1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, Osmanlı devletinin egemenlik anlayışında yeni bir aşamayı temsil eder. Tanzimat Fermanı ile başlayan reform süreci, Islahat Fermanı ile birlikte yalnızca idari ve hukuki düzenlemeler düzeyinde kalmamış; imparatorluğun siyasal yapısının bütününü etkileyecek yeni bir tartışma alanı ortaya çıkarmıştır. Bu tartışma alanı esasen egemenliğin kaynağı ve taşıyıcısı üzerine yoğunlaşmıştır. Klasik Osmanlı siyasal düzeninde egemenlik padişahın şahsında temsil edilen mutlak otoriteye dayanıyordu. Ancak 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde bu anlayış hem iç siyasal aktörler hem de uluslararası sistem tarafından sorgulanmaya başlamıştı.¹
Islahat Fermanı ile Kanun-i Esasi’nin ilanı arasındaki yirmi yıllık dönem bu nedenle Osmanlı egemenliğinin görünmez yapısında gerçekleşen büyük bir yeniden yapılanma süreci olarak okunmalıdır. Bu süreçte egemenlik yalnızca saray merkezli bir iktidar olmaktan çıkmış; bürokrasi, aydın hareketleri, uluslararası finans çevreleri ve Avrupa güç dengeleri gibi farklı aktörlerin oluşturduğu çok katmanlı bir güç alanına dönüşmüştür.
Bu dönemin siyasal sahnesinde öne çıkan başlıca aktörler arasında Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid, Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Mehmed Emin Âli Paşa, Keçecizade Fuad Paşa, Mahmud Nedim Paşa ve Lord Stratford Canning gibi isimler yer alıyordu. Bu aktörlerin her biri Osmanlı siyasal düzeninin farklı güç gravite alanlarını temsil ediyordu: saray, reformcu bürokrasi, anayasal aydın hareketleri ve uluslararası diplomasi çevreleri.
Islahat ile Kanun-i Esasi arasındaki dönemde Osmanlı egemenliğini şekillendiren başlıca çatışma alanları şu şekilde ortaya çıkmıştır:
- bürokrasi – anayasal hareket çatışması
- saray – reformcu devlet adamları gerilimi
- imparatorluk düzeni – milliyetçilik hareketleri
- mali kriz – dış borç sistemi
- ulema – modern hukuk düzeni
- basın ve aydın hareketi – geleneksel siyasal otorite
- merkezi devlet – Balkan milliyetçi hareketleri
Bu çatışma alanları birlikte değerlendirildiğinde Osmanlı devletinin neden anayasal bir dönüşüm eşiğine geldiği daha açık biçimde anlaşılabilir.
Bürokrasi – Anayasal Hareket Çatışması
Tanzimat döneminde ortaya çıkan modern bürokrasi Osmanlı devlet yönetiminde önemli bir güç haline gelmişti. Ancak 1860’lardan itibaren yeni bir siyasal aktör ortaya çıktı: Genç Osmanlılar hareketi.
Bu hareket modern bürokrasinin yetiştirdiği fakat onun siyasal sınırlarını aşmak isteyen bir aydın kuşağını temsil ediyordu. Genç Osmanlılar Osmanlı devletinin yalnızca idari reformlarla değil, anayasal bir düzenle yeniden yapılandırılması gerektiğini savunuyordu.²
Bu hareketin en önemli temsilcileri arasında Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Şinasi gibi aydınlar bulunuyordu. Bu aydınlar Avrupa’daki anayasal monarşi modelini Osmanlı devletine uyarlamaya çalışıyordu.
Buna karşılık devlet bürokrasisinin önemli bir kısmı reformların anayasal bir boyuta taşınmasına temkinli yaklaşıyordu. Özellikle Mehmed Emin Âli Paşa ve Fuad Paşa gibi Tanzimat devlet adamları reformların kontrolsüz bir siyasal dönüşüme yol açmasından çekiniyordu.
Bu nedenle 1860’lı yıllarda Osmanlı siyasetinde reformcu bürokrasi ile anayasal aydın hareketi arasında önemli bir gerilim ortaya çıktı.
Saray – Reformcu Devlet Adamları Gerilimi
Osmanlı siyasetinde Tanzimat sonrası dönemin en önemli gerilimlerinden biri saray ile reformcu devlet adamları arasındaki ilişkilerde ortaya çıkmıştır.
Sultan Abdülaziz döneminde reform hareketleri devam etmekle birlikte saray çevresinde merkezi otoritenin güçlendirilmesini savunan bir eğilim bulunuyordu. Buna karşılık reformcu devlet adamları modern devlet kurumlarının güçlendirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Bu gerilimin merkezinde özellikle Mithat Paşa bulunuyordu. Mithat Paşa yalnızca bir devlet adamı değil, aynı zamanda anayasal düzen fikrinin en güçlü savunucularından biriydi. Tuna vilayetinde uyguladığı idari reformlar Osmanlı taşra yönetiminin modernleşmesi açısından önemli bir deneyim oluşturmuştu.³
Bu nedenle Mithat Paşa’nın yükselişi Osmanlı siyasetinde yeni bir güç dengesinin oluşmasına yol açtı.
İmparatorluk – Milliyetçilik Gerilimi
19. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nun karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri Balkanlar’da yükselen milliyetçi hareketlerdi.
Bu dönemde Sırp, Bulgar ve Rum milliyetçi hareketleri giderek güç kazanıyordu. Bu hareketler yalnızca yerel isyanlar değildi; aynı zamanda Avrupa devletlerinin diplomatik desteğini de arkasına alıyordu.
Balkan milliyetçiliğinin öne çıkan temsilcileri arasında Vasil Levski, Hristo Botev ve çeşitli Rum ve Sırp siyasi liderler bulunuyordu.
Bu gelişmeler Osmanlı egemenliğinin yalnızca iç siyasal reformlarla korunamayacağını gösteriyordu. İmparatorluk artık uluslararası milliyetçilik dalgasının baskısı altındaydı.
Mali Kriz ve Dış Borç Sistemi
1860’lı ve 1870’li yıllarda Osmanlı devletinin karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri mali krizdi. Devlet modernleşme reformlarını finanse edebilmek için Avrupa finans piyasalarından borç almaya başlamıştı.
Bu borçlar kısa sürede Osmanlı mali sistemini büyük bir yük altına soktu. 1875 yılında Osmanlı devleti borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmek zorunda kaldı.
Bu gelişme Osmanlı egemenliğinin ekonomik boyutunu ciddi biçimde zayıflattı. Mali kriz aynı zamanda siyasal reform taleplerinin güçlenmesine yol açtı.
Ulema – Modern Hukuk Gerilimi
Tanzimat reformları Osmanlı hukuk sisteminde önemli değişiklikler yaratmıştı. Şer’i hukuk yanında modern kanunlar ve ticaret mahkemeleri kurulmuştu.
Bu gelişme ulema çevrelerinde tartışmalara yol açtı. Geleneksel hukuk düzeni ile modern hukuk sistemi arasında yeni bir gerilim ortaya çıktı.
Bu gerilim Osmanlı siyasal düzeninin meşruiyet temelini doğrudan etkileyen bir mesele haline geldi.
Kanun-i Esasi’nin İlanı
1876 yılında ilan edilen Kanun-i Esasi, Osmanlı tarihinin ilk anayasasıdır. Bu anayasa Osmanlı devletinde meşrutiyet rejimini başlatmıştır.
Kanun-i Esasi’nin hazırlanmasında en önemli rolü Mithat Paşa oynamıştır. Bu anayasa ile birlikte Osmanlı devletinde iki meclisli bir parlamento sistemi kurulmuştur.
Ancak bu anayasal düzen uzun ömürlü olmadı. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında II. Abdülhamid meclisi kapatarak anayasal düzeni askıya aldı.
Sonuç
Islahat Fermanı ile Kanun-i Esasi arasındaki dönem Osmanlı egemenliğinin anayasal bir dönüşüm eşiğine geldiği tarihsel bir süreçtir.
Bu süreçte egemenlik yalnızca saray merkezli bir iktidar olmaktan çıkmış; bürokrasi, aydın hareketleri, uluslararası finans çevreleri ve milliyetçi hareketlerin oluşturduğu çok katmanlı bir güç alanına dönüşmüştür.
Kanun-i Esasi bu dönüşümün hukuki ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak anayasal düzenin kısa sürede askıya alınması Osmanlı egemenliğinin henüz bu yeni siyasal yapıyı taşıyacak kurumsal dengeye ulaşamadığını göstermektedir.
Devam edecek…
Dipnotlar
- İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul: İletişim Yayınları.
- Şerif Mardin, The Genesis of Young Ottoman Thought, Princeton University Press.
- Carter Findley, Bureaucratic Reform in the Ottoman Empire, Princeton University Press.
- Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History, I.B. Tauris.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish