bir yöne evrilir.

Ankara’da bulunduğu dönemde hayatının en kişisel kararlarından biri olan evlilik; bir biyografik not gibi görülebilir; fakat aslında bundan çok daha fazlasını ifade eder kendisi için

Çünkü artık Türkiye onun için bir görev yeri olmaktan çıkıp bir yuva olmuş.

Ankara’da hayatımın aşkıyla tanıştım ve onunla evlendim. Türkiye’yi artık mesleğimin yanı sıra ailem üzerinden de her gün yeniden öğreniyorum.


Bu cümle, onun Türkiye’ye bakışındaki farkın temelini oluşturur. Bu noktadan sonra Türkiye, üzerinde çalışılan bir ülke olmaktan çıkar; içinde yaşanan, hissedilen ve doğrudan deneyimlenen bir gerçeklik hâline gelir.

Bu tür bağlar, bir diplomatın dilini değiştirir. Yavaşça cümlelerin tonu değişir. Kelimelerin ağırlığı anlamlanır. Ve belki de en önemlisi, analiz ile anlama arasındaki fark belirginleşir.
 

Justin Friedman / Fotoğraf: AA
Justin Friedman / Fotoğraf: AA

 

Tek merkez yok, tek anlam yok

Bir diplomatın bir ülkeyi nasıl gördüğünü anlamak kadar, o ülkenin diplomatik sistemler içinde nasıl okunduğunu anlamak da önemlidir. Çünkü bazen bir ülkenin kendisi kadar, başkalarının onu nasıl gördüğü belirleyici olur.

İran etrafında yükselen gerilim bağlamında yöneltmiş olduğum ilk soru bu yüzden doğrudan buraya açılıyordu: Türkiye, Washington’da nasıl görülüyor?

Friedman’ın cevabı, meselenin en can alıcı yerinden başladı:

Washington’daki politika yapıcıların tek bir bakış açısı yoktur. Türkiye’nin stratejik önemi konusunda farklı değerlendirmeler bulunur.


Bu cümle, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman gözden kaçan bir gerçeği ortaya koyar. Amerikan dış politikası yekpare bir akıl tarafından üretilmez. Kurumlar, kişiler, hatta aynı masa etrafında oturan isimler bile aynı meseleye farklı yerlerden bakar.

Türkiye söz konusu olduğunda bu farklılık daha da belirginleşir. Çünkü Türkiye kategorilere sığamayacak kadar “düzensiz” bir ülkedir.

Bir tarafta NATO’nun en değerli üyelerinden biridir, Batı güvenlik mimarisinin parçasıdır. Diğer tarafta ise sınırları 400 yıllık Zagros ile belirlenmiş kadim komşusu İran’la konuşabilen, Karadeniz’in ötesinde hırçın kıyıdaşı Rusya’yla temas kurabilen, bölgesel aktörlerle doğrudan ve dolaylı ilişki geliştirebilen bir devlettir.

Bu iki yönlü yapı, Türkiye’yi hem gerekli hem de zor bir aktör hâline getirir.

Friedman bu çerçeveyi İran üzerinden daha somut bir zemine oturtuyor:

Trump yönetimi, Türkiye dâhil müttefiklerinin; İran’ı izole etmesini, nükleer ve balistik programından vazgeçmesi için baskı kurulmasını ve bölgedeki etkisinin sınırlandırılmasını desteklemesini bekliyor.


Bu beklenti, yüzeyde teknik bir politika hedefi gibi görünür. Fakat aslında daha geniş bir stratejik hattın parçasıdır. İran meselesi, Washington için tek başına bir ülke meselesi değildir; bölgesel düzenin nasıl kurulacağına dair bir tartışmadır.

Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticaretin güvenliği, Suriye sahasında oluşan dengeler, bölgesel güç dağılımı… Bu başlıkların her biri, İran meselesinin içine dâhildir. Ve bu noktada Türkiye devreye girer.

Friedman’ın kurduğu cümle burada dikkatle okunmalı:

Türkiye bu stratejik hedeflere ne ölçüde destek verirse, onun gücünün ve etkisinin nasıl kullanılacağı konusunda daha fazla alan oluşur. Özellikle çatışma sonrası istikrarın sağlanmasında Türkiye önemli bir rol oynayabilir.


Bu ifade, ilk bakışta bir diplomatik temenni gibi durabilirancak içinde çok daha güçlü bir anlam barındırır.

Türkiye’ye sabit bir rol verilmez. Bir alan açılır ve o alan, kader-kaza inanışı misali Türkiye’nin kendi tercihleriyle şekillenir.

Bu, alışık olduğumuz müttefiklik ilişkilerinden farklı bir durumdur. Çünkü burada belirlenmiş bir pozisyon yoktur. Sürekli yeniden kurulan bir denge vardır.

Tam da bu noktada, Türkiye’ye dair yapılan en yaygın hata ortaya çıkar.

Türkiye çoğu zaman “hangi tarafta olduğu” üzerinden okunur.Halbuki mesele bu değildir. Türkiye zaten bir taraf değildir, bir merkezdir.

Bu merkez bazen Batı’ya yaklaşır, bazen bölgesel aktörlerle daha yakın temas kurar, bazen de kendi hattını inşa eder. Bu hareket kabiliyeti, dışarıdan bakıldığında çelişki gibi görünür. Lakin bu, bir zafiyet değil, tam aksine bir bağımsız kapasitenin göstergesidir.

Washington’daki tartışmaların keskinleştiği anlar, çoğu zaman Türkiye’nin bu hareket alanını genişlettiği anlara denk düşer.

Bu yüzden Friedman’ın söylediği o ilk cümle, aslında her şeyi anlatır: Tek bir bakış yoktur. Çünkü Türkiye, tek bir anlam taşımaz.


Nükleer mesele neydi?

İran meselesi uzun zamandır teknik bir tartışma gibi anlatılıyor. Zenginleştirme oranları, denetim rejimleri, uluslararası anlaşmalar… Oysa bu başlıkların her biri, meselenin görünen yüzünü oluşturur. Asıl tartışma, bu teknik çerçevenin gerisinde, daha derinde, daha belirleyici bir yerdenyürür. Niyet, güven ve güç dengesi. Nükleer teknoloji dediğimiz şey, bu üç unsurdan bağımsız ele alındığında anlamını kaybeder.

Justin Friedman’ın çizdiği tablo da tam olarak buraya işaret ediyor. İran’ın uranyum zenginleştirme seviyesini anlatırken kullandığı dil, teknik bir değerlendirme dili değil; daha çok bir sınırın aşıldığını ima eden, ihtiyatlı ama kesin bir ton taşıyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın tespitlerine dayanarak yüzde 65 seviyesinin artık farklı bir anlam ifade ettiğini söylerken, aslında şu gerçeği dile getiriyor: Bu noktadan sonra mesele, bilimsel bir kapasite meselesi olmaktan çıkar; doğrudan bir güvenlik meselesine dönüşür.

Burada durup düşünmek gerekir. Çünkü aynı teknoloji, başka bir ülkede bambaşka bir anlam kazanır.

İran için tehdit olarak okunan bir kapasite, Türkiye söz konusu olduğunda iş birliği alanına dönüşür. Bu fark, teknik bir ayrımdan doğmaz. Bu farkın kaynağı, o teknolojinin hangi niyetle geliştirildiği ve nasıl bir sistem içinde konumlandığıdır. Türkiye’nin nükleer enerjiyi sivil bir çerçevede geliştirmesi, uluslararası denetim mekanizmalarına açık olması ve uzun yıllara yayılan bir iş birliği geleneği içinde hareket etmesi, bu tabloyu baştan aşağı değiştirir.

Tam bu noktada soruyu biraz daha ileri götürdüm. Türkiye ile Amerika arasında uzun yıllardır devam eden sivil nükleer iş birliğinin, bölgede artan gerilim karşısında nasıl bir denge içinde sürdürüldüğünü sordum. Friedman cevaba doğrudan girdi. İran’ın yükümlülüklerine riayet etmediğini, zenginleştirme seviyesinin artık teknik bir tartışma olmaktan çıktığını, bunun açık bir güvenlik başlığına dönüştüğünü ifade etti. Ardından cümleyi genişletti; Türkiye’yi bu tablonun içine yerleştirdi ve barışçıl nükleer programların neden farklı bir anlam taşıdığını özellikle vurguladı. Aynı teknolojiye sahip iki ülkenin, uluslararası sistemde tamamen farklı şekillerde konumlanmasının tesadüf olmadığını hissettiren bir anlatı kuruyordu.

Fakat asıl dikkat çekici olan, anlatının bir anda yön değiştirdiği o kısımdı. Teknik bir değerlendirmeden, kişisel bir hatıraya geçti.

Türkiye ile Amerika arasında imzalanan Nükleer Enerji İş Birliği Mutabakatı’nı hatırlattı. Bu sürecin doğrudan içinde yer aldığını söyledi. Ve cümleyi kurarken, diplomatik metinlerde pek sık rastlanmayan bir açıklıkla şunu ifade etti: “Bu anlaşmanın müzakeresine katkı sağlamış olmaktan gurur duyuyorum.” Bu sözü, sıradan bir memnuniyet ifadesi olarak okuyamadım. Çünkü bu anlaşma, onun diplomatik kariyerinin son gününe denk gelen bir imzayla tamamlanmıştı. Bir meslek hayatının kapanışında, geride bırakılan işlerin içinde ayrı bir yere konulan bir metinden söz ediyordu.

Ardından konuyu daha geniş bir tarihsel zemine taşıdı. 1950’lerde başlatılan “Atoms for Peace” yaklaşımını hatırlattı. Bu yaklaşımın, nükleer teknolojiyi bir güç gösterisi aracı olmaktan çıkarıp, kontrollü bir iş birliği alanına dönüştürme iddiası taşıdığını anlattı. O yıllarda kurulan denklemin, bugün hâlâ farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü ima ediyordu. Türkiye ile yürütülen iş birliğini de bu uzun sürekliliğin bir parçası olarak değerlendirdi.

Bu noktada ortaya çıkan tabloyu doğru okumak gerekir. Bir tarafta kapasitesi risk olarak algılanan bir İran var.. Diğer tarafta kapasitesi, bir ortaklık zemini olarak değerlendirilenTürkiye var.. Aynı teknoloji, farklı anlamlar. Ve bu fark, teknik verilerle açıklanamaz. Bu fark, bir ülkenin sistem içindeki yeriyle, kurduğu ilişkilerle ve en nihayetinde verdiği güvenle ilgilidir. Türkiye’nin bu denklemde durduğu yer, çoğu zaman yüksek sesle ifade edilmez. Lakin bu tür kritik başlıklarda, alınan pozisyonlarda ve kurulan iş birliklerinde kendini açıkça gösterir. Bu yüzden nükleer mesele, yalnızca bir enerji ya da teknoloji başlığı değildir; aynı zamanda bir konum, bir itibar ve bir güven meselesidir.

Ve belki de bu yüzden, en çok burada fark edilir. Kim neyi temsil ediyor. Kim hangi yere ait. Ve kim, hangi masada gerçekten söz sahibidir.
 

Justin Friedman / Fotoğraf: AA
Justin Friedman / Fotoğraf: AA

 

Diplomatların da duyguları var

Nükleer meselede ortaya çıkan o temel ayrım aslında daha geniş bir gerçeğin işaretidir. Uluslararası ilişkiler, çoğu zaman teknik başlıklar üzerinden anlatılır ama kararların verildiği yerve karar vericiler, bu teknik çerçevenin çok daha ötesindedir.Ben de hep bu portreleri merak etmişimdir. 

Bu yüzden konuşmayı biraz daha derine çektim. 

Çünkü yaptırımlar, stratejiler, anlaşmalar… Bunların hepsi bir noktada insanın zihninde, hatta vicdanında karşılık bulur.

Friedman’ın meslek hayatına bakıldığında, bu sorunun cevabını sahada da hem aramış hem tecrübe etmiş bir isimle karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Ekonomi eğitimiyle başlayan kariyeri, onu yaptırımların bir sınav olduğu alanlarada taşımış.

Kendi ifadesiyle bu alana yönelmesinde belirleyici olan şey, yaptırımların sınırlarının fark edildiği bir döneme denk gelmesiymiş:

Geniş ekonomik yaptırımların toplumlar üzerinde beklenen etkiyi üretmediğini gördük. Bu yüzden daha hedefli, belirli aktörlere yönelen araçlar geliştirdik.


Fakat sahaya inildiğinde, teorinin her zaman aynı sonucu üretmediği görülüyor.

Friedman’ın Bulgaristan’da görev yaptığı dönemde yaşadığı bir olay, bu sınırı oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koyar:

Yaptırımlar uygulandıktan sonra bazı insanlar bana geldi, gözyaşları içinde teşekkür etti. Bu adımın kendilerine umut verdiğini söylediler.


Bu sahne, yaptırımların beklenen etkisini gösterir. Bir müdahale yapılır, sistem sarsılır, içeride bir karşılık oluşur. Tabii hikâye burada bitmez.

Zaman geçebilir fakat tablo değişmez. Friedman bu noktada durur, tonu değişir ve şu cümleyi kurar:

Ne yaparsanız yapın, bir ülkenin değişimi eninde sonunda o ülkenin insanlarına bağlıdır.


Bu cümle, dış politikanın belki de en zor kabul edilen gerçeğini ifade eder. Dışarıdan yapılan müdahale, bir etki üretir. Dengeleri sarsar. Bazı kapıları açar. Fakat dönüşümü garanti etmez.

Bu noktada mesele, teknik bir araç kullanmaktan çıkar; ahlaki bir tartışmaya dönüşür.

Friedman bu gerilimi açıkça kabul eder:

Her insanın bir ahlaki pusulası vardır. Her politika da bu pusula içinde değerlendirilmelidir.


Bu ifade, diplomasi mesleğinin çoğu zaman görünmeyen tarafını ortaya çıkarır. Karar vericiler, verdikleri o kararların sonuçlarıyla da yüzleşir. Ve bu yüzleşmenin bir sınırı vardır.

Eğer bir diplomat, uygulanan politikayı vicdanen kabul edemiyorsa, görevinden ayrılmalıdır.


Bu cümle, meslek ahlakının en sert tanımlarından biridir.

Fakat hemen ardından daha geniş bir çerçeve açar:

“Amerikan ve Türk diplomasi sistemleri, profesyonellerin itirazlarını dile getirebileceği farklı mekanizmalar sunar. Bu mekanizmalar bazen politika değişikliklerine de yol açabilir.”

Bu ifade, sistemin kendi içinde bir tartışma alanı barındırdığını gösterir. Yani dışarıdan bakıldığında katı ve kapalı görünen yapı, içeride sürekli bir değerlendirme ve yeniden düşünme süreci taşır.

Bu noktada ortaya çıkan tablo, dış politikanın gerçek doğasını gösterir ve yaptırımlar bir araçtır.

Diplomasi bir süreçtir fakat bütün bunların merkezinde insan vardır. Karar alan, değerlendiren, tereddüt eden, bazen yanılan, bazen direnen insan.

Ve belki de bu yüzden, uluslararası ilişkiler dediğimiz şey hiçbir zaman tek başına devletler arasında yaşanmaz. İnsanlar arasında anlam bulur değişir, gelişir. “İnsanlararası” ilişkilerdir aslında…


Bitirirken

Bütün bu anlatının içinden geçtikten sonra geriye tek bir soru kalıyor: Türkiye’yi gerçekten nasıl okumak gerekir?

Cevabını yazı içerisinde yer yer bulacaksınız ama yine de naçizane görüşlerimi dile getireyim.

Tabii yazıyı kaleme alırken aslında şunu da düşündüm: Bu meseleleri sadece başlık başlık anlatmak mümkün, İran’ı ayrı, Washington’ı ayrı, nükleer dosyayı ayrı konuşabilirsiniz… ama o zaman ortaya çıkan şey eksik kalırdı. Çünkü Türkiye’nin bu denklemde durduğu yer, teknik bir başlıkla açıklanabilecek bir yer değil. Biraz yaşanmışlık istiyor, biraz temas, biraz da o ülkenin içinden geçen anlara şahitlik etmek. Justin Friedman’ın anlattıkları da bu yüzden dikkatimi çekti zaten. Onun cümlelerinde yalnızca bir diplomatın değerlendirmesi yoktu; burada bulunmuş, burada yaşamış, bazı şeyleri uzaktan değil doğrudan görmüş birinin bakışı vardı. Bu fark hissediliyor aslında, saklanmıyor ya da gerek duyulmuyor.

Ve ister istemez insan dönüp yine başa geliyor. O geceye. Ankara’da, sıradan bir akşamın bir anda bambaşka bir şeye dönüştüğü o saate. Çünkü o gece olan şey, dışarıdan bakıldığında anlatıldığı kadar basit değil. Orada gördüğünüz şey bir tepki değil, bir alışkanlık hiç değil… daha derinde, daha eski bir şey. Belki bu yüzden, o geceyi gerçekten gören biri için Türkiye artık sadece analiz edilen bir ülke olarak kalmıyor.

Ben de bu yazıyı biraz bunun için yazmak istedim. Kavramların dışına irdeleyebilme kastı vardı içimde. O çok konuşulan başlıkların arkasında duran şeyi biraz daha görünür kılmak istedim. Çünkü bu coğrafyada bazı şeyler anlatılmaz, ancak hissedilir. Ve çoğu zaman asıl mesele de oradadır. Bu coğrafyada diplomasi bilimi öyle kitapta anlatıldığı gibi yaşanmaz…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU