ABD ve İsrail'in İran'ın başkentindeki petrol altyapısına düzenlediği hava saldırılarının şiddetini gösteren, bunlara tanık olduktan sonra kaçmaya çalışan Tahranlı sürücülerin araç kameralarına yansıyan kıyamet sahneleri, hem orada yaşayanların hem de dünyanın dört bir yanındakilerin hafızasına kazınacak.
İran rejiminin korkunç doğası, hassas hava saldırılarının yol açtığı sivil kayıpları görmemizi engellememeli. Donald Trump öyleymiş gibi davransa da savaş video oyunu değil.
Askeri hedeflerin vurulmasından sivil ekonominin kasıtlı olarak felce uğratılmasına kadar, son günlerde İran semalarındaki hava savaşı iki demokrasi tarafından tırmandırılıyor. Bu saldırılar artık sadece rejimin silahlı kuvvetlerini değil, yurtdışında saldırılar düzenlemek, yurtiçinde ise baskı uygulamak için kullandığı paramiliter mekanizmayı da felce uğratmayı hedefliyor.
Winston Churchill bir keresinde şöyle demişti:
Demokrasi, kabinelerden daha kindardır. Halkların savaşları, kralların savaşlarından daha korkunç olacaktır.
Joseph Goebbels "topyekun savaş" çağrısı yapmıştı ancak bunu gerçekleştiren Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) olmuştu.
Ayetullahlar "Amerika ve İsrail'e ölüm" sloganları atabilir fakat çok daha güçlü yıkım silahlarını geliştirenler demokrasilerdir. Liderleri seçimle işbaşına geldiğinden, niyetlerinin iyi olduğuna inanmanın yarattığı korkunç bir ahlaki üstünlük duygusuyla bu silahları sıkça kullanırlar.
İran'a demokrasi ve özgürlük getirmeyi istemek kötücül bir arzu değildir. Ancak B-1 bombardıman uçağından atılan özgürlük pek de hoş bir armağan sayılmaz.
Amerikalılar, 1945'ten sonra Müttefik Devletler'in işgalinin Batı Almanya ve Japonya'da demokrasiyi teşvik ettiğini söylemeyi sever. Bu doğru fakat meselenin özünü yansıtmıyor. Nazi Almanyası ve Japon İmparatorluğu, ABD'ye saldırmıştı ve bu ülkelerin halkları, rejimlerinin saldırganlığının felaket bir yenilgiye yol açtığını kabul etmişti.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
En iyi niyetlere fakat en korkunç silahlara sahip bir demokrasinin saldırısına uğramanın Tahran sokaklarında ayaklanma yaratma ihtimali, İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından 18 ay sonra Saddam Hüseyin'in İran'ı istilasından daha etkili olmayacaktır.
Rejimin erken tarihi öğreticidir. Ocak 1980'de, yeni İslam Cumhuriyeti 1979'daki ayaklanmaların ardından muhalif gösterilerle çalkalandı. Şah'ın kaçışı, Humeyni'nin otokrasisine pürüzsüz bir geçişi başlatmadı. Aksine İranlıları onun etrafında birleştiren Irak işgaliydi ve bu, mollaların ulusun hayatta kalması adına muhalefeti acımasızca ezmesine olanak tanıdı.
Büyük ihtimalle Donald Trump, savaşın ilk anlarında en üst düzey liderini ve en yakın işbirlikçilerinin çoğunu kaybetmesi nedeniyle İran rejiminin şoke olacağını, direnişin beyhude görülmesiyle çökeceğini düşünmüştü. Ancak İran Devrim Muhafızları, otomatik pilotta olsa bile karşı saldırıya geçerek sadece Amerikan varlıklarını değil, Batı'nın enerji alanında bağımlı olduğu Körfez müttefiklerini de vurdu.
Dört yıl önce Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra olduğu gibi, enerji fiyatlarının yükselmesi ABD ekonomisi için iyi zira kaya gaza üretimi ülkeyi bir enerji ihracatçısı haline getirdi. Ne var ki bunun çok ciddi küresel sonuçları olabilir. ABD - İsrail saldırılarının İran'ın enerji sektörüne verdiği zarar, İran'ın Körfez'deki komşularına yönelik drone saldırıları ve Hürmüz Boğazı'nın tanker trafiğine kapatılmasıyla ortaya çıkabilecek bileşik etki, Rus ihracatına uygulanan yaptırımların etkisi yanında sönük kalabilir.
Avrupa'dan Uzak Doğu'ya kadar Amerika'nın müttefikleri, bir haftalık savaşın ardından ekonomik sıkıntıları halihazırda hissetmeye başladı.
Washington, ABD ve İsrail'in olağanüstü saldırılarının İran'ı "havlu atmak" zorunda bırakacağını ummuş gibi. Gelgelelim İran'ın Körfez devletleriyle ilişkilerini feda etmeyi göze alarak, ABD dışındaki Batı ekonomilerini iki tarafın da taviz vereceği bir barış istemeye zorlayacağını planlamamışa benziyor.
Donald Trump, İran'dan "koşulsuz teslim olmasını" talep etti ve yeni Ayetullah Mücteba Hamaney'i kabul edilemez diye niteledi. Ancak ABD'nin 1945'te koşulsuz teslimiyeti elde etmek için yaptığını yapmakta, yani düşman topraklarını işgal etmekte isteksiz görünüyor.
Kara birliklerinin konuşlandırılması ceset torbalarının dolacağı anlamına gelir. Seçim yılında uzayan bir çatışma Cumhuriyetçi Parti için siyasi felaket olabilir. Trump'ın da bildiği gibi Amerikalılar kazananları sever. Bu yüzden kendini sürekli kazanan olarak sunarken, yurtiçindeki ve yurtdışındaki rakiplerini "kaybedenler" diye yaftalıyor.
Diğer yandan Tahran rejimi, 1980'lerdeki sert savaşta yaptığı gibi büyük kayıplara rağmen ayakta kalmayı başarırsa siyasi maliyetler hızla artabilir. Hayal kırıklığına uğramış seçmenler, Trump'ın bir zamanlar asla başlatmayacağına söz verdiği "sonsuz savaşın" yükü ve ABD'den ithalatı azaltan Batılı müttefiklerin ekonomik durgunluğu Washington'a geri tepebilir.
Zafer ilan etmek ve İran'a verilen zararla övünmek bazı Trump destekçilerinin düşündüğünden çok daha zor olabilir. Hem İran'ın hem de İsrail'in savaşı sürdürmek için nedenleri var. İran, İsrail ve ABD'nin hava saldırılarının sona ermesini talep edecektir; İsrail ise en amansız düşmanına bir sonraki tur için toparlanma fırsatı vermeye yanaşmayacaktır, sonraki turda ABD desteği de garanti olmayabilir.
Çok kısa sürede bir şey değişmezse 28 Şubat'ta acımasız bir yıpratma savaşı başlamış demektir. Bu, II. Dünya Savaşı'ndan farklı olarak Amerika için bir ölüm kalım meselesi değildir. Fakat mollalar için varoluşsaldır. Artık soru İran'ın, Kuzey Vietnam'ın yaptığı gibi ABD bombardımanına dayanıp Amerika'nın uzak topraklarda savaşa girme iradesini zayıflatıp zayıflatamayacağıdır.
Churchill savaşın doğası gereği öngörülemez olduğu uyarısını yapmıştı. Donald Trump senaryoları değiştirebilir ancak olayları kontrol edemez.
Independent Türkçe için çeviren: Yasin Sofuoğlu