Savaşın başlamasından bu yana kamuoyunda genel bir kanaat oluştu: İran, elindeki füze ve insansız hava aracı stokunu zamana yayarak erkenden bitirmemeye çalışıyor. Bu nedenle saldırılarını sınırlı tutuyor, "her şeyini" bir anda sahaya sürmüyor.
Bu yorum belirli ölçüde doğru olabilir. Ancak sahadaki gelişmeler, bunun tek başına yeterli bir açıklama olmadığını gösteriyor. İran'ın davranış kalıbı askeri kapasite yönetimiyle açıklanamayacak kadar tutarlı ve stratejik.
Özellikle mart ayının son haftasında ortaya çıkan "altyapı tehdidi dengesi" (İran'ın Körfez'deki su arıtma tesislerini hedef alma uyarısı) Tahran'ın asıl amacının mühimmat tasarrufu değil, karşı tarafı belirli bir eşikte tutmak olduğunu ortaya koydu. İran, kapasitesi sınırlı olduğu için değil; kontrolsüz bir tırmanmanın önünü açacak, bir "Pearl Harbor etkisi"yaratacak hamlelerden bilinçli olarak kaçındığı için ölçülü vuruyor.
Ölçü: Tercih değil, strateji
Savaşın ilk günlerinde İran'ın yüksek yoğunluklu saldırıları dikkat çekti. Ancak sonraki haftalarda bu yoğunluk belirgin biçimde azaldı. ABD ve İsrail'in füze rampaları ve depolama tesislerine yönelik operasyonları bu düşüşte rol oynasa da tabloyu bütünüyle açıklamıyor.
İran'ın saldırı modelinde açık bir tercih görülüyor: düşük yoğunluklu ama sürekli baskı.
Bu yaklaşım üç temel sınır üzerine kurulu: 1) Meşru müdafaa çerçevesini kaybetmemek. 2) Batı kamuoyunu topyekûn savaşa yöneltecek büyük sivil kayıplardan kaçınmak. 3) Nükleer eşiği tetikleyecek hamlelerden uzak durmak.
Bu sınırlar, İran'ın neden "maksimum güç" kullanmadığını açıklarken, aynı zamanda neden tamamen geri çekilmediğini de ortaya koyuyor.
Su ve elektrik: Yeni caydırıcılık hattı
Mart ayının son haftasında çatışma kritik bir eşiğe geldi. ABD yönetimi, İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısını kaldırmaması halinde ülkenin enerji altyapısını hedef alacağını açıkladı. Bu, doğrudan sivil yaşamı hedef alan bir tehdit anlamına geliyordu.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İran'ın yanıtı simetrik değil, ama dengeleyiciydi: Elektrik altyapımıza dokunursanız, Körfez ülkelerinin su arıtma tesislerini vururuz.
Körfez ülkeleri, özellikle Bahreyn ve Katar, içme suyunun neredeyse tamamını deniz suyunun arıtılmasıyla sağlıyor. Bu tesislerin devre dışı kalması günler içinde ciddi bir insani kriz anlamına geliyor. Dahası, ABD'nin bölgedeki askeri varlığı da bu altyapıya bağımlı.
Ortaya çıkan tablo tarafların birbirinin "yaşam damarlarını" hedef aldığı kırılgan bir caydırıcılık ilişkisi.
Bu noktada İran'ın stratejisi daha net görünür hale geliyor: Maksimum hasar üretmek değil, karşı tarafın atabileceği adımları sınırlamak.
5 günlük duraklama: Geri adım mı, zorunlu fren mi?
23 Mart'ta ABD'nin planlanan saldırıları beş gün süreyle ertelemesi, bu dengenin sahadaki ilk yansıması oldu. Washington bu kararı diplomatik temaslarla açıklarken, Tahran bunu kendi caydırıcılığının sonucu olarak yorumladı.
Hangi yorumun doğru olduğu tartışmalı.
Ancak açık olan şu: Taraflar, belirli bir eşiğin aşılması halinde ortaya çıkacak maliyetin kontrol edilemez olduğunu görüyor. Bu durum fiili bir "dehşet dengesi" yaratıyor.
Nükleer eşik ve stratejik kültür
Bu dengeyi belirleyen en kritik unsur nükleer eşik.
Stratejik kültür araştırmalarının öncü isimlerinden Jack Snyder, devletlerin salt rasyonel aktörler olmadığını savunur. Her devlet, tarihsel tecrübeler ve kurumsal örüntülerle biçimlenmiş bir stratejik kültür taşır. Snyder bu çerçeveyi Sovyet nükleer davranışını analiz etmek için geliştirmişti. Bugün aynı çerçeve ABD-İran denklemine uygulandığında kritik bir asimetri ortaya çıkıyor.
ABD, nükleer silah kullanmış tek güç olarak, ezici güç kullanımını caydırıcılığın merkezine yerleştiriyor. İran ise uzun süredir kendisini kuşatılmış bir sistem olarak tanımlıyor ve buna uygun asimetrik stratejiler geliştiriyor. Rusya için nükleer kullanım "hayatta kalma refleksi" bağlamında değerlendirilebilir; ama aynı değerlendirmeyi ABD için yapmak mümkün değil. Çünkü ABD, Japonya’da kullandı.
İran stratejistleri bu farkı biliyor. Bir uçak gemisinin batırılması ya da büyük şehirlere yönelik kitlesel saldırılar çatışmayı geri dönülmez bir aşamaya taşır. Bu nedenle "ölçü", İran için siyasi bir tercih değil, varoluşsal bir sınırdır.
Emniyet ventili
İran'ın bu stratejisini analojik olarak açıklamanın en doğru yolu emniyet ventili benzetmesidir.
Basınçlı bir tencerede iç basınç kritik seviyeye ulaştığında patlamayı önlemek için ventil açılır; kontrollü miktarda buhar dışarı salınır. İran'ın misillemeleri bu kontrollü buhar salınımıdır. Rejim, hem halkının hem Devrim Muhafızları kadrolarının intikam baskısını tatmin etmek zorunda. Ventil hiç açılmazsa rejim içten çöker. Çok fazla açılırsa nükleer yanıtla dışarıdan yok edilir. İran'ın "ölçüsü", tencereyi ne patlatacak ne de kurutacak kadar hassas bir aralığı tutturmaktır.
Yıpratma: Savaşın matematiği
İran'ın stratejisinin bir diğer boyutu ekonomik.
Tahran, düşük maliyetli insansız hava araçları ve füzeler kullanarak karşı tarafın çok daha pahalı savunma sistemlerini devreye sokmaya zorluyor. On binlerce dolarlık bir saldırı aracının düşürülmesi için milyonlarca dolarlık önleyici sistemler kullanılması, klasik askeri dengeden farklı bir tablo ortaya çıkarıyor. Savunma tarafı için bu sürdürülemez bir mali yük.
Bu nedenle İran için "zafer", karşı tarafı sahada yenmekten ziyade, savaşı onun için sürdürülemez hale getirmek anlamına geliyor.
Pearl Harbor'dan kaçınmak
Bu stratejinin merkezinde tek bir kaygı var: ani ve yıkıcı bir şok yaratmamak.
Tarihsel olarak Pearl Harbor benzeri saldırılar, karşı tarafı sınırlı bir çatışmadan çıkarıp topyekûn savaşa sokar. İran'ın bugüne kadarki davranış kalıbı tam olarak bu tür bir kırılmayı önlemeye yönelik.
Tahran vuruyor ama şok yaratmıyor. Hasar veriyor ama sistemi çökertmiyor. Tırmandırıyor ama koparmıyor.
Bu ince çizgi stratejinin özünü oluşturuyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish